Eskişehir'de konuşan Gazeteci İbrahim Gündüz şu ifadeleri kullandı;

"Fatsa'da da bir siyanürlü altın madeni faaliyetteydi ve oradaki insanlarımızın, vatandaşlarımızın, köylülerimizin mücadelesi sonucunda Fatsa'daki siyanürlü altın madeni kapatıldı arkadaşlar. Ve oradaki mücadele devam ediyor, oradaki mücadele devam ediyor. Şimdi izninizle ben biraz daha böyle genel bir yaklaşımla işin felsefesini anlatmaya çalışacağım sizlere.

Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Bu tehlikenin adı vahşi madencilik, sömürge madenciliği, yağma talan madenciliği. Türkiye'nin bütün dağları, ormanları, tarlaları, köyleri ve su kaynakları meta olarak görülüp satışa çıkarılmış durumda. Bunun adına da maden ihalesi diyorlar. 24 yıl içinde ülkeyi yönetenler tarafından on binlerce maden ihalesi yapıldı ve yapılmaya da devam ediliyor. En son 13 Şubat 2026 tarihinde 485 maden ihalesinin duyurusu yapıldı. İhaleye açılan yerler dağlarımız, ormanlarımız, köylerimiz ve tarlalarımız. Bir de Taşınmaz Komisyonu aracılığıyla duyurusu yapılmadan, duyurusu yapılmadan adrese teslim yapılan ihaleler var az önce Özer arkadaşımız da bahsetti. Araştırma komisyonu kurulması istendi ama reddedildi, hatta o komisyonun üyelerinin adlarını bile söylemiyorlar. Bir bakan yardımcısından bahsediyorlar onun dışında o komisyonun üyelerinin kim olduğunu bile bilmiyoruz.

Evet, en son yapılan 485 maden ihalesinin Türkiye dağılımına baktığımızda o mavi şekiller ihale yapılacak olan 9 Nisan'da ihalesi yapılacak olan yerleri gösteriyor. Bu Eskişehir'de ihalesi yapılacak olan yerleri gösteriyor. Şimdi Tema'nın Sayın Deniz Ataç Başkanlığındaki Tema'nın çok güzel çalışmaları var siz de çok iyi biliyorsunuz. Bu Türkiye'deki maden sahalarının bir nevi haritasını çıkardılar, özellikle 4. grup madenler üzerine yoğunlaştılar. Tema'nın bu çalışmasında Eskişehir'deki maden projelerini görüyorsunuz, çok büyük bir alanı kapsıyor. Griler ihalesi yapılacak, sarılar çalışmaya başlamışlar daha doğrusu ihalesi yapılmış, kırmızılar da devam eden maden sahaları, çalışan maden sahaları.

İşte Kazdağları'nın %79'u, artık bunlar çok bilinen şeyler siz de aşinasınız. %79'u maden bölgesi ilan edilmiş durumda. Ordu'nun, benim de doğup büyüdüğüm Ordu'nun %74'ü maden bölgesi ilan edilmiş durumda. Biz de orada ayrı bir mücadele veriyoruz sizler gibi. Kütahya'nın %90'dan fazlası, Kütahya da bu açıdan çok hedefte olan bir ilimiz. Giresun'un %80'den fazlası, Sivas'ın yine büyük bir bölümü, o griler ihale edilmeyi bekliyor.

Şimdi önlerindeki tek engel yaşam alanlarını ve doğayı korumaya çalışan köylüler, vatandaşlar, sivil toplum kuruluşları, az sayıda akademisyen, politikacı ve gazeteci. Bugün maalesef devletin bütün kurumları maden şirketlerinin teşrifatçısı gibi hareket ediyor. Vatandaşlar ve köylüler şirketlerin nobran temsilcileriyle karşı karşıya bırakıldı. Tehditler, hakaretler, cinayetler, rüşvet teklifleri; şu anda yaşadığımız bütün Türkiye'nin tamamında yaşadığımız bu. Vatandaşlarımız köylerini, tarlalarını, meralarını, yaylalarını, ormanlarını, su kaynaklarını maden kartellerinden ve devletin kurumlarından korumak için mücadele veriyor. Böylesine absürt ve inanılmaz bir tablo var karşımızda.

Tabii madencilik doğası gereği ekolojik yıkıma ve çevresel tahribata neden oluyor. Hangi madenciliği yaparsanız yapın durum pek farklı değil. Mesela böyle devam ederse, yani politikalar aynen uygulandığı gibi devam ederse Toros Dağlarımız mermer madenciliği yapıyoruz denilerek yok edilecek.

Fakat bugün en büyük tehlike her bölgeye açtıkları ve açmaya devam ettikleri siyanürlü altın madenleri. Siyanürlü altın madenleri bugün dünyadaki en tehlikeli ekokırım merkezleridir. Adına madencilik denilse de yapılan bir madencilik değil açık hava kimya fabrikasıdır.

Bugün Türkiye'de 23 altın madeni çalışır durumda. 6 tanesinin açılması için de gün sayılıyor, 100’den fazlası için de projeler yapılmış durumda. Siyanürlü altın madenleri açık hava kimya fabrikasıdır. Detaylarını arkadaşlar kitaplarımızda, ben sizi fazla detaylara boğmak istemiyorum, Altın Ölüm, Altın Girdap ve Çöpler Faciası kitaplarımızda bununla ilgili detayları çok net anlatıyoruz.

Yarattıkları çevresel tahribat ağır çekim soykırım olarak adlandırılıyor. Ortaya çıkardıkları atıklar nükleer reaktör atıklarıyla eş değer tutuluyor. 1 ton ham altın için tam 5 milyon ton taş toprak paramparça edilip zehirleniyor. 1 ton ham altın için yaklaşık 1000 ton siyanür kullanılıyor. 1 gram altın için en az 4 ton su kullanılıyor. Bir çırpıda yüz binlerce ağaç içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok ediliyor. Yüz milyonlarca ton pasa dağları, yüz milyonlarca ton siyanür liçleme sahaları ve on milyonlarca tonluk zehirli atık barajları yaratılıyor. Bunlar altın madeni gerçeği.

Şimdi biz yıllardır bu gerçekleri dile getirdiğimizde onlar her fırsatta "Avrupa standartları, Kanada standartları, her şey kontrol altında, çok sıkı denetimler yapılıyor, eski haline getirip gideceğiz, hiçbir zararımız yok" diye yalanlarını sıraladılar. Ne yazık ki bu söylemlerine inananlar oldu.

13 Şubat 2024 İliç Çöpler altın madeni faciası işte onların bu yalanlarının bir kez daha acı bir şekilde belgelendiği bir olaydır. Çöpler Faciası kitabı bu nedenle yazıldı. Çöpler Faciası Türkiye'deki sömürge madenciliğinde bir dönüm noktasıdır, olmak zorundadır. Bu kitap sadece Çöpler’i değil Madra'yı ve Kaz Dağları'nı da, Karadeniz yaylalarının nasıl yağmalanmak istendiğini de anlatmaktadır. Bu kitap Uşak Kışladağ'ı, Çanakkale Lapseki'yi, Eskişehir Kaymaz'ı ve parçalanmak istenen Türkmen Dağı'nı da anlatmaktadır.

Çöpler altın madeninden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde benim de çok yakından takip ettiğim bir araştırma komisyonu kuruldu. Bu komisyonun çalışmaları sırasında beni en çok etkileyen şey Türkiye'deki siyanürlü altın madenlerinin doğru dürüst denetlenmediği ortaya çıktı. Hiçbir bakanlık komisyona gelen bakan yardımcısı düzeyinde, en üst düzey bürokratlar düzeyinde hiçbir bakanlık sorumluluk kabul etmedi. "Burası bizim ilgi alanımızda değil" dediler. Bakın Enerji Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı'nın bürokratlarından ve bakan yardımcısından söz ediyorum. Meclis tutanakları orada. Detayları yine kitabımızda var.

Çöpler altın madeni vahşi kapitalizmin, sömürge madenciliğinin en çarpıcı örneklerinden birisidir. Kar ve rant uğruna neleri yapabileceklerinin en acı örneklerinden birisidir. Daha fazla altın elde etmek amacıyla Fırat'ın kıyısına 264 metre yüksekliğinde bir liç gökdeleni inşa ettiler. Böyle bir coğrafya üzerine böyle bir yükseklikte asla yapmamaları gereken bir liç yığını, liç gökdeleni inşa ettiler. Bütün uyarılara, bütün olumsuz sinyallere rağmen devam ettiler. Risk aldılar çünkü aldıkları risk Türk insanının canı, Türkiye'nin dağları, ırmaklarıydı.

Buna ek olarak inşa ettikleri bu liç dağına kısa zamanda çok fazla altın elde etmek düşüncesiyle kapasitesinin çok üzerinde siyanürlü solüsyon bastılar. Bir başka deyişle bütün bakanlıkların ve devletin ilgili kurumlarının uyuduğu bir ortamda patlamaya hazır bir saatli bomba inşa ettiler ve o bomba patladı. 9 kişi tarifi imkansız acılarla hayatını kaybetti.

Yaklaşık 80 milyon tonluk liç yığını doğu-batı yönünde değil de kuzeye doğru çökseydi yüzlerce insanımız hayatını kaybedecekti. Çünkü yüzlerce çalışanın yanı sıra tehlikeli kimyasal depoları, tank çiftliği tesisleri ve Çöpler köyü sakinleri çöken liç dağının kuzey yamacında bulunuyordu. Can kayıplarının yanı sıra siyanür, sülfürik asit ve nitrik asit gibi on binlerce ton tehlikeli kimyasal Fırat Nehri'ne karışacaktı.

İşte bu şu anda gördüğünüz uydu görüntüsü Çöpler altın madeninden. Ortada çöken liç yığınını görüyorsunuz. Doğu-batı yönünde değil de aşağı doğru gelseydi, yani şu aşağıda gördüğünüz Fırat Nehri, Fırat Nehri'nin üzerindeki Bağıştaş Barajı, hemen o köşede Çöpler köyü var ırmağın hemen üzerinde ofisler, tank çiftliği tesisleri ve on binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi tehlikeli kimyasalların depolandığı depolar var ve onun üzerinde liç yığını.

İşte bu çatlaklar o gün 13 Şubat günü sabah saat 07:30 - 08:00'de görülmesine rağmen tam 8 saat boyunca o madende tam kapatma kararı veremediler. Amerika'dan talimat beklediler ve liç dağı çöktü. Az önce görüntülerini gördünüz, 9 insanımız hayatını kaybetti.

Neden bunu yapıyorlar? Madende çalışan 300-500 işçinin asgari yaşam standardıyla çalışmasının dışında elbette bir avuç insan, karteller ve şirketler büyük paralar kazanıyor. Devletin resmi rakamlarına göre 2019 yılında 39 ton altın üretiminden 2 milyar 242 milyon dolar gelir elde edildi. Devlet hakkı olarak sadece 42 milyon dolar ödediler. %2.

Bu 2019 yılındaki bir açıklama. Çöpler altın madenini işleten Anagold şirketi Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonuna gönderdiği raporda, meclis istediği için göndermek zorunda kaldı, 52 sayfalık bir rapordu, 14 yılda ne kadar kazandıklarını açıkladı. Kanada, Amerika, SSR Mining ile Çalık Holding ortaklığındaki Anagold, 14 yılda 93 ton 670 kilogram altın (yani çökene kadarki safhası 14 yıl dediğimiz o), 17 ton 600 kilogram gümüş ve 13.303 ton bakır üretiminden 5 milyar 444 milyon dolar kazanmış. Devlet hakkı olarak da 105 milyon dolar ödemişler. %2.

Bugün 1 ons altının fiyatı 5.000 doların üzerinde. Türkiye'de 1 ons altının üretim maliyeti 405 dolar civarında. Bu bilgiyi bir başka Kanadalı firma Alamos Gold'un ÇED raporundan veriyoruz. Yani şirketler ve karteller ve iş birliği yapanlar için büyük kazançlar söz konusu. Bu nedenle gözleri sarı metalden başka bir şey görmüyor. İşte altının adaleti de kazancı da bu.

Yaklaşık 80 milyon tonluk liç yığını doğu-batı yönünde değil de kuzeye doğru çökseydi yüzlerce insanımız hayatını kaybedecekti. Çünkü yüzlerce çalışanın yanı sıra tehlikeli kimyasal depoları, tank çiftliği tesisleri ve Çöpler köyü sakinleri çöken liç dağının kuzey yamacında bulunuyordu. Can kayıplarının yanı sıra siyanür, sülfürik asit ve nitrik asit gibi on binlerce ton tehlikeli kimyasal Fırat Nehri'ne karışacaktı.

İşte bu şu anda gördüğünüz uydu görüntüsü Çöpler altın madeninden. Ortada çöken liç yığınını görüyorsunuz. Doğu-batı yönünde değil de aşağı doğru gelseydi, yani şu aşağıda gördüğünüz Fırat Nehri, Fırat Nehri'nin üzerindeki Bağıştaş Barajı, hemen o köşede Çöpler köyü var ırmağın hemen üzerinde ofisler, tank çiftliği tesisleri ve on binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi tehlikeli kimyasalların depolandığı depolar var ve onun üzerinde İliç yığını.

İşte bu çatlaklar o gün 13 Şubat günü sabah saat 07:30 - 08:00'de görülmesine rağmen tam 8 saat boyunca o madende tam kapatma kararı veremediler. Amerika'dan talimat beklediler ve liç dağı çöktü. Az önce görüntülerini gördünüz, 9 insanımız hayatını kaybetti.

Evet, peki neden bunu yapıyorlar? Madende çalışan 300-500 işçinin asgari yaşam standardıyla çalışmasının dışında elbette bir avuç insan, karteller ve şirketler büyük paralar kazanıyor. Devletin resmi rakamlarına göre 2019 yılında 39 ton altın üretiminden 2 milyar 242 milyon dolar gelir elde edildi. Devlet hakkı olarak sadece 42 milyon dolar ödediler. %2.

Bu 2019 yılındaki bir açıklama. Çöpler altın madenini işleten Anagold şirketi Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonuna gönderdiği raporda, meclis istediği için göndermek zorunda kaldı, 52 sayfalık bir rapordu, 14 yılda ne kadar kazandıklarını açıkladı. Kanada, Amerika, SSR Mining ile Çalık Holding ortaklığındaki Anagold, 14 yılda 93 ton 670 kilogram altın (yani çökene kadarki safhası 14 yıl dediğimiz o), 17 ton 600 kilogram gümüş ve 13.303 ton bakır üretiminden 5 milyar 444 milyon dolar kazanmış. Devlet hakkı olarak da 105 milyon dolar ödemişler. %2.

Bugün 1 ons altının fiyatı 5.000 doların üzerinde. Türkiye'de 1 ons altının üretim maliyeti 405 dolar civarında. Bu bilgiyi bir başka Kanadalı firma Alamos Gold'un ÇED raporundan veriyoruz. Yani şirketler ve karteller ve iş birliği yapanlar için büyük kazançlar söz konusu. Bu nedenle gözleri sarı metalden başka bir şey görmüyor.

Gemini şunu dedi:

Kırmak, küçümsemek ve küçültmekte toprak sahiplerini maden işçilerine çevirmekte toprağın üzerinde tarım yapmak yerine insanlar toprağın altına yönlendirilmektedir. Bugün Türkiye'de otoriter popülizm, ekstraktivizm yani sömürge madenciliği, yani kaynak sömürüsü ve neoliberalizm politikaları uygulanmaktadır. Onları ne COVID-19 pandemisinin yıkıcı etkileri ne de küresel iklim felaketi yavaşlatmakta veya yeniden düşünmeye itmektedir. Tam tersine yaşam alanlarını yok eden sömürge madenciliği uygulamaları artış göstermektedir.

Refah ve ekonomik büyümeyi her şeyin üstünde tutmak neoliberalizmin temel farkıdır. Bu yüzden nekropolitikalar uygulamaya başladılar. İnsanların nerede yaşadığı, nereye taşındığı veya nerede kaldığı önemli değil. Önemli olan sömürücü politikalar ve kararlardır. Sömürge madenciliği kaynakların çıkarılmasından daha fazlasıdır çünkü bu bir kalkınma modeli kisvesi altında yapılan günümüzün emperyalist yağmasıdır. Diğer her şey önemini yitirir. Ekonomik büyümeye, büyüme neyse o soru işareti, hizmet ettiği sürece her şey serbesttir. Her şey mümkündür ve her şey yapılabilir. Şu anda Türkiye'de yaşadığımız şey budur.

Küçük bir azınlık bugünün ekonomik liberalizminden muazzam faydalar elde ederken yeryüzündeki insan ve insan olmayan nüfusun büyük çoğunluğu ve yeryüzünün kendisi hayatta kalmalarını tehlikeye atacak derecede zorluklar çekmektedir. Verilen zarar geri döndürülemez görünmektedir. Şimdi de altın madenciliğine benzer bir senaryoyu nadir toprak elementleri adı altında tekrar önümüze koyuyorlar. Az önce önder arkadaşımız da anlattı. Ben biraz tekrar gibi olacak ama kısaca ben de değinmek istiyorum. Varsa yoksa 694.000.000 ton nadir toprak elementi ki bu da bir tahmin. Enerji Bakanlığına göre Beylikova ve Sivrihisar ilçeleri arasında yer alan sahada 694.000.000 ton nadir toprak elementleri bulunuyor. Çin'deki 800.000.000 tonluk Bayan Obo sahasından sonra dünyanın en büyük 2. rezervi olduğu söyleniyor. Bir Çinli iş birliğinden bir ABD'li iş birliğinden söz ediliyor ama söylenmeyenler de var.

Nadir toprak elementleri madenciliği yoğun asit kullanımı, toryum, uranyum gibi radyoaktif atıklar ve ağır metal kirliliği nedeniyle toprak, su ve hava kaynaklarını ciddi oranda zehirleyerek ekosisteme zarar veriyor. Tarım arazilerinin ve yerleşim yerlerinin zehirli maden atıkları nedeniyle kullanılamaz hale gelmesi sık rastlanan bir durumdur. Nükleer Düzenleme Kurumu açıklamasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Nükleer Düzenleme Kurumu yapıyor bu açıklamayı; cevherin açık işletme yöntemiyle çıkarılması, cevher ve cevher zenginleştirme hidrometalürji prosesleri uygulanarak cevherden nadir toprak elementleri, barit, florit ve yan ürün olarak toryumun üretilmesi amaçlanıyor deniyor.

Ayrıştırmalar için birçok toksik kimyasal kullanılıyor. Bu da çıkarma işlemini zor ve pahalı hale getirebiliyor. Çin dünyada en fazla NTE rezervine sahip ülke konumundadır. Dünya üzerindeki NTE madenciliğinin %70'i, işleme faaliyetlerinin ise %90'ı Çin'de gerçekleşiyor. Peki kısaca bir bakalım. Çin'in kuzeyinde İç Moğolistan bölgesindeki Bayan Obo nadir toprak elementleri madeni. Bakın Çin'in kuzeyi İç Moğolistan bölgesi Çin stepleri o Asya steplerinden bahsediyoruz. Çin Türkiye'nin 9-10 katı büyüklüğünde bir kıta devleti. Onu da altını çiziyorum. Bakın şu Çin'in işte tamamı yaklaşıyoruz. Evet şu anda bu daha da yaklaşıyoruz bu nadir toprak elementleri madenciliği dedikleri madencilik Çin'in kuzeyindeki İç Moğolistan bölgesinde açılmış faaliyettedir. Orada da bu madenin yarattığı çevresel tahribatlar büyük tartışma konusudur. Bu madenin benzeri Eskişehir'de Sivrihisar'la Beylikova arasındaki binlerce dönüm alanda Porsuk Çayı'nın kıyısında Sakarya Irmağı'nın kıyısında açılması planlanıyor ama bu detaylardan kimse söz etmiyor.

Bu şekilde her yerde yapılamaz, yapılmamalıdır. Yüksek düzeyde koruyucu önlemler ve sıkı çevresel denetim gerektirir. Bakın, Çöpler faciası yaşandı ve müthiş bir denetim boşluğu olduğu ortaya çıktı. İki yıl geçti; bu boşluğu kapatmak, daha sıkı denetimler yapmak ve bu türden faciaların önüne geçmek için hangi yasal düzenleme yapıldı? Sayın milletvekilim çok daha iyi biliyor, yakından takip ediyor; hangi önlemler alındı? Bunların hiçbiri yapılmadığı gibi, "süper izin" denilen süper yağma yasası geçtiğimiz temmuz ayında Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkarıldı. İhale üzerine ihaleler yapılmaya devam edildi.

Eskişehir, Türkiye’nin önemli tarım merkezlerinden birisidir. Uygun iklim koşulları altında geniş tarımsal arazilerinde buğday, arpa, şeker pancarı, ayçiçeği, patates, ceviz, kiraz, vişne, hayvancılık ve seracılık potansiyeliyle ön plana çıkıyor. Demiryolu ve karayolu kavşağında bulunması tarım ürünlerinin pazarlanmasını kolaylaştırıyor. İstanbul, Ankara ve Bursa gibi dev metropollere yakınlığıyla Eskişehir bir besin deposudur.

Şimdi bunların hiçbirisini göz önüne almadan "Altın çıkaracağız, nadir toprak elementleri üreteceğiz." diyoruz. Asıl mesele, kalkınma adı altında doğanın zehirlenmesini ve ekokırımı meşru gören anlayıştır. Altını ve nadir toprak elementlerini zenginlik sayıp; suyu, toprağı ve insan sağlığını hiçe sayan zihniyet değişmek zorundadır. Bütün çabamız, yapmak istediğiniz şeyin çok tehlikeli olduğunu ve her yerde yapılamayacağını anlatmaktır. Dünyadaki suyun yaklaşık %97’si tuzlu, %3’ü ise tatlı sudur. Tatlı suyun büyük bir kısmının da kutuplardaki buzullarda olduğunu düşünürsek, çok az miktarda tatlı suya sahibiz. Ekilebilir tarım alanları sınırlıdır. Gezegenimizin önemli bir kısmı çöller ve dağlık alanlarla kaplıdır. Ormanlık alanlar hızla yok ediliyor.

Emperyalist barbarlık dönemini yaşıyoruz. Ne diyordu Karl Marx: "Yeterli kâr oldukça sermayeye cesaret gelir. Kâr doruklara ulaştıkça sermayenin işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike, ayaklar altına almayacağı insani yasa yoktur." Yalanlarınız, masallarınız ve iki yüzlülüğünüz belki 25 yıl önce insanları kandırmak için yeterli oluyordu. İnsanların bilgisizliğinden, yoksulluğundan ve kriz ortamlarından yararlandınız ama bugün ne yaptığınızı ve ne yapmak istediğinizi çok ama çok iyi biliyoruz.

Bu ülkede yakın geçmişte en üst düzey yetkililerin ağzından; "İstanbul’a ihanet ettik.", "FETÖ bizi kandırdı.", "PKK bizi kandırdı.", "Esed bizi kandırdı." açıklamaları yapıldı. Biz buradan sömürge madenciliğinin ve yağma talan madenciliğinin Türkiye’ye ihanet olacağını, birilerinin sizi kandırdığını açıkça söylüyoruz. Söylemekle de kalmıyor; kitaplar, makaleler yazıyor, panellerle ve programlarla anlatıyoruz. Şimdi bütün çabamız Sakarya Irmağı, Porsuk Çayı, Hurman Çayı'na dönmesin. Bütün çabamız bu."