Çünkü affetmenin, yaşanan haksızlığı onaylamak ya da kişiyi güçsüz bırakmak anlamına geleceği sanılır. Aslında kişi affetmeyi değil, affetmenin temsil ettiği anlamı reddeder. Bu anlam, çoğu insan için “olanı kabullenmek” ve “yaşanan acının haklılığından vazgeçmek”tir. Zihin bunu adaletten feragat etmek ya da kendini savunmasız bırakmak gibi algılar.
Affedememek çoğu zaman kötü niyetten değil, beynin ve kalbin bir tür koruma refleksinden kaynaklanır. Zihin, “Bir daha incinmeyeyim” diye bir kayıt tutar ve yapılan haksızlığı unutmamaya çalışır. Mantık devreye girer ve “Affedersem tekrar yapar” der. Kalp ise hâlâ kırgındır; “Bu acı gerçekti” diye hatırlatır. Beden de alarm hâlinde kalır. Bu alarm uzadıkça bizi yoran şey karşı taraf değil, bedenimizde taşınan yük olur. Omuzlardaki gerginlik, midede sıkışma, göğüste ağırlık hissi tesadüf değildir. Affedemediğimiz her duygu, bastırılmış bir enerji gibi içimizde kalır. Psikoloji bize şunu söyler: Bastırılan duygu yok olmaz, sadece şekil değiştirir; kaygıya, öfkeye ya da derin bir tükenmişlik hissine dönüşür.
Affedememek ne kadar doğal bir savunma olsa da yapılan araştırmalar, bu savunmanın uzun sürdüğünde bize neye mal olduğunu açıkça göstermektedir. Affetmeme hâlinin beden üzerindeki etkileri ilk kez 2000’li yılların başında net biçimde ölçülmeye başlanmıştır. Charlotte vanOyen Witvliet ve arkadaşları, 2001 yılında yayımladıkları çalışmada, katılımcılardan kendilerini inciten bir olayı hatırlamalarını ister. Bir grup kin ve öfkeye odaklanırken, diğer grup affetme niyetiyle olaya bakar. Sonuç çarpıcıdır: Affetmeyen grupta kalp atış hızı yükselir, kas gerginliği artar ve stres tepkisi daha uzun sürer. Beden, sanki tehdit hâlâ devam ediyormuş gibi davranır. Affetme niyeti ise sinir sistemini belirgin biçimde sakinleştirir.
Zihin tarafında da benzer bir tablo vardır. Loren Toussaint ve ekibinin 2016 yılında yürüttüğü beş haftalık çalışmada, affetmeye yaklaşıldıkça algılanan stresin azaldığı ve zihinsel yükün hafiflediği görülür. Hayat koşulları değişmediği hâlde kişinin iç dünyası değişir. Bu da affetmenin, dış koşullardan çok içsel bir düzenleme olduğunu gösterir.
Affetmemek, bilinçaltında sessiz ama güçlü kayıtlar bırakır. Danışan odasında en sık karşılaştığım kayıtlardan biri “Yakınlık tehlikelidir” inancı. Bu kayıt kişiyi farkında olmadan mesafeli, soğuk ya da aşırı kontrollü yapar. “İnsanlara güvenilmez” kaydıyla zihin sürekli tetikte kalır ve en küçük belirsizlikte alarm verir. “Ben değersizim” kaydı ise yaşanan haksızlığı içe çevirir; utanç, suçluluk ve bastırılmış öfke yaratır. Zamanla kişi neye kızdığını bile unutabilir ama beden hatırlamaya devam eder. Affetmeme hâli, bilinçaltında “Hep güçlü olmalıyım” kaydını da besler. Bu da dinlenemeyen bir zihin, gevşeyemeyen bir beden demektir. Sürekli savaş hâlinde olmak bağışıklık sistemini yorar, uyku kalitesini düşürür ve ruhsal esnekliği azaltır. “Affedersem zayıf olurum” kaydı ise yanlış anlaşılan bir güç tanımından beslenir. Güçlü olmak, acıyı yok saymak ya da kalbi kapatmak sanılır. Bu inançla kişi merhameti bile kendinden sakınır. Yumuşamak tehlikeli, duygulanmak riskli gibi algılanır. Kalp sertleştikçe, korunmaktan çok yalnızlaşma başlar. Duygular bastırılır, empati geri çekilir ve içsel temas zayıflar. Oysa psikolojik olarak kalbi kapatmak güç değil, savunmadır ve bu savunma uzun vadede bağ kurmayı zorlaştırır.
Affetmenin mantığı tam da burada devreye girer. Affetmek, olanı onaylamak değildir; olanın hayatımızı yönetmesine izin vermemektir. Spiritüel açıdan bakıldığında affetmek, enerjinin geçmişte takılı kaldığı yerden geri çağrılmasıdır. Mantık açısından ise zihnin aynı dosyayı tekrar tekrar açmaktan vazgeçmesidir.
Affetmek bazen zaman ister, bazen destek ister. Ancak şunu unutmamak gerekir: Affetmek, karşı tarafın yükünü hafifletmez. Asıl hafifleyen, bizim bedenimiz, zihnimiz ve kalbimiz olur. Bu yüzden affetmek, hem insani bir erdem hem de ruh sağlığına yapılan bilinçli bir yatırımdır.