AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı şu ifadeleri kullandı;

“Siyasi hayatında Türkiye'nin var oluş mücadelesine ilişkin; kuruluşundan bu yana il başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği, kadın kolları, gençlik kollarında görev yapmış ve partimizle, ailemizle ilişkisini gene güçlü bir şekilde bu tür platformlara katılmak suretiyle gerçekleştiren kardeşlerimiz burada. Dolayısıyla o süreçlerden hatırlatmalar yapacağım. Yaşadıklarımız, gerçek olaylara ilişkin duruşumuzu, iş görme tarzımızı yansıtan kesitler sunacağım. Sonra devlet ve milletin takdiriyle Türkiye'nin yönetimini üstlendiğimiz 3 Kasım 2002’den bu yana icraat tarzımızdan örnekler, kesitler vereceğim ve elbette son kısmında da Türkiye'nin kimi güncel konularından bahsetmek suretiyle konuşmamı tamamlayacağım.
Benim bu tür konuşmalarım bayağı uzun sürer ama şimdi iftar da yaklaşıyor. Orada da bilmiyorum, iftarda oradakilere hitap etmek için zaman mı ayırmak lazım? Doğrusu öyle bir hatırlatma da yapılmadı.

Demokrasi en iyi yönetim biçimi. Hak ve özgürlükleri esas alır, katılımcılığı öngörür, çoğulculuğu önemser. Bu anlamda anayasanın elbette değiştirilmesinden söz ediyoruz ama anayasada yer alan cümlelerden benim en çok beğendiğim maddelerden bir tanesi de siyasi kısmı itibarıyla, "Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır." şeklindeki madde içeriği. Ve Türkiye 2000'li yıllarda gerçekten milletin gündemi farklı, hükûmetin gündemi farklı, yani sözün kısacası herkes kendi derdinde; böyle bir yaşam biçimi devam ederken İstanbul'da 1994 yılı seçimlerinde milletin belediye başkanlığını emanet ettiği, belediye başkanı olarak görevlendirdiği Recep Tayyip Erdoğan'da, belediyedeki performansı, iş görme biçimi, birikmiş sorunlara çözüm getirme yetenek ve kapasitesini takdir eden millet; önünün kapanmasına hiçbir zaman boynunu eğip sabırla beklemez, kararlı bir biçimde, dikkatli bir tarzda önüne geçecek kişiyi keşfeder ve o doğrultuda çaba harcar.

İşte böylesi de siyasetin, milletin sorunlarıyla ilişkisinin koptuğu bir ortamda temayüz eden bir liderlik; Recep Tayyip Erdoğan. Artık milletin önüne geçecek, belli. Ama Türkiye siyasetinde, Türkiye pratiğinde hep şu gözlenmiş; millet küçümsenmiş, siyaset mühendisleri, toplum mühendisleri kimin ne yapabileceğini, kimin hangi rolü üstlenebileceğini tayin ve takdir etmeye, istemediklerini, düşünceleri, fikirleri, bakışı itibarıyla kendilerince uygun görmedikleri kişileri de engellemek için mühendislik yapıyorlar.

Genel Başkanımızı bu anlamda Siirt'teki bir konuşması, 6 Aralık 1997 tarihinde Siirt'te bir konuşma yapıyor belediye başkanı. Ne diyor konuşmasında? "Minareler süngü, kubbeler miğfer..." Evet, bu şiiri okuyor Ziya Gökalp'ın. "Camiler kışlamız, müminler asker" dizelerini de içeren bu şiiri o mitingde okuyor. Vay sen mi okursun? Hani suyu bulandırdın hikayesi var ya özdeyişi, aynen o tarzda Diyarbakır'da yargı erkini harekete geçirdiler.

Ve konuşmasındaki sözcükler dolayısıyla, bu sözcükler ağırlıklı olmak üzere yargılama sonunda 10 ay hapse mahkum edildi, 10 ay. Sabıkası yok. Ceza mevzuatına göre ertelenmesi gereken bir ceza; zaten hiç tescil edilmemesi dolayısıyla ceza verilmesi mümkün olmayan bir konuda ceza vermek bir yana, hani ceza verdiniz, ertelenmesi gereken bir cezayı da ertelemediler. Niye? Siyaset yapmasına engel olsun, siyaset yapamasın, kapansın.

Ve biz o cezanın infazı için Türkiye'de cezaevi aradık, dolaştık Türkiye'yi. Çünkü can güvenliği önemliydi. Nihayet sonuçta Pınarhisar Cezaevi'nde cezası infaz edildi. Parti kuruluş çalışmaları yapıyoruz, hazırlıkları sürdürüyoruz. Deniyor ki: "Bunlar parti kurarlarsa, kurucular arasında şayet Recep Tayyip Erdoğan'a da yer verilirse İçişleri Bakanlığı bu partinin kurulmasına engel olacak, evrak alındı belgesi vermeyecek, partiyi kuramayacak." Çünkü Recep Tayyip Erdoğan 10 ay hapis cezasına mahkum olmuş, parti üyesi olamaz.

Bizde rahmetli Hasan Celal Güzel vardı. İki defa o da Ceza Kanunu 312'den hüküm giymiş, mahkum olmuş. Cezası da Ankara'da infaz edildi Allah rahmet etsin. Onun bir partisi vardı, Yeniden Doğuş Partisi. O partinin genel başkanıydı cezaevine girmeden önce ve çıktıktan sonra da partisine üye oldu.

TCK 312'den hükümlüdür, parti üyesi olamaz. Dolayısıyla üyelikten çıkartılsın, Yeniden Doğuş Partisi'ne ihtar gönderilsin. Bu davayı takip ediyoruz çünkü aynen benzer, yani Recep Tayyip Erdoğan ve kuracağı parti ile benzerlik taşıyor. Sonuçta mahkeme, Anayasa Mahkemesi, o zaman 11 üyesi var mahkemenin, 11 üyeli bir mahkeme, 5'e karşı 6 oyla "Hayır, üye olabilir." dedi. Savcının talebini reddetti ve rahmetli Hasan Celal Güzel partisinin üyesi oldu. Dedik ki; tamam bak, mahkeme de böyle düşünüyor, böyle bir engel olamaz ve partinin kuruluşunu 14 Ağustos 2001'de Bilkent Otel'de deklare ettik.

Niye bunları anlatıyorum başlangıçta? Hikayeler önemlidir. Her birimizin hikayesi var. Kimimizin hikayesi uzundur, kısadır, renklidir, değişiktir. Tüzel kişilerin de hikayesi var. Dolayısıyla AK Parti mensubu olarak, AK Parti'de siyaset yapan kişiler olarak hikayemizi bileceğiz. Belli ölçekte bilmemiz gerekiyor, "Nereden nereye geldik?" diyoruz. Nereden nereye... Ve partinin kuruluşunu gerçekleştirdik. Başsavcılık Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu AK Parti hakkında. 3 tane talebi var. 3 tane... Bir; "Recep Tayyip Erdoğan, TCK 312'den onay hapse mahkum olmuştur, parti kurucusu, genel başkanı olamaz, kuruculuktan çıkartılsın." Diğer bir konu, iddiası savcının ilginç: "Efendim partinin kurucuları arasında 73 tane kurucu var, 13 tanesi bayan, 13 bayandan 6 tanesinin başları kapalı. Başları kapalı olan vatandaşlar da parti kurucusu olamaz." Şaşıyorsunuz değil mi şimdi? Yani çoğunuz bilmiyorsunuz, unutmuşsunuz. "Ve bu başı kapalı olanların da kuruculuktan çıkartılması için partiye ihtar gönderilsin. Üç; bu konularda karar verilinceye kadar partinin faaliyeti tedbiren durdurulsun."
Bir hafta içinde, kuruluştan bir hafta içinde başsavcının açtığı dava... Ve mahkeme sonuçta bayanlarla ilgili talebi reddetti ama Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili, genel başkanımızla ilgili konuda, Hasan Celal Güzel'in birkaç ay evvel verdiği kararın tam tersi karar verdi. Bu defa da "5 kişi olabilir, 6 kişi olamaz" dedi. 5'e karşı 6 oyla "Olamaz, üyelikten çıkartılsın" dedi. Hiç metanetimizi bozmadık. Hep şuna inandık; haksızlık tarihimizde olmuştur ama haksızlık hiçbir zaman kalıcı değildir. Esas olan haktır, hak. Haksızlık gelip geçicidir. Mutlaka bunu aşacağız. Milletin demokraside de millet egemenliğinden daha üstün bir güç yok. Millete güvendik, millete yaslandık.

Ve o süreçleri uzatmayayım, çok uzun. Belki söylenecek, bilimsel toplantılarda anlatılacak tarafları vardır, geçeyim. Sonuçta biz kuruculuktan ayrıldı, yeniden genel başkan seçtik ve yürüyüşümüzü sürdürdük. 3 Kasım 2002 seçimlerine giderken, seçimden 2 gün önce mahkeme toplandı, o günkü Anayasa Mahkemesi, AK Parti'nin faaliyetlerinin durdurulup durdurulmaması ile ilgili konuyu müzakere etti seçimden 3 gün önce, hatta 2 gün önce, cuma günü. Bu süreçlerden geçtik. Böyle geldik. Biz siyasi yelpazede Türkiye'de 180'i aşkın siyasi parti var. Yani burada içimizde başka partilerden de arkadaşlarımız var, lütfen farklı anlamasınlar. Biz siyasi yelpazede duruşu olan bir partiyiz. Özgün bir yerimiz var. Hani genel başkanımız yeri geldiğinde ifade eder; "dikleşmeden dik durmak." Haksızlık karşısında dik durmak. Milletin çıkarları söz konusu olduğunda, ulusal çıkarlarımız söz konusu olduğunda dik durmak. Böyle duruşu olan bir partiyiz ve AK Parti'nin duruşunun, faaliyetlerinin merkezinde insan var.

TCK 312’den hükümlüdür, parti üyesi olamaz. Dolayısıyla üyelikten çıkartılsın, Yeniden Doğuş Partisi’ne ihtar gönderilsin. Bu davayı takip ediyoruz çünkü aynen benzer yani Recep Tayyip Erdoğan ve kuracağı partiyle benzerlik taşıyor. Sonuçta mahkeme, Anayasa Mahkemesi, o zaman 11 üyesi var mahkemenin, 11 üyeli bir mahkeme, 5’e karşı 6 oyla, “Hayır üye olabilir.” diyerek savcının talebini reddetti ve rahmetli Hasan Celal Güzel partisinin üyesi oldu.

Dedik ki: “Tamam, bak mahkeme de böyle düşünüyor, böyle bir engel olamaz.” Ve partinin kuruluşunu 14 Ağustos 2001’de Bilkent Otel’de deklare ettik. Niye bunları anlatıyorum başlangıçta? Hikâyeler önemlidir. Her birimizin hikâyesi var. Kimimizin hikâyesi uzundur, kısadır, renklidir, değişiktir. Tüzel kişilerin de hikâyesi var. Dolayısıyla AK Parti mensubu olarak, AK Parti’de siyaset yapan kişiler olarak hikâyemizi bileceğiz. Belli ölçekte bilmemiz gerekiyor. Nereden nereye geldik diyoruz, nereden nereye.

Ve partinin kuruluşu gerçekleşti, Başsavcılık Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu AK Parti hakkında. 3 tane talebi var. 3 tane. Bir; Recep Tayyip Erdoğan TCK 312’den onay hapse mahkûm olmuştur, parti kurucusu genel başkan olamaz, kuruculuktan çıkartılsın. Diğer bir konu, iddiası savcının ilginç; efendim partinin kurucuları arasında 73 tane kurucu var, 13 tanesi bayan, 13 bayandan 6 tanesinin başları kapalı. Başları kapalı olan vatandaşlar da parti kurucusu olamaz. Şaşıyorsunuz değil mi şimdi? Yani çoğunuz bilmiyorsunuz, unutmuşsunuz. Ve bu başı kapalı olanların da kuruculuktan çıkartılması için parti ihtar gönderilsin. Üç; bu konularda karar verilinceye kadar partinin faaliyeti tedbiren durdurulsun.

Bir hafta içinde, kuruluştan bir hafta içinde Başsavcının açtığı dava. Ve mahkeme sonuçta bayanlarla ilgili talebi reddetti ama Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili, genel başkanımızla ilgili konuda Hasan Celal Güzel’in birkaç ay evvel verdiği kararın tam tersi karar verdi. Bu defada 5 kişi “Olabilir.” dedi, 6 kişi “Olamaz.” dedi. 5’e karşı 6 oyla “Olamaz, üyelikten çıkartılsın.” dendi.

Hiç metanetimizi bozmadık. Hep şuna inandık: Haksızlık tarihimizde olmuştur ama haksızlık hiçbir zaman kalıcı değildir. Esas olan haktır, hak. Haksızlık gelip geçicidir, mutlaka bunu aşacağız. Milletin, demokrasilerde millet egemenliğinden daha üstün bir güç yok. Millete güvendik, millete yaslandık. Ve o süreçleri uzatmayayım çok uzun; belki söylenecek bilimsel toplantılarda anlatılacak tarafları var geçeyim, sonuçta biz kuruculuktan ayrıldı, yeniden genel başkan seçtik ve yürüyüşümüzü sürdürdük.

3 Kasım 2002 seçimlerine giderken, seçimden iki gün önce mahkeme toplandı, o günkü Anayasa Mahkemesi, AK Parti’nin faaliyetlerinin durdurulup durdurulmamasıyla ilgili konuyu müzakere etti, seçimden 3 gün önce, hatta 2 gün önce cuma günü. Bu süreçlerden geçtik, böyle geldik.

Biz siyasi yelpazede Türkiye’de 180’i aşkın siyasi parti var. Yani burada içimizde başka partilerden de arkadaşlarımız var lütfen farklı anlamasınlar, biz siyasi yelpazede duruşu olan bir partiyiz. Özgün bir yerimiz var. Hani Genel Başkanımız yeri geldiğinde ifade eder: “Dikleşmeden dik durmak.” Haksızlık karşısında dik durmak, milletin çıkarları söz konusu olduğunda, ulusal çıkarlarımız söz konusu olduğunda dik durmak. Böyle duruşu olan bir partiyiz ve AK Parti’nin duruşunun, faaliyetlerinin merkezinde insan var.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Paşa'ya Şeyh Edebali'nin vasiyetnamesinde bu özlü söylemi referans olarak deklare ederiz. Çünkü hep şuna inandık: İnsanı görmeyen, gözetmeyen, dikkate almayan hiçbir faaliyetin başarı şansı yoktur. Bu ister parti olsun, ister işletme olsun, türü ne olursa olsun işletmelerinizde bunu deneyin. Çalışanlarınıza insanca değer vermiyorsanız, onun hak ve hukukunu gözetmiyorsanız verim düşer, beklentiyi alamazsınız.

Siyasetimizin temelinde de millet var. Genel Başkanımıza o dönemlerde çokça soru soruluyordu. Onlardan bir tanesi: "Sizin diğerlerinden farkınız ne? Nasıl bir parti?" Genel Başkanımız şu cevabı veriyordu: "Biz milletin hukukunu korumak, insanımızın hayat standardını yükseltmek, önündeki sosyoekonomik engelleri ortadan kaldırmak, özetle sofrasındaki ekmeği büyütmek için bir araya gelmiş erdemli kadrolarız."

Böyle yürüdük. Siyasi yelpazede milletin durduğu yerde duran bir partiyiz. Siyasi yelpazeden kastım, siyasi partiler tüzük ve programlarında öne çıkarttıkları konular itibarıyla kendilerini tanımlarlar. İşte sağda olan var, solda olan var, şurada olan var, burada olan var. Bu skalada AK Parti'nin yeri milletin olduğu yerdir. Millet merkezde, AK Parti oradadır.

Dolayısıyla hedef kitlemiz, bu duruşumuza göre hedef kitlemiz Eskişehir söz konusu olduğunda, Eskişehir'de yaşayan tüm vatandaşlarımız AK Parti'nin hedef kitlesidir. Hepsine hitap ediyoruz. Yetki görev verdiklerinde ayırt etmeksizin hepsine hizmet götürüyoruz, götürmek zorundayız. Türkiye söz konusu olduğunda 86 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı AK Parti'nin hedef kitlesidir. Böyle bakıyoruz.

Merkezde olan partilerin, kendilerini merkezde konumlandırdığını söyleyen partilerin pek ideolojisi de olmaz, şeyi olmaz, fikri olmaz. Ama biz hem merkezdeyiz hem de kimliği olan bir partiyiz. Kimliğimizde muhafazakar ve demokrat bir partiyiz. Biz muhafazakar bir partiyiz. İnsan topluluklarını millet haline getiren değerler vardır; müşterek tarih, kültürel miras, örf adetlerimiz, geleneklerimiz, beşeri ilişkilerimiz, inanç değerlerimiz... Bunları biz önemseyen hassasiyete sahibiz. Ve bu değerlerin nesilden nesile daha da gelişerek, zenginleşerek aktarılması çabası içindeyiz.

Ve demokrat bir partiyiz. Demin de söyledim; demokrasi katılımcılığı esas alır, çoğulculuğu öngörür, temel hak ve özgürlükleri önemser. İşte böylesine bir duruşa, böylesine bir kimliğe sahip partinin bir de omurgası var. Nedir omurgası partinin? Arkadaşlar teşkilatlar... Hep birlikte, sizlerle hep birlikte AK Parti'nin omurgasıyız. Bu omurga ne kadar dinamikse, ne kadar korunaklı ise, yabancı unsurlara karşı ne kadar hassasiyet gösteriyorsa, birbiriyle iletişimi ne kadar güçlüyse omurga o kadar güçlü olur. Omurga zedelenirse omurgasızların durumuna düşeriz. Omurgamız güçlü. Dolayısıyla bu güçlü teşkilatla birlikte liderin öncülüğünde yürüyüşümüzü sürdürüyoruz.

Biz varoluşumuzun yerli ve milli bir partisiyiz. Bunu da yine çok değerli Genel Başkanımızın konuşmalarından duymuşsunuzdur. Bu partiyi millet kurdu, tabelasını biz astık. Bunun anlamı, yerli ve milli oluşumuzun özlü bir şekilde ifadesidir. Zaman da ilerliyor tabi; süremi geçmedim herhalde. Millet şaşmaz, bu milletin sezgileri güçlüdür. Sokağa çıkmaz, şamata yapmaz ama kendisine ait egemenlik hakkını kullanırken iyi hesap eder, iyi analiz yapar.

Kim iş üretir, kim sorunları çözer, kim samimi; bunu keşfeder ve sandıkta yetkisini o doğrultuda kullanır. Ve 3 Kasım 2002 seçimlerinde millet, AK Parti’yi bu bakışıyla tek başına iktidar etti; tek başına. Milleti şaşırtmadık çünkü demin de söylediğim gibi az önce, bizim siyasetimizin temelinde millet var; faaliyetimizin merkezinde insan, siyasetimizin temelinde millet var. Ve milletten aldığımız yetkiyle millete hizmet etmek için yola, icraata başladığımızda ilk icraatımız nedir hatırlıyor musunuz? İlk önemli icraatımız...

1. AK Parti hükümeti kuruldu 18 Kasım’da; 18 Kasım 2002’de. Genel Başkanımızın milletvekili yapılması engellenmiş, milletvekili olmadığı için Başbakanlık görevini deruhte edememiş ve Sayın Gül başkanlığında 18 Kasım 2002’de ilk AK Parti hükümeti, 58. hükümet kuruldu. 10 gün sonra Meclisten güvenoyu aldı, 28 Kasım’da. 30 Kasım’da ilk büyük icraatını yaptı. Nedir o icraat? 1987 yılından bu yana Türkiye’de o tarih itibarıyla 15 yılı aşkındır devam eden, 45 defa uzatılan olağanüstü hal yönetimine son verdi; 30 Kasım’da uzatmadı.

Bu demokratik bir bakıştı. Bunu böyle rastgele değil; seçim sürecinde Doğu’da, Güneydoğu’da olağanüstü yönetimin 15 yılı aşkın süredir uygulandığı yerlerde seçmenleri dinledik, hemhal olduk. Bu uygulamanın getirisi nedir, götürüsü nedir; bunun hesabını yaptık. Ve ilk büyük icraatımızı milletin verdiği güçle 30 Kasım 2002’de sonlandırdık bölge yönetimine. Türkiye, AK Parti icraatları bakımından hangi alanı ele alırsanız alın; eğitim, sağlık, ulaştırma, bayındırlık, savunma sanayi, sosyal politikalar... Konu ayrımı yapmadık. Genelde demin siyasi partilerin kimliklerinden söz ederken; kimisi sağda, kimisi solda kendisini tanımlayan partiler var dedim, o partiler öncelik verir. Bizim önceliğimiz, milletin önceliği oldu. İmkanlar sınırlı, milletin sorunları var taşkın. Bunların bir planlamasını yaparak sınırlı imkanlarla bu sorunları çözüme kavuşturmak için kolları sıvadık.

Koşacaksın, terleyen insanlarız dedik. Madem milletin önüne çıktın, yetki istedin, terleyeceksin. Yan gelip yatmak yok. Bir taraftan da sınırlı imkanları çoğaltmak için yurt içinde, yurt dışında müteşebbisimizin önünü açtık ve milletin hazinesini büyütme gayreti içerisinde icraatımızı daha da büyütmek için gece gündüz demeden koşturmamızı liderimizin öncülüğünde sürdürüyoruz. Değiştirmediğimiz, dönüştürmediğimiz hiçbir alan yok.

23 tane bütçe yaptık 23 tane, 3 Kasım 2002'den sonra. Bu bütçelerde oransal olarak en fazla kaynağı sağlığa ayırmışız. Son zamanlarda savunma sanayine ve eğitime ayırmışız. Niye? Bu bakanlıklar özü itibarıyla insanla alakalı. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. İnsanı yaşatamıyorsan, sağlık hizmetine erişemiyorsa, eriştiği halde kaliteli sağlık hizmeti alamıyorsa o insanın diğer hak ve özgürlüklerinin bir anlamı olabilir mi? Yaşatamadığın insanın düşünce ifade özgürlüğünden söz etmenin bir manası olabilir mi? İşte onun için sağlık alanına, eğitim alanına en büyük kaynağı ayırdık ve yürüyüşümüzü sürdürdük.

Ve her zaman egemenliğin millete ait en önemli unsur olduğunu aklımızdan asla çıkarmadık. Türkiye dünya coğrafyasının çok önemli bir yerinde; Asya, Avrupa, Afrika... Türkiye nerede? Bu üç büyük kıtanın tam merkezinde, bir merkez ülke. Dolayısıyla bu güzel yurdumuzu, vatanımızı yönetirken elbette ki güvenlik açıklarını gidermek, caydırıcılığını artırmak ve hem insanımıza güven aşılamak hem de duruşumuz, gücümüz itibarıyla bölgeye, dünya sulhuna katkıda bulunmanın vazifemiz olduğunu aklımızdan çıkartmadık.

Tarihimiz darbeler tarihi değil mi demokratik siyasal hayatımız? Her 10 yılda bir darbeye maruz kalmışız. 60 darbesi, 71 muhtırası, 80 darbesi, 28 Şubat postmodern darbe süreci... İşte geliyor 28'i pazar günü de onun yıl dönümü. Ve 27 Nisan e-muhtıralı darbe teşebbüsü ve 15 Temmuz 2016 gaddar alçak darbe girişimi süreçlerini yaşadık.

Ve 27 Nisan e-muhtıralı darbe teşebbüsünde 2008'de aba altından sopa gösteriliyor. Egemenlik hakkının millete ait olduğu devre dışı bırakılıyor. Siyaset mühendisliği yapmaya yelteniyorlar. Bunlara karşı da gene liderimizin ifade ettiği gibi dikleşmeden dik durarak, millete yaslanarak bu darbelere prim vermedik. 27 Nisan 2008, 2007 darbe amaçlı muhtıradan önceki bütün darbeler hedefine ulaşmış.

İşte 60 darbesinden sonra biri başbakan, üç bakan idam edilmiş. 71'de mahkemeler kurulmuş, siyasi iktidar rölantiye alınmış. 80 darbesinde siyasi partiler kapatılmış, bir ondan bir bundan idamlar yapılmış. 28 Şubat postmodern darbe sürecinde toplumsal bütün alanlara müdahale edilmiş, travmatik konular yaşanmış, süreçler yaşanmış. Bu ülkenin yurttaşlarının önemli bir kısmı giyim tarzı dolayısıyla eğitim öğretim hakkından mahrum bırakılmış, okullara alınmamış.

Biz 27 Nisan e-muhtırasına karşı cumhurbaşkanı seçimi yapılacak, adayımızı belirledik, mecliste seçimlere başlandı. Ülkeyi korumak, düşmana karşı güvenliği sağlamak için milletin imkanlarıyla donatılmış peygamber ocağı dediğimiz ordunun başında bulunan komutan, millet iradesiyle görev yetkisi kullanan hükümete, başbakana ve ekibine karşı had bildirircesine hadsizlik yapmış ve bunun karşısında milletten güç alan AK Parti iktidarı, onun başbakanı ne yaptı? Kaçmadı, kaçmadı. Oturduk o akşam, çağırdı bizi resmi konuta, 10 kadar arkadaştık. Bu bildiriyi analiz ettik, hak ettiği cevabı vermesi kararını aldık. Metin yazıldı, yazılan metni tartıştık, son şeklini verdik. Sen otur yerine, haddini bil dedik.

Bunlar yaşanmıştı ve bu yaşanmışlıklar karşısında millet iradesini emaneten kullanan kadroların, millet iradesine karşı unsurlara karşı duruşu kıymetlidir. Bu bir darbe önlemedir. Darbeler tarihi olan bu çok partili demokrat hayatımızda ilk darbe önlemeyi AK Parti gerçekleştirmiştir. İkincisini de 15 Temmuz'da öyle. Akşam başlamadan sabah, aziz milletimiz gerçekten hiç ayrım yapmaksızın Cumhurbaşkanımızın çağrısıyla sokaklara dökülerek akşam başlayan darbeyi sabaha uyanmadan önlemiştir.

Peki ne diyordu bu darbeciler? İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak iktidara el koyduk derlerdi bildirilerinde. Peki açın bakın İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinde öyle bir ibare var mı? Onu biz değiştirdik, değiştirdik. İstismar etmesini önlemek için o maddeyi değiştirdik. Biz bu alanda sadece Türkiye'nin sağlık alanında, eğitim alanında, ulaştırmada, bayındırlıkta, savunma sanayi alanında Türkiye'nin çıtasını yükseltmekle yetinmedik. Demokrasiye musallat olmuş, kendilerine rol yükleyen vesayetçi yapılarla da çok kararlı bir biçimde millete yaslanarak, milletin hukukunu çiğnetmeden, koruyarak büyük bir devrim gerçekleştirdik Türkiye'de. Detaylara girmiyorum.

Dünya değişiyor. Dünyada değerler biraz geri plana itiliyor. Haydutvari görüntülere tanık oluyoruz. Milletin hukukunu koruyan, uluslararası ilişkileri düzenleyen formüller, formatlar etkisiz bir konuma düşüyor ve böyle bir kaygı verici gidişat var. Bu alanlara ilişkin işte başta Gazze olmak üzere doğruya doğru, yanlışa yanlış diyen; yaşam hakkı Paris'te neyse Gazze'de de odur diyen; efendim Londra'da neyse Bağdat'ta da odur diyen bir ülke var, bir kişi var. O ülke Türkiye, o kişi Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Bunlar kıymetli, bunlar kıymetli.

İktidar olmuş milletin takdiriyle. 2008 yılında oy daha yüksek oy verilmiş, %49 dolayında millet oy vermiş, tek başına iktidar yapmış. Oradan bir tane adam, birilerinin telkiniyle AK Parti hakkında kapatma davası açıyor. Ramazan'dır bunu da anlatıp bitireyim. Ben o zaman, o zaman AK Parti'de Teşkilat Başkanı'ydım 2007'de, 2008'de. Gerekçelerden bir tanesi; Ramazan ayında Yenimahalle'de bizim Ankara Gençlik Kollarımız bir iftar çadırı kurmuş. İftar çadırının üzerinde bir ibare: "Hoş geldin ya şehr-i Ramazan". Yargıtay Başsavcılığı, siyasi partilere bakan departmanı bir yazı yazıyor Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na. "Bak bunlar böyle yazmış, bak bununla ilgili işlem yap, bize bildir" ve kapatma davasında bu davranışın laikliğe aykırı bir fiil olduğu iddiasıyla kapatmanın gerekçelerinden biri olarak yer verilmiş.

Böyle bir şey olabilir mi ? Oldu, oldu. Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir. Kavramları doğru anlam yükleyecek, doğru yerde kullanacaksınız. Kavramları bahane ederek milleti sindirmek, ifade özgürlüğünü önlemek, din ve vicdan özgürlüğünün gereğini yapmasına engel görüp ileri sürmek şeklinde araçsallaştırmak kabul edilebilir değil. Bu anlamda da bugün çocuklarımızın, bizi var eden değerlerimizin; Ahmet Yesevi'nin, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaş-ı Veli'nin, Mevlana'nın, Ahmedi Hani'lerin bu topraklara ektiği nesilden nesle tevarüs ederek devam eden bu değerleri gözetmek hepimizin boynunun borcudur. Dolayısıyla inanç değerlerimiz, biz orduya Cumhurbaşkanımızın ifade etti dünkü konuşmasında "Peygamber Ocağı" deriz. Askere "Mehmetçik" deriz, Muhammed isminden mülhem.

Bu kadar bütünleşmiş değerlerle, bütünleşmiş kurumları bunlardan sıyırmak amacıyla işte okullarda çocuklar Ramazan'a uygun ritüeller gerçekleştirilsin şeklindeki Milli Eğitim uygulamalarına karşı gene laiklik kisvesi altında hortlayanları gördük. Bunların modası geçti. Esas olan hak ve özgürlüktür. İnsanın özgürlüğü için hak ve hukukunun korunması için elbette ki hep birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu ülke bizimdir, hepimizindir, 86 milyonundur. En büyük zenginliğimiz kardeşliğimizdir. İşte bu anlamda da terörsüz Türkiye, terörsüz bölge ismi altında terörist faaliyetleri sonlandırmak; Türk, Kürt, Arap kim varsa, Alevi, Sünni, gayrimüslim kim varsa bu ülkenin yurttaşları olarak birlik ve bütünlüğümüz en büyük gücümüz diyerek bir hedefe doğru kararlı bir biçimde yürüyoruz. İnşallah bunu da başaracağız.”