Ancak ihtiyaç önceliğini gözeten ve kaynakların rasyonel kullanımını esas alan bir anlayıştan oldukça uzağız. Daha yaşanabilir bir çevre ve daha sağlıklı bir toplumsal yaşam sürdürebilmemiz için neden-sonuç ilişkisini çok iyi irdelememiz gerekir.
Mevcut emperyalist sistemde, tekelci kapitalistlerin sürekli daha fazla kâr hırsıyla kaynaklar yağmalanmakta; bu durum bir avuç sermaye grubuna daha mutlu ve daha sağlıklı bir yaşam sağlarken, toplumsal yığınlara daha sağlıksız bir dünya, daha kirli bir çevre ve daha fazla sefalet olarak yansımaktadır.
Bugün daha yaşanabilir bir dünya için verdiğimiz mücadelenin nedeni; yağmaya ve talana, insanların emeğinin sömürülmesine ve doğanın dengelerinin kâr hırsıyla bozulmasına dayanan bu sömürü sistemidir. Özellikle ülkemizde ve şehrimizde yaşananlar bu durumun somut sonuçlarıdır. İnsanların daha sağlıklı yaşayabilmesi için uzun yılların emeğiyle oluşan ormanlar yok edilmekte, gıdaya erişimin her geçen gün zorlaştığı bir ortamda tarım alanları tahrip edilmektedir.
Sistemin koruyuculuğunu üstlenen yöneticiler, bir avuç yağmacı sermaye grubunun çıkarlarını korumak için gerekli her türlü düzenlemeyi yapmakta; doğasını ve yaşam alanlarını savunan insanların mücadelesini ise bastırmaya çalışmaktadır. Bu gelişmeleri hem yazılı ve görsel basından takip ediyor hem de katıldığımız etkinliklerde doğrudan yaşıyoruz.
Eskişehir açısından yaşamsal öneme sahip, tarımsal verimi oldukça yüksek olan Alpu Ovası’nda planlanan kömürlü termik santral girişimi bunun en somut örneklerinden biridir. Bunun yanı sıra Eskişehir’de başta Mihalgazi, Alpagut, Atalan ve Sarıcakaya olmak üzere Mihalıççık, Seyitgazi, İnönü ve Günyüzü gibi birçok bölgede maden sahası kararları alınmaktadır. Bu kararların büyük bölümünde ÇED raporu dahi gerekli görülmemektedir.
Sorun madenlere bütünüyle karşı olmak değil. Asıl mesele, ülkenin dört bir yanında maden şirketlerine kontrolsüz biçimde alan açılmasıdır. Maden çıkarılmasına ve ülke ekonomisine katkı sağlamasına ilkesel olarak karşı olunmamakla birlikte; binlerce insanın tarımsal üretimini yok edecek, uzun yıllar gıda ihtiyacımızı karşılayan ve sürekli gelir kaynağı olan arazilerin altındaki madenlerin adeta kaçıyormuş gibi yağmalanması sorunun özünü oluşturmaktadır.
Her geçen gün azalan su kaynaklarının maden faaliyetleri nedeniyle daha da büyük sıkıntılar doğuracağı açıktır. Buna rağmen, madenlerin büyük bölümünün başta yabancı sermaye grupları ve onların işbirlikçisi yerli sermaye çevrelerine açılması; özellikle siyanürlü madencilik başta olmak üzere doğaya ve insan sağlığına büyük zararlar verebilecek yöntemlerin yaygınlaştırılması itiraz konusudur.
Madenler bu toprakların üzerinde yaşayan halka aittir. Bu kaynaklar kamu eliyle, ihtiyaç oranında çıkarılmalı ve elde edilen gelir toplumun yaşam standartlarını yükseltmek için kullanılmalıdır.