ESKİŞEHİR HABER

Gökhan Günaydın Eskişehir Şeker Fabrikası’nı örnek gösterdi; "Atatürk bizzat talimat verdi"

Eskişehir’de düzenlenen panelde konuşan Gökhan Günaydın, Cumhuriyetin sanayileşme sürecini anlattı, Eskişehir Şeker Fabrikası’nı örnek gösterdi.

Abone Ol

Odunpazarı Belediyesi ile Eğitimciler Derneği (EĞİT-DER) iş birliğinde düzenlenen “Köy Enstitülerinden Günümüze Kooperatifçilik” paneli Eskişehir’de Yunus Emre Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Panelde konuşan Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın şu ifadeleri kullandı;

"Bir tarihsel kimliğimiz var. Önemli bir coğrafyanın, kadim bir memleketin evlatlarıyız. Ancak bu memleket bize bahşedilmedi. Biz bu memleketi kurtaran ataların bugünkü evlatlarıyız. Uzun uzun askeri zaferlerden bahsetmeyeceğim. Emperyalizmin bu topraklardan nasıl kopulduğundan bahsetmeyeceğim.

1923 yılında 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edilmiştir, devlet kurulmuştur ama unutmamamız gereken bir yapı vardır. Memleketin nüfusu kabaca 13 milyondur. %85’i köylerde yaşamaktadır. Sanayi altyapısı olarak bize devredilen neredeyse yoktur. Korkut Boratav bunu Türkiye Ekonomisi kitabında çok güzel özetler ve bir tarım ekonomisi mirasıyla karşı karşıyayız.

Lozan çok önemli bir başarıdır arkadaşlar. Lozan bu memleketin tapu senedidir. Ancak Lozan’da korakor bir mücadele yaşanmıştır. Orada "Kapitülasyonlar devam etsinler, devam etsin; ordu silahsız olmaya sürdürsün, memleketin bazı bölümleri işgal altında kalmaya devam etsin." diyenlerin karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tapu senedi büyük mücadelelerle kazanılmıştır.

Osmanlı borcunun 2/3’ü Genç Türkiye Cumhuriyeti'ne yüklenmiştir, madde 1. Madde 2; 1929’a kadar yeni gümrük vergileri koyamama zorunluluğu da getirilmiştir. Ve İsmet İnönü’ye Lord Curzon şunu söylemiştir: "Sen bugün savaşı kazanan bir komutanın en yakınındaki yardımcısı ve arkadaşı olarak bütün bu önerdiklerimizi reddediyorsun. Bizimle başka bir pazarlık içine giriyorsun. Bugün senden isteyip de alamadıklarımızı şu kağıda yazıyorum ve bu cebime koyuyorum. Çok kısa süre içerisinde ekonomik olarak idare edemeyeceksiniz ve bizden para istemeye geleceksiniz. O zaman ben bunu cebimden çıkartacağım ve nerede kalmıştık diyeceğim."

Bu çok büyük bir tehditti. İnönü bunu Mustafa Kemal’e nakletti ve bunu akıllarından hiç çıkartmadılar. Askerler savaşı kazandıktan sonra sağlam bir ekonomiyi inşa etmek üzere rasyonel akılla çalışmaya başladılar. Bir tek yol vardı, başka yol yoktu: Tarımı yeniden ayağa kaldırmak. Anadolu köylüsü o cepheden bu cepheye yıllarca savrulmuş durmuş, terini ve kanını akıtmış; o halde köylünün köyünde tutulması gerekiyor, üretimin yeniden tahrik edilmesi gerekiyor.

İşte bu çerçevede Atatürk, "Köylü, gerçek üretici, hakiki müstahsil, milletin efendisidir." demiştir. Hakiki müstahsil milletin efendisi olan; köyünde oturan değil, üretici olan milletin efendisi olan. Birkaç şey yaptılar hızla; Köy Kanunu çıkardılar, köy topraklarının satılmasını engellediler, köye ilişkin düzenlemeler getirdiler, muhtarlığı bir önemli kurumsal kimlik haline dönüştürdüler.

Ve beraberinde Tekel'i 4 milyon TL’ye devletleştirdiler. Gittim her yerde bunu anlatıyorum, özellikle anlatıyorum. Arkadaşlar; Osmanlı borcu nedeniyle, Osmanlı borçlarını ödeyemediği için Osmanlı’nın gelirleri yabancılara resmen devredilmiş ve bu çerçevede Tekel, üretimiyle ve ticaretiyle Fransızların reji idaresine verilmiş. Üretim yapmaya çalışan köylülere "Sen kaçakçısın." denilmiş ve reji idaresinin kurduğu kolcu hizmetiyle, kolcularla Anadolu köylüleri arasındaki çarpışmalarda binlerce insan ölmüş.

Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra Tekel'i 4 milyon TL’ye devletleştiriyor ve Türkiye’nin her tarafında kendi tütünümüzü yeniden üretmeye başlıyoruz, fabrikalarımız kuruluyor. Ne zamana kadar? Kendilerini bize milli ve yerli olarak anlatan bu müflis tüccarların başa geçme zamanına kadar. Tekel'i arkadaşlar, 2 milyar 700 milyon liraya, bir günlük faiz parasına British American Tobacco firmasına peşkeş çektiler. British American Tobacco.

Şimdi ben soruyorum burada. Bazı sigara markaları; hatırlayabilecek misiniz? Maltepe sigarasını hatırlıyor musunuz? Samsun'u? Tokat'ı? Tekel 2000'i? Yeni Harman'ı? Bafra'yı? Birinci, İkinci... Bir sürü sigara vardı. Bunlar hangi fabrikalarda üretilirdi? Bunlar Tokat'ta, Samsun'da, Adana'da, Malatya'da, İstanbul'da, İzmir'de üretilirdi. Bu sigara fabrikalarının tamamı satıldı. Artık memlekette yerli tütün üretimi kalmadı. Kendimize ait bir tek sigara markası olmayan bir millet haline geldik.

Artık sigara içiyorsan Marlboro içeceksin, Camel içeceksin ya da diğerlerini içeceksin. Bu zavallılık değil mi arkadaşlar? Zavallılık değil mi? Milli ve yerliyim diye sigara fabrikalarını peşkeş çekiyorsun. İşçiler işlerini kaybediyorlar, köylüler üretimlerini kaybediyorlar ve bize diyorlar ki sigara sağlığa zararlıdır. Öyle mi? Mesela Maltepe sigarasını içersen zararlı ama Marlboro içersen zararlı değil öyle mi? Bugünkü böyle.

Şimdi Cumhuriyet 3 beyaza dayalı bir sanayileşmeyi önüne hedef olarak koydu. Buğday üretemiyordu arkadaşlar memleket, unu yoktu. Türkiye'de buğday üretimi organize edildi, Türkiye'nin 4 bir yanına un fabrikaları kuruldu. Türkiye şekeri dışarıdan alıyordu. Şeker fabrikaları Türkiye'nin 4 bir yanına tesis edildi, pancar üretimi kuruldu. "Her fabrika bir kaledir" denildi. Eskişehir'deyiz biliyorsunuz. Mustafa Kemal Atatürk'e soruyorlar: "Eskişehir'de şeker fabrikasını nereye yapalım?" Treni durduruyor, Eskişehir'de iniyor ve Eskişehir'deki şeker fabrikasının yerini bizzat eliyle gösteriyor ve diyor ki: "Kente yakın bir yerde olmalı ki Eskişehirli her gün Cumhuriyet'in kurduğu bu fabrikayı görerek memleketiyle, milletiyle gurur duysun" diyor. İşte biz böyle bir insanların, böyle bir gururun evladıyız.

Üçüncü mesele dokuma. Memleket yamalı pantolonlarla dolanıyor orta yerde. O halde Türkiye'de pamuk üretimi organize edilmelidir ve o pamuğu işleyecek dokuma fabrikaları üretilmelidir. Bunlarla ülke 1923'ten 1929'a kadar hem ayakta durmuştur hem karnını doyurmuştur hem de Osmanlı borçlarını memleketin en zor zamanında ödemiştir. Ne zamana kadar? Ta ki 1929'a kadar. Büyük bir dünya ekonomik buhranı çıkmış, fiyatlar fırlamış ve dünya ekonomisine tarım ürünü satıp sanayi ürünü ithal ederek bağlanmanın mümkün olmadığı bir yeni döneme geçilmiştir.

İşte bu dönemde kriz nedeniyle ağlamak yerine krizi fırsata çevirmeye çalışan bir Cumhuriyet aklı yeniden devreye girmiştir. Artık tarım sanayisi yerine daha ağır sanayi memleketin 4 bir yanına kurgulanmaya başlamış. Madenler, Maden Tetkik Arama ile Etibank. Yani yabancılara peşkeş çekilmeden kendi madenini kendin çıkartıyorsun. Burada bir parantez açayım mı arkadaşlar? Türkiye altın madenciliği yapıyor, öyle mi? Çıkarttığı altının %98'ini yabancılar alıyor arkadaşlar, %98'ini. Ben Osmanlı iktisadı dersleri verdim üniversitelerde. Osmanlı'nın son zamanlarında altının %75'ini çıkartanlar alırlarmış. Biz de anlatırdık ki; Osmanlı ne denli gerilemiş, ne denli dış çıkarlara ipotekli hale gelmiş ki kendi altının %75'ini veriyor. Şu anda %98 arkadaşlar. Dünyada bundan daha büyük bir sömürge madenciliğinin yaşandığı bir yer yoktur. Bunu nasıl sağladılar? Maden Tetkik Arama işini, o kurumun içini boşaltarak, Etibank'ı ortadan kaldırarak. Dolayısıyla kamusal madenciliğin yerine peşkeş madenciliğine, sömürge madenciliğine devrederek.

Ha şunu söyleyeyim size, o altın madenlerinin %98'ini yabancılar almıyor aslında. Bunların her birinin yerli ortağı var. Bundan 170 yıl evvel sakallı bir iktisatçı, adını soran olursa söylerim, "sermayenin çanak yalayıcıları" demiş bunlara. Yani yabancı %90'ını, %80'ini alıyor, geriye kalanı da yerli ve gizli ortaklarının ceplerine konuluyor ve birileri de bununla zengin oluyorlar. Türkiye böyle bir düzenin içerisinde.

Bu son madencilik, bunun yanında petrokimya altyapısı, çelik ve demir altyapısı, sata sata bitiremedikleri bütün önemli sanayi kuruluşları 1930'larda yapılmış ve tabii kentleri, madenleri, fabrikaları birbirine bağlayan demir yolları. Bir ülkenin sanayileşmesini gayrisafi yurt içi hasıla içerisindeki sanayi payı ile ölçersiniz. Bu oran artıyorsa ülke sanayileşir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sanayileşmenin önemli ölçüde yükseldiği tek dönem 1930'lardır. Sanılmasın ki bu dönemde tarım ihmal edilmiştir; sanayiyle birlikte tarımın da gerçekten yükseldiği bir yeni dönem yaşanmıştır.

Şimdi gelelim 1939 ve devamına. 1938'de Ulu Önder Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk'ü kaybediyoruz ve dünya yeni bir kriz ortamında, İkinci Dünya Savaşı'na giriliyor. İkinci Dünya Savaşı, Hitler'in ordularıyla beraber doğuya doğru yürümesiyle kendisini ifade ediyor. Önce Polonya'yı işgal ediyor Hitler ve doğuya doğru yürümeye devam ediyor. Ya Türkiye'ye yürüyecektir ya da daha kuzeye doğru çıkıp Rusya'ya, Sovyetlere doğru gidecektir. Bu çerçevede arkadaşlar Türkiye Cumhuriyeti'ni; toprağını, evini, hanelerini koruyabilmek için 1 milyon eli silah tutan genç askere alınmıştır.

Dolayısıyla dünün buğday üreten adamı, bugün asker olmuş ve tayına ihtiyaç duyar hale getirilmiştir. Hani söylüyorlar ya: "İkinci Dünya Savaşı'nda camilere buğdaylar doldurdular, işte çocuklarımızı elimizden aldılar, asker yaptılar". Camilere değil ama depolara buğdaylar dolduruldu gerçekten. 1 milyon çocuk da genç de askere alındı, doğru. Bütün Avrupa'da evlere düşman çizmesiyle girip kadınlara tecavüz eden, yağmalayan, yakan, yıkan ordulardan bir tanesi Türkiye'de herhangi bir haneye giremedi. Ben burada huzurlarınızda yalnızca Mustafa Kemal Atatürk'e değil, onun en önemli yoldaşı ve çokça iftiraya uğrayan İsmet İnönü'yü de huzurlarınızda rahmetle yad ediyorum."

Programa CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Bilecik Belediye Başkanı Melek Mızrak Subaşı, Eskişehir milletvekilleri Utku Çakırözer ve İbrahim Arslan, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, CHP Odunpazarı İlçe Başkanı Rahmi Çınar ve CHP Tepebaşı İlçe Başkanı Tevfik Yıldırım katıldı. Konuşmacılar ise Gökhan Günaydın, eski Köy-Koop Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Yıldız ve eğitimci Emin Dağlı oldu.