İşçi Öğrenci Birliği adına konuşan Onur Gedik şu ifadeleri kullandı;
“Sözlerimize başlamadan önce, bugün ortak konuşma yaparak bizimle dayanışma gösteren İlerici Cumhuriyet Birliği’ne teşekkür ediyor, bu dayanışmanın büyüyerek sürmesini diliyoruz.
Bugün İşçi Öğrenci Birliği olarak ülkemizin geleceğini ilgilendiren önemli başlıklara değineceğiz.
Sülün Osman’ın hayali gerçek mi oluyor?
Halkımız, gündemi takip ediyorsanız köprülerin satılması hakkında dolaşan haberleri görmüşsünüzdür. Bu mesele yeni değildir. 1983 yılında Turgut Özal, Boğaz Köprüsü’nün hisse senetlerini satmak istemişti.
Bugüne gelirsek; iki köprü ve yedi otoyol, yaklaşık 6 milyar dolar gelir için 25 yıllığına devredilmek isteniyor. Üstelik finansmanın yabancı şirketlere verilmesi gündemde.
Bu ne demektir? 59 TL olan geçiş ücretlerinin katlanması, yükün halkın sırtına binmesi demektir.
Stratejik olarak Asya ile Avrupa’yı birleştiren köprülerin işletmesinin devredilmesi; savaşta, depremde, kriz anlarında bu hayati geçişlerin kontrolünün tartışmalı hale gelmesi demektir.
Köprülerin ve yolların özelleştirilmesi; lojistik sektörünü etkileyecek, giyimden gıdaya kadar temel ihtiyaçlarımızı pahalılaştıracak, 81 ilimizi etkileyecektir.
Devlet kısa vadeli nakit ihtiyacı için gelecekteki gelirini değerinin altında devrederse, bugün rahatlama yaşansa bile yarın vergi yükü artacaktır. En iyi senaryoda sübvansiyon yapılsa dahi bedelini yine biz ödeyeceğiz.
İki örnek verelim: 2014’te yap-işlet-devret modeliyle işletilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün süresi dolmasına rağmen işletme süresi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 4 yıl uzatıldı. Neden uzatıldığı halka açıklanmadı. 2012’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Köprülere 7 milyar doların altını teklif etmek vatana ihanettir” demişti.
Biz köprülerin işletmesinin devredilmesine karşıyız.
Geleceğimizi ipotek ettirmeyeceğiz!
İstanbul’u konuşuyorsak Kanal İstanbul’a değinmeden olmaz.
Karadeniz ile Marmara arasında yapay bir kanal açılarak yeni bir ulaşım hattı oluşturulmak isteniyor.
Ekonomik boyutta, artan sömürü düzeni içinde İstanbul’un “imtiyazlı şehir” haline getirilmesi hedefleniyor. İlk bakışta olumlu gibi görülebilir. Ancak İstanbul’a akıtılacak kaynak, Anadolu’da istihdam yaratmak yerine göçü daha da artıracaktır.
Kanal İstanbul ile tatlı su kaynaklarını riske atacaktır. Ormanları, meraları, tarım alanlarını yok edebilecektir. Deprem riskini artırabilecek sonuçlar doğuracaktır.
Diplomatik boyutta ise Montrö Sözleşmesi tartışmaya açılabilir. Boğazlar üzerindeki egemenliğimiz sorgulanabilir. Karadeniz’de artan gerilim ortamında Türkiye istemediği bir cepheye sürüklenebilir.
Bu proje İstanbul’a ve Türkiye’ye fayda sağlamayacaktır. Fayda sağlayacak olanlar; finans çevreleri ve büyük sermaye gruplarıdır.
Yaşadığımız şehir Eskişehir’in maden meselesini konuşmak istiyoruz.
Nadir toprak elementleri teknoloji geliştikçe daha da değerleniyor. Savaş uçaklarından cep telefonlarına kadar her alanda kullanılıyor.
Ancak çıkarım sürecinde bitki örtüsü tahrip edilebilir. Su kaynakları kirlenebilir. Zehirli atık sorunu oluşabilir.
Eğer bu madenleri işleyemeden, katma değer üretmeden, ham madde olarak ucuza verirsek; hem çevresel hem ekonomik zarara uğrarız.
Toprağımızı sömürge gibi kullandırırsak, kendi kaynağımızı bize pahalıya satarlar.
Bu yüzden özellikle Eskişehir halkını dikkatli olmaya çağırıyoruz.
Atamalara direnen, itiraz eden Boğaziçili arkadaşlarımıza buradan selam gönderiyoruz.
Ayaklarına taş değmesin!
2026 Migros depo direnişinin ardından Trabzon’da Şok Market deposunda adil yaşam için direnen işçilerin mücadelesini selamlıyoruz.
Alın teriyle yaşayan işçiler mutlaka kazanacak!
Mutlaka kazanacak!
Halkımız, biz burada bağırmak için değil, uyarmak için konuşuyoruz. İşinden, aşından, evinden olan halk; yarın vatanını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bizi anlayın.“