ESKİŞEHİR HABER

Feridun Andaç Eskişehir'de kitapların yaşamındaki yerini anlattı

Cumhuriyet gazetesi yazarı Feridun Andaç, Eskişehir'de düzenlenen söyleşide edebiyatla tanışma hikâyesini ve kütüphanelerin yaşamındaki yerini anlattı.

Abone Ol

Cumhuriyet gazetesi yazarı Feridun Andaç, söyleşisiyle Eskişehirlilerle buluştu.

Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce şu ifadeleri kullandı:

“Değerli konuklar, sevgili edebiyatseverler; bugün sizlerle önemli bir buluşmayı gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Cumhuriyet gazetemizin saygın yazarlarından, yıllarca Türkiye’de edebiyatı yaşatmak, sevdirmek ve bu alana emek verenleri her zaman değer vererek hafızalarımızda yaşatmak için büyük çaba gösteren sevgili Feridun Andaç’ı burada ağırlıyor, sizlerle buluşturuyoruz. Kendisine hoş geldiniz diyoruz.

‘Hayatı Edebiyat ile Karşılamak’ başlığı hakikaten tam da bu noktada, içinde yaşadığımız bu sıkıntılı günlerde ve bu sıkıntılı atmosferde bize ilaç gibi gelecek. Edebiyat başta olmak üzere sanatın her dalı her zaman bizi iyileştirir, güzelleştirir, hayata tutundurur ve birlikte yaşama umudumuzu artırır.

‘Hayatı Edebiyat ile Karşılamak’ başlığı tam da bu nedenle çok önemli. Gerçekten bu sıkıntılı günleri geçirirken bir taraftan hayatı edebiyat ile anlamak da, karşılamak kadar önemli. Hepimiz okuduğumuz dizelerle kişiliğimizi bulduk, okuduğumuz kitaplarla hayatımıza yön verdik. Belki bugün neysek, kimsek, neye emek veriyorsak geçmişimizde hep okuduğumuz mısralar, okuduğumuz dizeler ve okuduğumuz kitaplar var. Hayatımıza yön veren yazarlar var. Hani deriz ya; ‘Şu satırlardan sonra hayatım değişti’, ‘Bu kitabı okuyunca bakış açım değişti.’ İşte edebiyat bu yüzden çok önemli.

İçinde bulunduğumuz, savaşların yaşandığı bu coğrafyada; doğumuzda, batımızda, güneyimizde ve kuzeyimizde hep sıkıntıların olduğu bir ortamda bize umut veren, nefes veren, birbirimize el ele, kol kola bakmamızı sağlayan, geleceğe umutla bakmamıza katkı sunan edebiyatı bugün sevgili Feridun Andaç ile konuşacağız.

Tekrar hoş geldiniz diyor, herkese keyifli dinlemeler diliyorum.”

Eskişehir'de konuşan Yazar Feridun Andaç şu ifadeleri kullandı:

"Sevgili Yılmaz Büyükerşen Hocama, sevgili Ayşe Ünlüce Başkanıma, beni Eskişehir'de sizlerle buluşturduğu için teşekkür ediyorum.

Böyle çok fazla girizgâh yapmayacağım. Neden çantamla çıktım buraya? Çocukken üç şey dikkatimi çekerdi. Birisi, lunaparka gelen sihirbazın gösterisini yapmadan önce masaya çıkarıp koyduğu alet edevattı. Ondan çok etkilenirdim. İkincisi, bilirsiniz, düğünlerde özellikle kına gecelerinde ve kadın eğlencelerinde çalgıcılar olurdu. Çalgıcılar için bir perde çekilirdi. Perdenin arkasında müzik yapan müzisyenler olurdu. Bir de kına gecelerinde gramofon çalınırdı. Ben gramofonun başından ayrılmayan çocuklardan biriydim. O taş plakları izlerdim ama daha çok perdenin arkasındaki müzisyenlerin kutuyu açıp kadife kutunun içinden klarneti çıkarması, üç parçayı birbirine ekleyip üflemesi beni çok etkilerdi.

Üçüncü etkilendiğim şey ise, belki güleceksiniz, iğneciydi. İğnecinin çantası, o çantadan özenle iğneyi çıkarması, küçük ocağını yakıp iğneyi ısıtması, şırıngayı hazırlaması... O ritüel hiç gözümün önünden gitmez. Annem bir gün, 'Korkarım bu üç meslekten birini seçeceksin' demişti. O üç mesleği seçmedim ama 50 yaşında klarnet çalmayı öğrendim.

Şimdi o çantayı açıyorum. Çantadan bu üç şeyi çıkarmıyorum tabii. Önce defteri çıkarıyorum. Bu benim yazı defterim. Hatta dün akşam sevgili Ayşe Hanım ve Yılmaz Hoca ile sohbet ettik. Sabah dayanamadım, defteri açtım ve 'Hikâyesi Olan Bir Kent: Eskişehir' diye yazmaya başladım. Peki neyle yazdım? Tabii ki dolma kalemle. Bana sorarsanız edebiyat, yazı, defter ve kalemle başlar.

Merak etmeyin, şimdi alet edevatı tamamlayacağım. Bunların bir hikâyesi var. Hikâyesi olan kitaplardan biri Sartre'ın Sanat, Felsefe ve Politika Üzerine Konuşmalar kitabı. Bu kitapla 15 yaşında tanıştım. Üzerinde 'Sarıkamış İlçe Halk Kütüphanesi' yazıyordu. Birazdan bunun hikâyesini anlatacağım. İkinci kitap Albert Camus'nün Denemeler'i. Onunla da 15 yaşında aynı kütüphanede tanıştım. Bir diğeri de Varacan'ın Dikenleri. Onunla da yine Sarıkamış İlçe Halk Kütüphanesi'nde tanıştım.

Peki bu kitaplar neden bende? Çünkü bu kitapları okuduğumda o kadar etkilendim ki onları alıkoydum. Bakın, çaldım demiyorum, alıkoydum. Yıllar sonra Cumhuriyet gazetesinde 'Sarıkamış İlçe Halk Kütüphanesi' başlıklı bir yazı yazdım.

Erzurum doğumluyum. Yazları üç ay boyunca İller Bankası Su İşleri Şantiyesi'nde puantör olarak çalışıyordum. Babam İller Bankası'nda görev yapıyordu. Orada bir kütüphane keşfettik; Sarıkamış İlçe Halk Kütüphanesi. 15-16 yaşındaki bir delikanlının yalnızca kitapla değil, edebiyatla karşılaşması benim için çok etkileyici ve önemliydi. Orası adeta bir cennetti. Yaklaşık üç yıl boyunca her yaz o kütüphaneye gidebilmek için Su İşleri Şantiyesi'nde çalıştım. İşimi bitirdikten sonra kütüphaneye gidip saatlerce okurdum.

Hiç unutmuyorum, bir gün bir kahvede kitap okuyordum. Defterim önümdeydi, notlar alıyordum. Kahvedekiler, 'Aman ses etmeyin, çocuk ders çalışıyor' diyorlardı. Oysa ders çalışmıyordum. Kemal Tahir okuyordum, Orhan Kemal okuyordum, Çehov okuyordum.

Sonra şunları da çıkarayım da alet edevat tamamlansın. Birazdan onların da hikâyesini anlatacağım. Yıllardır hocalık yaptığım için öğrencilerin karşısına çıkarken mutlaka önümde notlarım ve defterim olurdu. Bugün de sizlere gelirken saygısızlık olmasın diye bir konuşma metni hazırladım ama onu okumayacağım. Sadece başlıkları unutmamak için önümde duruyor.

Evet, Sartre ile başlayacağım ama sanmayın ki entelektüel bir konuşma yapacağım. Hayır. Özellikle bir taşra kasabasında bir kütüphaneyle karşılaşmak benim için çok önemliydi. Ama kütüphaneyi ilk kez görmüyordum.

Ortaokulda tarım dersimize Fikret Ağaver adlı bir öğretmenimiz girerdi. Kendisi aynı zamanda Erzurum İl Halk Kütüphanesi Müdürü'ydü. Ben sabah gidip bir kitap alırdım, öğleden sonra yine gidip bir kitap alırdım. O zamanlar kütüphaneden birer kitap ödünç veriliyordu. Fikret Bey dikkat etmiş. Bir gün, 'Feridun her gelişinde üç kitap verin, çocuk yorulmasın' diye talimat vermiş. İşte o yüzden kütüphane benim için edebiyatın başlama noktasıdır.

Orada sessiz okumayı, içinden okumayı ve yazdığını sesli okumayı öğrendim. Bugün de yazar adayı gençlere hep bunu öneriyorum. Bir metni yazdıktan sonra sesli okuyun. Böylece yazınızın eksiklerini daha iyi görürsünüz. Elinize renkli bir kalem alın, mümkünse çıktısını alın.

Hiç unutmuyorum, Ara Güler'in çektiği Halikarnas Balıkçısı'nın bir fotoğrafı vardır. Daha sonra bunu Azra Erhat'tan da dinledim. Halikarnas Balıkçısı bir metni A4 kâğıdına yazardı, sonra onu daha büyük bir kâğıda yapıştırır, eline dört beş renkli kalem alır, tek sayfalık metni defalarca düzelterek adeta beş altı sayfaya dönüştürürdü. Yazmak, başka yazarlardan ve edebiyatçılardan öğrenilen bir şeydir ama başlangıç noktası her zaman okumaktır.

Bir şeyi de parantez açarak söyleyeyim. Bu üç kitabı 40 yıl sonra yanıma aldım ve Kars'a gittim. Amacım Sarıkamış'a uğrayıp bu kitapları kütüphaneye iade etmekti. Özür dileyecektim. 'Üzgünüm, bunları 15 yaşındayken kütüphanenizden aldım. Ama bu kitaplar beni büyüttü, beni edebiyatçı yaptı' diyecektim. Bu bir metafor değil, gerçektir. Bugün bile buraya gelirken yanımda okuma kitabı olarak Albert Camus'nün Denemeler'i vardı.

Sarıkamış'a indim, kütüphaneyi arıyorum. Çok güzel, iki katlı ahşap bir binaydı. Merdivenlerinden çıkarken ahşabın sesini ve kokusunu hissederdiniz. Benim için büyülü bir yerdi. Ama baktım, kütüphane yok. Bir jandarma devriyesine sordum. 'Abi, atlayın biz sizi götürelim' dediler. Gittik. Kütüphaneyi buldum ama artık beton bir binaya dönüşmüştü. Adeta bir sağlık ocağı gibiydi, kibrit kutusunu andıran bir yapı olmuştu. Benim gözümde kütüphane, mimarisiyle de özgün ve ruhu olan bir yapı olmalıdır.

Oradaki İlçe Halk Kütüphanesi, havuz başında yer alan, Cumhuriyet dönemi mimarisiyle yapılmış çok güzel bir kütüphaneydi. Düşünün ki kütüphanenin dolapları ceviz ağacındandı. Ne yazık ki orası, AK Parti döneminde FETÖ'cü bir belediye başkanı tarafından yıkıldı. O güzelim kütüphanenin bulunduğu Halk Eğitim binası tamamen ortadan kaldırıldı.

Neyse, kütüphaneye girdim. Kütüphane memurunu arıyorum, yok. Öğrenciler bir köşede çalışıyor. O büyülü kütüphane gitmiş, yerine eğreti raflar gelmiş. Açıkçası içimden o kitapları teslim etmek gelmedi. Kitapları geri aldım ve döndüm. Hatta daha sonra bu hayal kırıklığımı anlatan bir yazı kaleme aldım.

Sonuçta benim edebiyata bağlanmam kütüphaneyle başladı. Bugün bir şehre gittiğimde görmek istediğim ilk yer hep kütüphane olmuştur. Bana sorarsanız bir kenti kent yapan birkaç unsur vardır. Bunlardan biri de kütüphanedir.

Bu süreçte edebi yolculuğum boyunca kendi kütüphanemi de inşa ettim. Gerçekten geri dönüp baktığımda azımsanacak bir şey olmadığını görüyorum. Beni bir edebiyatçı olarak yetiştiren kitaplarla kurduğum Babil Kulesi, bugün yaklaşık 35 bin ciltlik bir kütüphaneye dönüştü. Bunu 60 yılda oluşturabildim.

Peki sadece kütüphane mi inşa ettim? Yazarken ve okurken başka bir arşiv de oluşturdum. Çünkü erken yaşta okumaya başladım ve edebiyat dünyasına erken girdim. Her ne kadar sevgili Yılmaz Hoca kadar olmasa da çok meraklı biriydim. Fotoğraf makinesi elimden düşmezdi. Edebiyat dünyasına girerken bir de ses kayıt cihazım vardı. Görüştüğüm neredeyse bütün yazarların; Aziz Nesin'den Yaşar Kemal'e, Bilge Karasu'dan Oğuz Atay'a, Adalet Ağaoğlu'ndan Erhan Bener'e kadar pek çoğunun fotoğrafını çektim. Birçoğuyla ya kitap hazırladım ya söyleşi yaptım ya da haklarında yazılar yazdım.

Geriye dönüp baktığımda akıl almaz büyüklükte bir fotoğraf arşivi, ses kayıt arşivi ve aynı zamanda bir kalem koleksiyonu oluşturduğumu görüyorum. Bu bir metafor değil, gerçekten büyük bir kalem ve defter koleksiyonum var. Sadece boş defterlerden oluşan bir arşiv değil; yüzlerce yazılmış, notlarla dolu defterim de bulunuyor.

Şimdi burada size göstermek için iki kitap getirdim. Biri Alberto Manguel'in Hayali Bir Hayat, diğeri ise Kütüphanemi Toplarken. Alberto Manguel Arjantinli bir yazar. Genç yaşlarında Arjantin'de bir kitabevinde tezgahtar olarak çalışıyor. Bir gün kitabevinin sahibi ona, "Borges görme yetisini kaybetti. Gençler ona gidip kitap okuyor. Bu ara okuyan gençlerden biri artık gelmiyor. Sen gider misin?" diyor.

Manguel, "Edebiyatla çok ilgili değildim ama bir yazarın evini ve dünyasını keşfetmek için merak ederek gittim" diye anlatır. Borges ve Ben adlı kitabında da bu süreci aktarır. Aslında Alberto Manguel'in kitapla ve edebiyatla gerçek anlamda buluşmasını sağlayan kişi Borges'tir.

Daha sonra Manguel 40 bin kitaplık bir kütüphane kuruyor. Türkçede de birçok kitabı yayımlandı. Türkiye'ye geldiğinde kendisiyle uzun uzun sohbet etme fırsatım olmuştu.

Fransa'nın güneyine yerleşiyor, eski bir değirmen satın alıyor, onu restore ediyor ve Kanada'dan, Arjantin'den bütün kitaplarını oraya taşıyor. Yaklaşık 15 yıl orada yaşıyor. O sırada Nicolas Sarkozy iktidarda. Manguel, Sarkozy'nin göçmen karşıtı politikalarını eleştiren yazılar kaleme alıyor. Kendisi de bana, "Aslında çıkarılan yasa bana karşı çıkarılmış gibiydi" demişti.

Yasa gereği yabancıların sahip olduğu eşyalar, kitaplar da dahil olmak üzere, faturalandırılacak ve vergilendirilecekti. Manguel, "40 bin kitabın her birinin faturasını nereden bulayım, bunların vergisini nasıl ödeyeyim?" diye anlatıyordu. Yaklaşık iki buçuk yıl süren hukuk mücadelesini kaybedince bütün kitaplarını kolilere koyup Kanada'daki yayıncısının deposuna göndermek zorunda kaldı.

İşte bu iki kitabı, Kütüphanemi Toplarken ve Hayali Bir Hayat'ı okuduktan sonra ben de kendi kendime, "Bu arşivi, bu kütüphaneyi, yazdığım defterleri, kalem koleksiyonunu, fotoğraf arşivini ben ne yapacağım?" diye düşünmeye başladım. Beni bağışlayın, bunları anlatmak için gelmedim ama konuşmamın bir bölümünü buna ayırmak istedim.

Karşımda çok yaratıcı bir isim olan Yılmaz Hocam da varken, Cumhuriyet gazetesinde "Okuma Merkezi Kurmak" başlıklı bir yazı yazdım. Orada örnek olarak da Alberto Manguel'in yaşadıklarını anlattım.

Hikâyenin devamı ise şöyle. Manguel'in yayıncısı bir gün Lizbon'da bir toplantıya katılıyor ve Lizbon Belediye Başkanı'na bu durumu anlatıyor. "Manguel'in böyle bir kütüphanesi var. Kitapları depoda bekliyor. Ne yapacağız?" diyor.

Belediye Başkanı'nın cevabı çok etkileyici: "Biz o kütüphaneyi Lizbon'da misafir edelim."

Bunun üzerine eski bir yapı restore ediliyor. Manguel'in 40 bin kitabı ve değerli koleksiyonları Lizbon'a taşınıyor. Ardından kendisine, "Siz de gelin, bu okuma merkezini yönetin. Size bir ev tahsis ediyoruz, burada yaşayın" deniliyor.

Alberto Manguel de Amerika'daki derslerini, Kanada'daki bağlantılarını bırakıp Lizbon'a gidiyor. 40 bin kitabıyla birlikte yaşamaya başlıyor ve o büyük kütüphaneyi insanların kullanımına açık, kamusal bir okuma merkezine dönüştürüyor."