Anahtar Parti Sözcüsü Fuat Geçen şu ifadeleri kullandı;
"Geçen hafta ortalarında, “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılan sürecin oluşturduğu komisyon nihai raporunu yayımladı. Bu raporun dilek ve temenniler kısmını geçiyorum. Raporda, Adalet ve Kalkınma Partisinin komisyona sunduğu rapor ile Milliyetçi Hareket Partisinin komisyona sunduğu raporun ortalaması niteliğinde bir metin ortaya çıkmış. Burada, Anahtar Parti olarak raporun iki hususunu değerlendirmek istiyorum.
Raporda iki ana temel açıkça yer alıyor. Birincisi; “Terörsüz Türkiye” söylemine esas teşkil edecek şekilde terörün, yurt içi ve yurt dışındaki bütün unsurlarıyla kendini feshetmesi ve bu fesih işleminin devlet görevlilerince tayin ve tespit edilmesi. Yani terörün bittiğinin, yurt içi ve yurt dışında PKK terör örgütüne ait herhangi bir unsur kalmadığının devlet tarafından belirlenmesi ve buna göre hareket edilmesi arzu edilen bir süreç olarak ortaya konuyor.
Devlet görevlilerinin bu süreci devlet ciddiyetiyle yürüteceğini ummak istiyorum. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisinin 2009 yılında başlayıp 2015 yılında sonlandırdığı süreç hâlâ hafızalarımızdadır. O dönem “Terörsüz Türkiye” adı kullanılmasa da terör unsurlarıyla yapılan görüşmeler ve uzlaşı girişimleri kamuoyunun malumudur. Habur süreci ve çadır mahkemeleri hâlâ hatırlardadır. Aynı şekilde hendek olayları Diyarbakır’da ve birçok ilimizde onlarca vatan evladımızın şehadetiyle sonuçlanmıştır. Bu süreçte terör unsurları, yurt içinde eylem kabiliyetleri azaldıkça lojistik yapılanmalarını yurt dışına taşımış, sürecin hassasiyeti gerekçe gösterilerek yurt dışına çıkışlarına bir ölçüde seyirci kalınmıştır. Bunlar niyet okuması değil, yaşanmış hadiselerin hatırlatılmasıdır. Dolayısıyla bu acı hatıralar Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerinin uygulamaları arasında yer almaktadır.
Anahtar Parti, terörün bitirilmesini ve PKK’nın bütün unsurlarıyla ortadan kaldırılmasını destekler. Ayrıca yalnızca PKK değil, ülkemizi tehdit eden bütün terör unsurlarının temizlenmesi konusunda amasız ve fakatsız bir iradeye sahiptir. Ancak itirazlarımız, sürecin muhataplık biçimine ve izlenen yönteme ilişkindir. Bu itirazlarımız, “Terörsüz Türkiye”yi istemediğimiz anlamına gelmez. Partimizin yetkili organları bu hususu bulundukları platformlarda defaatle dile getirmiştir. Türkiye’de aklı başında hiç kimse terörün varlığını savunmaz. Ancak herkes şunu söyler: Terörün bitirilmesi sürecinde, mücadele vermiş olan şehitlerimizin, gazilerimizin ve şehit ailelerinin maneviyatını incitecek bir usul ve tarz asla kabul edilemez. Anahtar Parti’nin ayrıştığı nokta tam da burasıdır.
İkinci ana başlık ise müstakil ve geçici yasalar meselesidir. Bu müstakil düzenlemelerin PKK terör örgütüyle sınırlı kalacağı, geçici niteliğinin de genele şamil olmayacağı ifade edilmektedir. Ancak Anahtar Parti olarak şu uyarıyı yapmak isteriz: Türkiye, emperyal güçlerin vekâlet savaşlarının yaşandığı bir coğrafyanın tam ortasındadır. Bir belayı defetme adına Terörle Mücadele Kanunu’nun özüne zarar verecek düzenlemeler yapılırsa ve bu düzenlemeler ileride kötü emsal teşkil ederse, bu millete yapılacak en büyük kötülüklerden biri olur. Adalet ve Kalkınma Partisinin bu hususu, geçmişteki olumsuz örnekleri de dikkate alarak son derece dikkatli değerlendirmesini arzu ediyoruz.
Bizim muhatabımız Adalet ve Kalkınma Partisi ve AK Parti hükümetleridir. Yürütülen süreçle ilgili olarak AK Parti’nin yandaşlarının, paydaşlarının ya da diğer muhatapların söylem ve eylemlerini değerlendirmeyi doğru bulmuyoruz. AK Parti tek başına iktidardır ve yasa çıkarma çoğunluğuna sahiptir. Dolayısıyla sürecin başlaması, nihayetlenmesi ve çıkarılacak kanunların sorumluluğu tamamen AK Parti hükümetine aittir. Bunun böyle bilinmesini isteriz.
Bir diğer konu ise çıkarılması vadedilen yasaların hangi aşamada yürürlüğe gireceğidir. PKK terör örgütünün yurt içi ve yurt dışındaki bütün unsurlarının feshedildiğinin devlet tarafından tespit edilmesinden sonra mı bu düzenlemeler hayata geçirilecektir, yoksa bu adımlar önceden mi atılacaktır? Raporda bu sorunun net bir karşılığını bulamadık. Bu konuda Sayın Erdoğan’ın yapacağı açıklamanın kamuoyunu bilgilendirmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bu mesele son derece kritiktir. Terör örgütü elebaşının ve tepe kadronun daha serbest bir konuma gelmesi ihtimali, ilerleyen süreçte örgütün toparlanmasına mı yoksa gerçekten feshedilmesine mi hizmet edecektir? Bu sorunun cevabı hem milletimizin hem de bizim zihnimizde soru işaretleri barındırmaktadır. Geçmişte yalnızca PKK değil, başka terör örgütlerinin örneklerinde de gördük ki lider kadronun nüfuzu ve kabiliyeti, dağılmış gibi görünen yapıların yeniden toparlanmasına yetebilmektedir. Bu nedenle yapılacak yasal düzenlemelerde bu husus son derece dikkatle ele alınmalıdır. Yirmi üç yıllık iktidar tecrübesine sahip bir siyasi kadronun bu risklerin farkında olması gerektiğini düşünüyor ve bunu umuyoruz.
Ayrıca sürecin sonunda, imzalanmış hukuki protokollere veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına atıf yapılarak terörle mücadele adına bazı çıkarımlar yapılması da dikkatle değerlendirilmelidir. Bu tür atıflarla yapılacak düzenlemelerin hem sahiciliği hem de sonuçları, ilgili protokollerin özüne uygun olmayabilir.
Keşke yirmi üç yıllık bir siyasal iktidar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tazminat ödemek yerine doğrudan uygulamayı tercih etseydi. Zaman zaman AİHM kararlarını uygulamama refleksi gösteren, hatta kimi durumlarda Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını ifade eden; daha da ileri giderek Anayasa Mahkemesinin kapatılması gerektiğini dile getiren bir siyasi kadroyla karşı karşıyayız.
Herkes yaşananların farkındadır. Anahtar Parti, çıkacak yasaların kapsamı, sınırı ve şümulü üzerinde dikkatle duracaktır. Kurduğu ekiplerle süreci millet adına, şehitlerimiz adına ve gazilerimiz adına takip edecektir. Bu yasalar konusunda uyarıcı ve ön alıcı tavsiyelerini sürekli dile getirecektir. Bunun böyle bilinmesini isterim.
Dış politikada da bir hususu dile getirmek istiyorum. Terör devleti İsrail ve onun amasız fakatsız destekçisi Amerika Birleşik Devletleri ve siyonist rejim, sınır tanımazlığını biraz daha dün itibarıyla dünya kamuoyuna gösterdi.
Amerika'nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, ismini de anmak istemiyorum da, yaptığı bir açıklamada İsrail'in bütün Ortadoğu'yu kontrol etmesi gerektiğini ve bunun İsrail'in hakkı olduğunu söyledi. Bundan tam 10 gün önce de Nil ve Fırat havzasının İsrail'e Tevrat'ta vaat edilmiş topraklar olduğunu ve buradan ilerlemesi gerektiğini bütün unsurlarıyla Amerika'nın destekleyeceğini açıklamıştı.
Bu kadar had bilmez, bütün bir bölgeyi tanımlayan, İsrail'in güvenliği olsunla yola çıkılıp İsrail'in güvenliği çevresinde hiçbir ülke bırakmasın evrilen bu süreçte açıkçası ülkemizin ve yönetimimizin ciddi bir tepki koymasını ve açıklama yapmasını beklediğimizi hatırlatmak isterim.
Maalesef Ortadoğu coğrafyasından izlediğimiz kadarıyla 3 ülkeden çok cılız açıklamalar geldi Arap ülkelerinden. Aslında bahsedilen şey Arap coğrafyasının ve Acem coğrafyasının tamamının İsrail'in kontrolüne bırakılması talebi.
Şu an itibarıyla İran'da yaşanan şeylere de her ne kadar farklı anlamlar yüklense de aslında İsrail'in bu yayılmacı politikasına bir ön açmak, adı ne olursa olsun bu gibi gerekçelerin inandırıcılığını; işte nükleeri vardır, uranyum üretiyordura çok fazla inandırıcı bulmadığımızı da açıklamak isterim. Ben bu değerlendirmelerle basın açıklamamı bitirmek istiyorum.
Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak, bu yasama yılı içinde ilk kez AK Partili bir yetkili sıfatıyla Meclis Başkanı Numan Bey, sanırım iki gün önce, bugüne kadar dile getirilmeyen bir hususu ifade etti. Anayasa meselesinin referandumla gündeme gelebileceğinden bahsetti.
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Milletvekili transferleriyle sağlanan artışa rağmen, anayasa değişikliğinin Meclis’te doğrudan kabul edilmesini sağlayacak sayıya ulaşma konusunda iktidarın sıkıntı yaşadığı anlaşılıyor. Bu nedenle oylamayı 360 ile 400 aralığına getirerek anayasa değişikliğini zorunlu olarak referanduma götürmeyi hedeflediği düşünülebilir.
Siyasal iktidar, anayasa yapımını büyük ölçüde kendi hazırlayacağı bir metinle sınırlı gördüğü için böyle bir yaklaşım sergiliyor. Nitekim Sayın Erdoğan da dünkü seyahat dönüşünde, “Çok titiz çalışıyoruz, anayasamızı hazırlıyoruz.” ifadelerini kullandı. Oysa anayasa, siyasal kadroların ya da yalnızca iktidarın anayasası değildir. Anayasa bir mutabakat metnidir. Toplumun tüm kesimlerinin, siyasal ve siyaset dışı unsurların katkı sunduğu ve birlikte oluşturduğu bir metin olmalıdır.
Bu açıklamalardan, kapsamı geniş ve birçok farklı düzenlemeyi bir arada içeren bir “torba anayasa” yaklaşımının benimsendiği izlenimi doğmaktadır. Nasıl ki torba kanunlarda birbiriyle ilgisi olmayan pek çok düzenleme aynı anda ve çoğu zaman geç saatlerde Meclis’e getiriliyorsa, benzer bir yöntemin anayasa sürecinde de izlenmesi ihtimali söz konusudur.
Eğer referandumu milletin hakemliğine başvurmak olarak görüyorsanız ve bunu önemsiyorsanız, anayasa yapım sürecinde de milleti sürecin asli unsuru olarak görmelisiniz. Anahtar Parti, yeni bir anayasa yapılmasına ilkesel olarak olumlu yaklaşır. Ancak anayasanın hazırlanma biçimine, yöntemine ve milletin önüne gelinceye kadar geçireceği aşamalara önem verir. Bu süreçlere katkı sunmak ister ve tavrını da buna göre belirler.





