Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Eskişehir İl Temsilcisi Esra Doğan şu ifadeleri kullandı;
"15 Nisan 2025’te, Eskişehir’de bir kadın cinayeti işlendi. Henüz 30 yaşındaki Deniz Oktay, boğularak öldürüldü. Yakılmış cesedi, kaybolduktan bir hafta sonra, ihbar üzerine ormanlık alanda bulundu. Dün davanın 3. celsesi görüldü ve sanık avukatı, tasarlayarak öldürmenin söz konusu olmadığını, olayın spontane geliştiğini savundu. Bugün, Deniz Oktay için adalet istemek ve Eskişehir’de kadına yönelik şiddeti konuşmak için buradayız.
Bir kadın boğularak öldürüldü, cesedi “2 gün üst üste” üzerine benzin dökülerek yakıldı. Dünya’nın herhangi bir yerinde yaşandığında infial yaratacak ve günlerce konuşulacak bu olay, Eskişehir’de duyulmadı. Şehrin gündeminde yer alamadı. Ve bundan da güç alan sanık avukatı, “Tasarlamada öngörülen husus benzin almasıdır. Eskişehir gibi soğuk bir ilde gazlı araba için benzin şarttır. Tasarlama yoktur.” dedi. 15 Nisan tarihinde işlenmiş bir cinayet için, bu şehirde değil 15 Nisan’da, 15 Ocak’ta bile araçlarımızın bagajında benzinle gezmediğimizi bilerek bunu söyledi. Yine aynı avukat, keyfi olarak aracının bagajında benzin gezdiremeyeceğini, yakıtı bittiği için yolda kalsa bile kolluğa haber verip izinle o benzini alabileceğini çok iyi biliyordu bu savunmayı gerçekleştirirken.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak soruyoruz: İnandırıcılıktan bu denli uzak bir savunma niçin yapıldı? Amaç, “tasarlayarak, canavarca hisle cinayet suçunun” ortadan kaldırılması ve fail lehine ceza indirimi için zemin yaratılması mı? Olayın spontane geliştiği vurgusu, cinayeti sıradan bir öfke anına indirgeme çabası mı?
Avukatın ifadeleri kadar, tanık ifadeleri de konuşulmayı hak ediyor. Tanık, “İzmir’de yaşıyorum. Üç ay kadar telefonlaştık. Eskişehir’e geldim. O gece cinsel bir şeyler yaşadık.” diyor. Yetmiyor, Deniz’in failin kendisine maddi yardımda bulunduğunu söylediğini ekliyor. Biz bu dili çok iyi tanıyoruz. Öldürülen kadının yaşam tarzı, cinselliği ve ekonomik ilişkileri tartışmaya açılarak cinayet gölgelenmek ve kamuoyunda kadın hakkında ahlaki bir önyargı üretilmek isteniyor. Bu dil, erkek şiddetini meşrulaştırılıyor. Failin kendisi de aynı sebeple “Deniz küfür etmeseydi bunlar olmazdı.” diyor.
Kadın cinayetleri davalarında karşılaştığımız bu tablo yıllardır değişmiyor. Erkek şiddeti, “sıradan bir öfke anına” ve “tahrik sonucu kontrol kaybına” indirgeniyor. “Spontane gelişen olay” tarifi ile sistematik şiddet, tasarlama, güç ilişkisi ve kadın üzerinde kurulan tahakküm görünmez kılınıyor. Sonuç, sıklıkla ceza indirimleri oluyor. Oysa kadın cinayetlerinde sık rastlanan yöntemlerden biri olan bedenin yakılması, yalnızca delil karartmakla ilgili değildir. Kadın bedenine yönelik tahakkümün, yok etme iradesinin ve cezasızlık beklentisinin en uç örneğidir.
Dün bu savunma, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin yıldönümünde gerçekleştirildi. Bu, tarihte basit bir denk geliş değildi. İstanbul Sözleşmesi devletlere kadına yönelik şiddeti önleme, etkin soruşturma, cezasızlığı önleme gibi sorumluluklar getiriyordu. Hukuksuz bir biçimde, bir gecede bu sözleşmeden çıkılması, “iyi hal”, “haksız tahrik”, “pişmanlık”, “tasarlama yoktur” gibi savunmaları ve bunlara bağlı ceza indirimlerini meşrulaştırdı. Cezasızlık kültürünün temelini attı. “Aile on yılı” gibi uygulamalar ise kadınların eşit yurttaşlar olarak toplumda yer alma hakkını görünmez kıldı. Sonuçta kadınların varlığını aile içindeki rollerine bağlayan, kadınların nasıl yaşayacağını, nasıl giyineceğini, nasıl doğuracağını ve hatta köpek annesi olup olamayacağını tartışan bir siyasi aklın, kadınların yaşam hakkının güvencesi olması imkânsız bir hal aldı. Tam da bu sebeple, yerel yönetimlerin sorumlulukları önem kazandı.
Artık kadına yönelik şiddeti konuşurken, ülkedeki ağır tabloya ek olarak Eskişehir’e özgü sorunları ve yerel yönetimlerin sorumluluklarını da konuşmak zorundayız. Eskişehir’de şiddet görünür değil. Normalleştiriliyor ve özel alana hapsediliyor. Yani kol kırılıyor, yen içinde kalıyor. Tam da bu sebeple, bir kadının boğularak öldürülmesi ve sonrasında cesedinin yakılması, Eskişehir’de güçlü bir kamuoyu tepkisiyle karşılanmıyor, birkaç haber başlığına sıkışıyor, halka ulaşamıyor. “Modern”, “öğrenci şehri”, “güvenli şehir” imajı ve kültürel unsurlar, şiddetin üzerini örtebiliyor. Oysa biz sahada görüyoruz. Bu şehirde de şiddet var, kadınlar korunmuyor, önleyici mekanizmalar işlemiyor ve kadınlar öldürülüyor. Bu “görünmezlik” sorunuyla topyekûn mücadele etmeliyiz. Çünkü şiddetin görünmez olduğu yerde cezasızlık daha kolay kök salar. Kamuoyu baskısı yoksa ve toplumsal hafıza zayıfsa, şiddet eylemi münferit bir hal alır.
Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet, salt adli vakalar değildir, yerel ölçekte önlenmesi gereken toplumsal şiddet biçimleridir. Ayrıca uygun sosyal politikaları geliştirme yükümlülüğü sadece merkezi yönetime ait değildir. Yerel yönetimler de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir ve sahada üç temel ihtiyaç öne çıkmaktadır.
Mahalle düzeyinde çalışan sosyal inceleme ve risk tespit ekipleri. Derinleşen yoksulluk, sosyal denetimsizlik, güvencesizlik gibi nedenlerle şiddet kadınlar ve çocuklar arasında yaygınlaşıyor. Eskişehir’de mahalle düzeyinde çalışan sosyal inceleme ve risk tespit ekipleri kurulmalı. Şiddet riski taşıyan haneler tespit edilmeli, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar ve hukukçular arasında işbirliği ile takip edilmeli. Kadınlar destek mekanizmalarına erişebilmeli ve şiddet derinleşmeden önlenmeli.
Belediyeler ve Halk Eğitim Merkezleri bünyesinde açılan meslek edindirme kurslarına hak temelli eğitimler eklenmeli. Toplumsal cinsiyet eşitliği, şiddetle mücadele, 6284’e başvuru yolları vb. başlıklardaki eğitimlerle kadınlar şiddet riski karşısında güçlendirilmeli.
Belediyeler kadın cinayetleri davalarına, kadın örgütleriyle işbirliği yaparak müdahil olmalı. Konak Belediye Meclisi’nde kadın cinayeti davalarının belediye tarafından takip edilmesi ve kadın örgütleriyle işbirliği halinde davalara müdahil olunmasına ilişkin bir çalışma başlatıldı. Alınan bu kararı emsal niteliğinde görüyor ve Eskişehir’de de hayata geçirilmesini talep ediyoruz. Eskişehir’de belediyeler çevre davalarına müdahil olup kent hakkını ve yaşam alanlarını savunuyor. Özellikle madenlere karşı açılan davalarda önemli kazanımlar elde ediliyor. Aynı politik iradenin kadına yönelik şiddet davalarında da gösterilmesini bekliyoruz. Çünkü uzun zamandır, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının müdahil olması bahane edilerek, kadın örgütlerinin ve baroların müdahillik talepleri reddediliyor. Bakanlığın kadın politikalarındaki ideolojik yaklaşımı düşünüldüğünde, belediyelerin bu alanda sorumluluk almasının ve kamusal baskı oluşturmasının hayati bir ihtiyaç halini aldığı görülüyor.
Bugün önleyici mekanizmaların çalıştırılması, etkin soruşturmalarla adaletin yerini bulması ve bir kişi daha eksilmemek için bir aradayız. Deniz Oktay davası, sanık müdafisinin esas hakkında savunmasını hazırlaması için süre verilmesi amacıyla 24 Haziran saat 09.30’a ertelendi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak, 24 Haziran’da Eskişehir Adliyesi’nde olacağız. Talebimiz net: Deniz Oktay davasında hiçbir indirim uygulanmamalı ve İdris Gökmen, tasarlayarak canavarca hisle cinayet suçundan hak ettiği cezayı almalı. Eskişehir’deki tüm kadınları dayanışmayı büyütmeye ve bizimle birlikte davayı takip etmeye davet ediyoruz. Sesimizi birlikte çoğaltalım, asla yalnız yürümeyelim."