Eskişehir'de konuşan ünlü tarihçi ve yayıncı Emrah Safa Gürkan şu ifadeleri kullandı;
“Aslında bugün sizlere yalnızca tarihte kalmış bir meseleyi değil, etkilerini hâlâ yaşadığımız, günümüz Türkiye'sini anlamamız açısından son derece önemli bir konuyu anlatmak istiyorum.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çağdaşlaşma ve kalkınma sürecinden başlayarak Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar uzanan yaklaşık 200 yıllık büyük dönüşümden söz edeceğim. Çünkü bugün tartıştığımız pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal meselenin temelinde bu tarihsel süreç yatıyor.
Cumhuriyet Bayramı'na yaklaştığımız bu günlerde genellikle Cumhuriyet ve Atatürk üzerine konuşmalar yapılıyor. Bu konuşmalarda çeşitli tarihsel anekdotlar anlatılıyor, Cumhuriyet'in kazanımları hatırlatılıyor ve Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimler üzerinde duruluyor. Elbette bunların hepsi çok kıymetli. Ancak ben bugün konuya biraz daha farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum.
Çünkü geçmişi yalnızca belirli tarihler, olaylar ve kişiler üzerinden değerlendirdiğimizde yaşanan büyük dönüşümün nedenlerini yeterince anlayamıyoruz.
Bugünün ekonomisini, siyasetini veya toplumsal yapısını tartışırken pek çok kavramdan ve farklı bakış açısından yararlanıyoruz. Ancak geçmişe baktığımızda çoğu zaman ezberlenmiş bilgilerle yetiniyoruz.
Oysa son 200 yılda bu topraklarda yaşanan değişim gerçekten olağanüstüdür.
Düşünün, bir toplum önce sarık kullanırken birkaç on yıl sonra fes kullanmaya başlıyor, ardından modern kıyafetlere geçiyor. Elbette bu yalnızca giyim kuşamla ilgili bir değişim değil. Toplumun yaşam biçimi, devletle kurduğu ilişki, eğitim sistemi, düşünce dünyası ve siyasi yapısı bütünüyle dönüşüyor.
Bir imparatorluktan modern bir cumhuriyete geçiliyor. Padişahın tebaası olan insanlar, Cumhuriyet'in eşit haklara sahip vatandaşları hâline geliyor.
Peki, böylesine büyük bir dönüşüm nasıl gerçekleşti? Bu değişimi zorunlu kılan koşullar nelerdi? Osmanlı Devleti neden kendi kurumlarını değiştirmek zorunda kaldı? Cumhuriyet'in kuruluşuna giden yolu hazırlayan tarihsel gelişmeler nelerdi?
Bugün biraz bu soruların üzerinde durmak istiyorum.
Öncelikle şu noktayı doğru anlamamız gerekiyor: Bizim genellikle çağdaşlaşma veya Batılılaşma olarak adlandırdığımız süreç, aslında temelde bir kalkınma mücadelesidir.
Osmanlı'nın 19. yüzyılda başlayan modernleşme çabalarını yalnızca Batı kültürüne özenme olarak değerlendirmek büyük bir eksiklik olur. Çünkü bu süreç, devletin ayakta kalabilmesi ve toplumun gelişebilmesi için ortaya çıkan zorunlulukların sonucudur.
1927 yılına geldiğimizde Türkiye'nin nüfusu yaklaşık 13 milyondu. Sanayileşme bakımından Avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde kalmış, ulaşım altyapısını yeterince geliştirememiş ve uzun savaşların ardından ciddi kayıplar yaşamış bir ülkeden söz ediyoruz.
Bunu Eskişehir'in tarihinden de anlayabiliriz. Eskişehir'e demiryolu 1890'lı yıllarda ulaşıyor. Kentin sanayileşme süreci ise özellikle Cumhuriyet döneminde hız kazanıyor ve 1930'lardan, 1940'lardan başlayarak 1960'lı yıllardan sonra daha belirgin hâle geliyor.
Avrupa ile aramızda onlarca yıllık bir gelişmişlik farkı bulunuyor.
Dolayısıyla Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e uzanan süreç, yalnızca siyasi rejimin değişmesiyle açıklanamaz. Aynı zamanda nüfusu sınırlı, salgın hastalıklarla mücadele eden, yeterli ulaşım ve üretim altyapısına sahip olmayan bir toplumun kalkınma mücadelesidir.
Bir zamanlar başarılı biçimde işleyen imparatorluk düzeni, değişen dünya koşullarına uyum sağlamakta zorlanmaya başlamıştı. Devletin askerî gücü zayıflıyor, ekonomik imkânları daralıyor ve geleneksel kurumları yeni ihtiyaçlara cevap veremiyordu.
Bu nedenle çağdaşlaşma, bir tercih olmaktan çıkıp tarihsel bir zorunluluğa dönüşmüştü.
Ancak burada önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Değiştirilmek istenen eski sistem nasıl bir sistemdi?
Bugün geçmişi değerlendirirken çoğu zaman bu sorunun üzerinde yeterince durmuyoruz. Oysa 1800'lü yıllarda değiştirilmesi gereken düzen, geçmişte uzun süre başarıyla işlemiş, güçlü bir tarihsel ve kültürel meşruiyete sahipti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ortaya çıktığı medeniyet dünyasını düşünelim. İslam ve İran medeniyetlerinin birikimi, Türklerin bu dünyaya katılmasıyla gelişen siyasi ve kültürel gelenekler, yüzyıllar boyunca son derece etkili kurumlar oluşturmuştu.
13, 14, 15 ve 16. yüzyıllarda bu sistem, kendi döneminin koşulları içerisinde güçlü bir devlet ve toplum düzeni meydana getirmişti.
Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde aynı kurumlar artık yeni dünyanın ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyordu.
İşte modernleşmenin en büyük güçlüklerinden biri burada ortaya çıkıyor.
Siz bir sistemi değiştirmek istediğinizde yalnızca kurumlarla değil, o kurumların temsil ettiği tarihsel meşruiyetle de karşı karşıya gelirsiniz.
Çünkü geleneksel düzenin yöneticileri, dinî otoriteleri, eğitim kurumları ve düşünce dünyası yüzyıllardır varlığını sürdüren bir sistemin parçasıdır.
Bu insanlara artık başka bir yönetim anlayışına, başka bir eğitim sistemine ve farklı bir ekonomik düzene ihtiyaç duyulduğunu söylediğinizde doğal olarak ciddi bir dirençle karşılaşırsınız.
Bu yalnızca Osmanlı'ya özgü bir durum değildir.
Çin'in modernleşme sürecinde de benzer sorunlar yaşanmıştır. Yüzyıllardır Konfüçyüsçü düşünce geleneği içerisinde yetişmiş bir aydının Batı'dan yeni kurumlar veya teknolojiler alınmasına kuşkuyla yaklaşması anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü burada yalnızca yeni bir araç veya teknik değil, yerleşik bir dünya görüşünün değişmesi söz konusudur.
Osmanlı'da da benzer bir tarihsel sorun yaşanmıştır.
Bu nedenle yaklaşık bin yıllık bir medeniyet birikiminin ardından hanedan yönetiminden laik ve vatandaşlık esasına dayalı bir cumhuriyete geçilmesi, son derece büyük bir dönüşümdür.
Altı yüzyıllık bir hanedanın sona ermesi, devletin meşruiyet anlayışının değişmesi ve toplumun yeni bir siyasi kimlik etrafında örgütlenmesi kolay gerçekleşebilecek gelişmeler değildir.
Cumhuriyet'in kuruluşunun tarihsel önemini anlayabilmek için öncelikle hangi koşullardan ve nasıl bir devlet düzeninden çıkıldığını bilmemiz gerekiyor.
Şimdi modernleşme sürecinin nasıl geliştiğine bakalım.
Başlangıçta Osmanlı Devleti'nin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri askerî alandaydı. Osmanlı orduları savaşlarda eski başarılarını gösteremiyor, imparatorluğun toprak bütünlüğünü korumakta zorlanıyordu.
Bu durum genellikle askerî teknolojiyle açıklanır. Elbette silahların ve savaş araçlarının gelişmesi önemlidir. Ancak modern bir ordunun başarılı olabilmesi yalnızca gelişmiş silahlara sahip olmasına bağlı değildir.
Bunun için güçlü bir lojistik sistemine, düzenli mali kaynaklara, eğitimli subaylara, gelişmiş ulaşım altyapısına ve etkili bir devlet teşkilatına ihtiyaç vardır.
Örneğin İngiltere, modern finans kurumlarını Osmanlı'dan çok daha erken geliştirmişti. Bankacılık, borçlanma ve kamu maliyesi alanındaki gelişmeler devletin askerî kapasitesini de doğrudan etkiliyordu.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ise ancak 1930 yılında kurulabildi ve 1931 yılında faaliyete geçti.
Dolayısıyla Osmanlı'nın askerî alandaki sorunlarını çözebilmesi için yalnızca yeni silahlar satın alması yeterli değildi. Devletin ekonomik, idari ve eğitim alanındaki yapısını da değiştirmesi gerekiyordu.
Modern bir ordu kurmak istiyorsanız önce o ordunun ihtiyaç duyduğu mali kaynakları oluşturmalısınız. Bunun için vergileri düzenli toplayabilen, hesap verebilen ve etkili çalışan bir bürokrasiye ihtiyacınız vardır.
Bu da modern devlet yönetimi için yeni eğitim kurumlarının kurulmasını gerektirir.
Modern bir ordu için eğitimli subaylara ihtiyaç vardır. Bu nedenle askerî okulların açılması gerekir. Sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için modern tıp eğitimi veren kurumlara ihtiyaç duyulur. Devlet yönetiminde görev alacak memurların yetiştirilmesi için yeni okullar kurulmalıdır.
Ancak mesele bununla da bitmez.
Bu yüksek eğitim kurumlarına öğrenci yetiştirebilmek için ilkokulların ve ortaöğretim kurumlarının geliştirilmesi gerekir.
Böylece başlangıçta askerî bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan modernleşme hareketi, zaman içerisinde bütün eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesini zorunlu hâle getirir.
Eğitim sistemini değiştirdiğinizde ise devletin toplumla kurduğu ilişki de değişmeye başlar.
Geleneksel devlet anlayışında devletin temel görevleri büyük ölçüde vergi toplamak, güvenliği sağlamak ve düzeni korumaktı. Halkın günlük yaşamına bugünkü modern devlet kadar müdahale etmiyordu.
Örneğin geleneksel toplumda bir köylünün çocuğunu hangi okula göndereceği veya nasıl bir eğitim alacağı, devletin doğrudan düzenlediği temel meselelerden biri değildi.
Ancak modern devlet anlayışıyla birlikte bu durum değişti.
Artık devlet, çocukların eğitiminden toplum sağlığına, nüfus kayıtlarından ekonomik üretime kadar pek çok alanda sorumluluk üstlenmeye başladı.
Yedi yaşındaki bir çocuğun okula gitmesini zorunlu kılmak, bugün bize son derece doğal geliyor. Ancak bunu birkaç yüzyıl önceki devlet anlayışı içerisinde değerlendirdiğimizde ne kadar büyük bir değişim olduğunu görürüz.
Çünkü modern devlet artık yalnızca yönettiği insanlardan vergi alan bir yapı değildir. Aynı zamanda onların eğitimini, sağlığını, üretkenliğini ve toplumsal yaşamını düzenlemeye çalışan bir kurum hâline gelmiştir.
Bu değişim, Osmanlı İmparatorluğu açısından yeni sorunları da beraberinde getirmiştir.
Bunlardan biri ortak bir siyasi kimlik oluşturma meselesidir.
Osmanlı İmparatorluğu, farklı dinlere, dillere ve etnik kökenlere sahip topluluklardan oluşuyordu. Modern devlet ise vatandaşlarının ortak bir siyasi aidiyet etrafında birleşmesini gerektiriyordu.
-
yüzyılda modern orduların ve ekonomilerin gelişmesiyle birlikte devletin vatandaşlarından beklentileri de değişmişti.
Artık yalnızca vergi veren insanlar değil, gerektiğinde askerlik yapacak, üretime katılacak, eğitim alacak ve devletle doğrudan ilişki kuracak vatandaşlar gerekiyordu.
Bunun için ortak bir kimliğin oluşturulması büyük önem taşıyordu.
Peki, Osmanlı İmparatorluğu'nda bu kimlik nasıl tanımlanacaktı?
1876 yılında ilk Osmanlı Meclisi toplandığında farklı dinlerden ve topluluklardan gelen insanlar aynı siyasi yapı içerisinde temsil edilmeye çalışılıyordu.
Bu insanları bir arada tutacak ortak kimlik ne olacaktı? Din esas alınsa gayrimüslim topluluklar dışarıda kalacaktı. Etnik köken esas alınsa imparatorluğun çok uluslu yapısı buna uygun değildi. Yalnızca hanedana bağlılık üzerinden modern bir vatandaşlık kimliği oluşturmak da kolay değildi.
Bu mesele yalnızca Osmanlı'ya özgü değildi. İtalya gibi Avrupa ülkelerinde de farklı bölgeleri, lehçeleri ve kültürel toplulukları ortak bir ulusal kimlik altında birleştirmek uzun bir tarihsel sürecin sonucunda gerçekleşti.
Osmanlı İmparatorluğu ise bu sorunu bütün yönleriyle çözmekte zorlandı.
Bütün bunları neden anlatıyorum?
Çünkü Osmanlı modernleşmesini yalnızca kıyafet değişikliği, yeni silahların alınması veya Batı'dan bazı kurumların aktarılması olarak değerlendirmek mümkün değildir.
Bu süreç, devletin ve toplumun neredeyse bütün yapısının yeniden düzenlenmesini gerektiren çok kapsamlı bir dönüşümdür.
Bizim tarihimizde sıkça karşılaştığımız bir tartışma vardır: Batı'nın teknolojisini alalım ama kültürünü almayalım.
İlk bakışta oldukça makul görünen bu yaklaşım, gerçekte modernleşmenin nasıl işlediğini tam olarak açıklayamaz.
Çünkü teknoloji, onu ortaya çıkaran ekonomik, toplumsal ve kurumsal yapıdan bütünüyle bağımsız değildir.
Bir ülkeden fabrika satın alabilirsiniz. Buhar makinesi getirebilirsiniz. Yeni silahlar, makineler veya üretim araçları edinebilirsiniz. Ancak bunları etkili biçimde kullanabilmek için eğitimli insan gücüne, sermayeye, hukuki düzenlemelere, ulaşım altyapısına ve güçlü kurumlara ihtiyaç duyarsınız.
Bugün yapay zekâ teknolojileri için de benzer bir durum söz konusudur.
Bir teknolojiyi ülkenize getirmek başka bir şeydir, o teknolojiyi geliştirebilecek ve toplumun yararına kullanabilecek kurumsal altyapıyı oluşturmak başka bir şeydir.
Dolayısıyla modernleşme, yalnızca teknolojik araçların alınmasıyla gerçekleşmez. O araçların kullanılmasını mümkün kılan toplumsal ve kurumsal düzenin de dönüşmesi gerekir.
Osmanlı'da yaşanan tam olarak budur.
Başlangıçta orduyu güçlendirmek amacıyla yapılan reformlar zamanla eğitim sistemini değiştirmiş, mali yapının yeniden düzenlenmesini gerektirmiş, bürokrasiyi geliştirmiş ve devletin toplum üzerindeki sorumluluklarını artırmıştır.
Yeni okullar açıldıkça farklı bir eğitim anlayışı gelişmiş, yeni bürokratik kadrolar yetişmiş ve bu kadrolar zaman içerisinde devletin yönetim biçimini sorgulamaya başlamıştır.
Bu da modernleşmenin bir başka önemli sonucudur.
Çünkü bir toplumda kurumları değiştirmeye başladığınızda yalnızca idari yapıyı değil, insanların düşünce dünyasını da değiştirirsiniz.
19. yüzyılın başlarında padişahın otoritesini açıkça sorgulamak son derece güçken, yüzyılın sonlarına doğru anayasal yönetim, meclis, temsil ve siyasi özgürlükler daha geniş biçimde tartışılmaya başlanmıştır.
Bir dönem düşünülmesi bile güç olan fikirler, zaman içerisinde siyasi tartışmaların merkezine yerleşmiştir.
Özellikle modern eğitim kurumlarında yetişen askerî ve sivil bürokratlar, devletin geleceği üzerine farklı düşünceler geliştirmiştir.
Bu insanların bir bölümü artık yalnızca mevcut sistemi iyileştirmeyi değil, yönetim anlayışını köklü biçimde değiştirmeyi de tartışmaya başlamıştır.
Sultan II. Abdülhamid döneminde yaşanan siyasi tartışmalar, anayasal yönetim talepleri ve sonrasında gelişen hareketler bu zihinsel dönüşümün önemli örnekleridir.
Dolayısıyla bir reformun veya devrimin gerçekleşebilmesi için yalnızca ekonomik ve siyasi koşulların oluşması yeterli değildir. İnsanların zihinsel olarak da böyle bir değişimin mümkün olduğuna inanması gerekir.
Cumhuriyet'e uzanan süreçte bu zihinsel dönüşüm son derece önemli bir rol oynamıştır.
Kadınların toplumdaki konumu da bu büyük değişimin değerlendirilmesi gereken alanlarından biridir.
Osmanlı toplumunda kadınların yaşamı, bulundukları bölgeye, toplumsal sınıfa ve ekonomik koşullara göre farklılık gösteriyordu. Kentlerdeki kadınların yaşamı ile kırsal bölgelerdeki kadınların yaşamı aynı değildi.
Aile yapısı, evlilik ilişkileri ve kadınların toplumsal hayattaki rolleri de tarihsel süreç içerisinde değişiyordu.
Cumhuriyet döneminde kadınların eğitim, hukuk ve siyasi haklar alanında elde ettiği kazanımları değerlendirirken Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan toplumsal değişimleri de dikkate almak gerekir.
Çünkü Cumhuriyet'in gerçekleştirdiği dönüşüm, tarihsel birikimden bütünüyle bağımsız biçimde ortaya çıkmamıştır.
Osmanlı'nın kendi tarihi içerisinde başlayan değişim, özellikle 1800'lü yıllarda hızlanmış ve 1900'lü yıllara gelindiğinde yeni bir toplumsal ve düşünsel altyapı oluşturmuştur.
Bu nedenle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan yaklaşık 200 yıllık süreci birbirinden kopuk olaylar olarak değil, birbirini etkileyen gelişmelerin oluşturduğu büyük bir dönüşüm olarak değerlendirmemiz gerekiyor.
Askerî reformlar eğitimi, eğitim reformları bürokrasiyi, bürokrasinin gelişmesi siyasi düşünceyi, siyasi düşüncedeki değişim ise devletin yönetim biçimini etkilemiştir.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda imparatorluktan cumhuriyete uzanan tarihsel yol açılmıştır.
İşte bu yüzden Cumhuriyet'in kuruluşunu anlamak istiyorsak yalnızca Cumhuriyet'in ilan edildiği güne değil, o günü mümkün kılan uzun tarihsel sürece de bakmalıyız.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçiminin değişmesi değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş bir devlet ve toplum düzeninin yeniden şekillenmesidir.”





