İnsan olmanın sessiz sınavı

Özgün olmak, insanın yalnızca üreten değil, aynı zamanda düşünen, sorumluluk alan ve ahlaki bir varlık olduğunun en açık göstergelerinden biridir.

Abone Ol

Özgünlük, psikolojik açıdan bireyin benlik algısının sağlıklı oluştuğunu; sosyolojik açıdan ise toplumla kurduğu ilişkinin dürüst ve güven temelli olduğunu gösterir. Buna karşın başkasının bilgisini, fikrini ya da emeğini kopyalamak etik olarak sadece ihlal değil, aynı zamanda bireyin kendi kimliğini inkâr etmesidir. Nasıl derseniz? Anlatıyorum:

Psikolojide “benlik saygısı” kavramı, kişinin kendisini değerli hissetmesiyle doğrudan ilişkilidir. Kendi emeğine güvenen birey, başkasının üretimine el uzatma ihtiyacı duymaz. Ancak özgün olmayan kişi, genellikle yetersizlik duygusu, onay ihtiyacı ve kolay yoldan başarı arayışı içindedir. Örneğin bir öğrencinin, aylarca çalışan bir arkadaşının ödevini kopyalaması yalnızca akademik bir suç değildir; bu davranış, “Ben kendi emeğimle yeterli değilim” düşüncesinin bilinçaltı kaydıdır. Kopya çeken kişi belki o gün yüksek not alır, ancak uzun vadede kendi potansiyeline olan inancını biraz daha kaybeder.

Sosyolojik açıdan bakıldığında ise emek hırsızlığı toplumsal güveni aşındırır. Bir toplum, bireylerin birbirinin emeğine saygı duyduğu ölçüde ayakta kalır. Örneğin bir akademisyenin, başka bir araştırmacının çalışmasını kaynak göstermeden kullanması yalnızca bireysel bir ahlaksızlık değildir; bilimsel üretimin temelini oluşturan güven ilişkisini zedeler. Aynı şekilde bir sosyal medya içerik üreticisinin, başkasının yazısını ya da fikrini kendiymiş gibi sunması, dijital çağda yaygınlaşan ama normalleşmemesi gereken bir etik çürümenin göstergesidir.

Özgün olmak ise cesaret ister. Çünkü özgünlük, hata yapma riskini göze almayı gerektirir. Kopyalamak güvenlidir; düşünmek zahmetlidir. Ancak insanı insan yapan tam da bu zahmettir, emek vermektir. Kendi kelimeleriyle konuşan, kendi fikrini savunan birey belki eleştirilir ama gelişir. Başkasının emeğini çalan ise kısa vadede kazanç sağlasa bile uzun vadede içsel bir boşluk yaşar. Psikoterapi süreçlerinde sıkça görülen “değersizlik” ve “sahte başarı” duygusu, çoğu zaman bu tür etik ihlallerin ardında yatan sessiz suçlulukla ilişkilidir.

Bir danışanım çalışma sırasında şu olayı anlatmıştı: ‘’Hocamızdan erdemler -doğruluk, dürüstlük, ahlak, etik olmak vb.- üzerine bir eğitim aldık. Hayatımızın içinde ne yapıp yapmayacağımızı, nasıl hareket etmemiz gerektiğini tarttık, ölçtük, biçtik, anladık. Artık bu değerlere göre iş kuracaktık. Birkaç yıl sonra hocamızla bir arkadaşımız farklı bir alanda birlikte eğitim almaya başladılar. Arkadaşımız oldukça çalışkan ve hırslı da biriydi. İlginç olan hocamızın ders çalışmayıp notları, ödevleri bizim çalışkan arkadaştan istemesi olmuştu. Bunu duyduğumda inancım yerle bir oldu.’’

Bazen insanlar doğru yaptıkları sanabilir: Burada hoca ile öğrencisi aynı dersi alarak ikisi de öğrenci sıfatındadır. Hoca, daha önce hocalık yaptığı öğrencisine üstünlük göstererek ödevleri istemesi yanlıştır. Artık yeni eğitimde hoca değil o da diğeri gibi öğrencidir. Sınıf arkadaşından dersi geçmek için ödevleri kopyalamak istemesi yanlıştır. Hem ahlaki olarak hem had bilme olarak büyük yanlışlık var. İnsanlar hata yapabilir, farkında da olmayabilir. Ona yanlışı söylendiğinde tavrını değiştirebiliyorsa, özür dileyebiliyorsa bu da erdemli olmayı öğrenme çabasıdır.

Özgün olmak bir tercih değil, bir erdemdir. Başkasının fikrini, bilgisini ya da emeğini çalmak; yalnızca karşımızdakini değil, kendimizi de küçültmektir. Bu yazıyı okuyan ve bugüne kadar başkasının emeğine göz dikmiş olan herkes için şu soruyu bırakmak isterim: Başkasının kimliğiyle kazanılan bir başarı, gerçekten sizin midir? Utanmak bir zayıflık değil, vicdanın hâlâ hayatta olduğunun göstergesidir. Ve vicdan varsa, değişim de mümkündür.