Eskişehir’de konuşan eski TBMM Başkanı Mustafa Şentop şu ifadeleri kullandı:
“80’li yılları hatırlayanlar aranızda çok azdır. Gençler tabii onları bilmez, milattan önceki tarihler gibi gelir onlara.
O yıllarda Türkiye bir hayli hareketliydi. Halk arasında olsun, toplantılarda olsun, çok farklı kesimlerden insanlar bir araya gelir, paneller yapılırdı. Fakat genelde üst başlıklar çok genel olurdu. Mesela ‘Türkiye nereye gidiyor?’ Böyle bir başlıkla gittiğiniz yerlerde her türlü konuşmayı yapabiliyordunuz.
Biraz daha iddialı ve içeriği öngörülemeyen başlıkların her zaman daha etkili olabileceğini düşünüyorum. Ama bunun altını da doldurmaya çalışacağım. Onun için üzerinde biraz kafa yordum.
Gençlere hitap etmek her zaman zor ve heyecanlıdır. Çünkü söylediklerinizi çok büyük bir dikkatle ve eleştirel bir bakış açısıyla takip ediyorlar. Ben bundan da memnuniyet duyarım.
Ben aslında bir hukuk tarihçisiyim. Hukuk tarihi çalışırım. Onun için bu çerçevede bir kelimeyle başlayalım: Üniversite kelimesi. Bu kelimenin Latincesi ‘Universitas’ aslında.
Roma hukukunda bu kelime, kendi başına varlığı olan bir topluluğu ifade ediyor. Orta Çağ’da hocalarla öğrencilerin kurmuş olduğu bir topluluğa, bir birliğe bu isim veriliyor. Bizim medeniyetimizde de geniş anlamda, özellikle imparatorluk döneminde külliye olarak ifade edilen şey aslında budur. Bir bütünlük, bir birlik.
Üniversite, farklı hayatlardan gelen insanların bir araya gelerek, toparlanarak kurmuş olduğu bir ‘biz’ anlamına geliyor. Sonradan da böyle. Farklı düşünen, farklı inanan, farklı kanaatlere sahip birçok insanın bu çatı altında bir araya geldiği bir topluluk. Üniversite, bu kavram itibarıyla memnuniyet verici bir şey.
Ben burada, belki başlıktan da anlaşılacağı gibi, bir kimlik üzerinden konuşmak istiyorum. Ama çoğumuzun aklına kimlik deyince birtakım kavgalar, tartışmalar gelmektedir. Benim anlatacağım şey bu değil.
Kimlik meselesi, insanları birbirinden ayıran bir şey olarak algılanmamalı. Asıl önemli olan, insanın kendisine bir istikamet, bir yön verirken kimliğin burada bir başlangıç noktası olmasıdır. Bunu ifade etmek istiyoruz.
Ne diyoruz? Kim olduğunu bilmeyen insan, nereye gideceğini de bilemez.
Bugün bunu çok kolay örneklerle ifade edebiliriz. En kolay örnek, artık hepimiz için, özellikle araç kullananlar için vazgeçilmez hâle gelen telefonlardaki haritalardır.
Şimdi bir adrese gideceksiniz. Malum, adresi giriyorsunuz. Size bir yol tarifi çıkması lazım. Ama size yolu tarif edebilmesi için telefondaki haritanın sizin nerede olduğunuzu bilmesi gerekiyor. Sizin nerede olduğunuzu bilmezse, konum bilginizi girmezseniz nereye gideceğinizi size tarif edemez.
Ancak farazî bir yer işaretlerseniz o farazî yerle başka bir yer arasında size yol çizebilir. Ama bu ne kadar sağlıklı olabilir?
Dolayısıyla ‘Kim olduğunuzu bilmeden nereye gidebilirsiniz?’ dediğimizde kastettiğimiz şey budur. Yani sizin bir yere gidebilmeniz için öncelikle konum bilginizi bilmeniz lazım. Kastettiğimiz şey esasen bu.
Tabii benim de öğrencilik yıllarım size göre çok eski. 1986’dan itibaren ben Boğaziçi Üniversitesi’ne… Uluslararası ilişkiler okumak… Hukuk fakültesine 1980’de girdim. Hukuk fakültesini 1991’de bitirdim.
O yıllarda aslında insan, gençlik döneminde karşı karşıya kaldığı işlerin, düşüncelerin ve duyguların sadece kendisine mahsus olduğunu zannediyor. Yani ‘Bunlarla dünyada ben karşılaşıyorum.’ diye düşünüyor. Ama bunlar aslında ilerleyen yaşlarda birçok kişinin karşı karşıya kaldığı şeyler.
O zamanlar tabii biz de kendimize hep ‘Ne olacağız?’ diye sorardık. ‘İleride ne olacağız?’ diye merak ederdik. Ama bence ‘Şu an kimim?’ sorusu daha kıymetli bir soruydu. Zannediyorum, çok net olmasa da o yıllarda bu soru üzerinde de biraz kafa yoruyordum. Daha sonra burada bazı şeyler anlatacağım zaten.
Bugün burada ‘Ben kimim?’ sorusu, kimlik kartınızdaki bilgilerden ibaret değil. Buna bambaşka bir yerden, kendi tarihimizden bakacağız.
Malumunuz, toplumların bir tarihi var. İnsanların da aslında kişisel olarak tarihleri vardır.
Bir milletin tarihi nasıl savaşlardan, kuruluşlardan, yıkılışlardan, çöküşlerden ve yeniden doğuşlardan oluşuyorsa bir insanın tarihi de kararlarından, karşılaşmalarından, kayıplarından, okuduklarından, vazgeçtiklerinden vesaire oluşmaktadır.
Sizin tarihinizde de kuruluşlar vardır. Bu üniversitenin kapısından girdiğiniz gün, kişisel tarihinizde bir kuruluştur. Krizler vardır. Bir başarısızlık, bir ayrılık, bir hayal kırıklığı yaşadığınız zamanlar vardır. Yeniden doğuşlar vardır. Düştüğünüz yerden kalktığınız zamanlar…
Bunu aslında bir cümleyle özetlemek istiyorum. Buna konuşmamızda belki birkaç defa döneceğiz. Esasen İsmet Özel’in bir cümlesi bu:
‘İnsanın tarihi, örtüsü kalkmış karakteridir. İnsanın karakteri ise üstü örtülü tarihidir.’
Ne demek bu? Bir insanın bugün nasıl davrandığına bakarsınız. Mesela sabrına, öfkesine, cesaretine bakarsınız, şahit olursunuz.
Bir insanın cesareti, bir gün bir haksızlığa karşı sesini yükselttiği zaman oluşmaya başlamıştır. Bir insanın çekingenliği, bir gün yaşadığı hayal kırıklığıyla başlamıştır.
İşte karakter, o hikâyelerin üstü örtülmüş hâlidir. Tarih ise o örtünün kaldırıldığı ve arka planın açıkça görüldüğü bir dönemdir.
Bir hukuk tarihçisi olarak Osmanlı mahkeme kayıtlarına, kadı sicillerine çok baktım, bunlarla vakit geçirdim. Bilhassa kazaskerlik defterleriyle…
O sicillerde bir insanın hayatı bazen üç beş satırda durmaktadır. Bir alım satım, bir borç, bir miras taksimi veya bir şahitlik kaydı vardır. Ama o birkaç satırdan karakterine dair bir şeyler çıkarabiliyorsunuz.
Sözünde duran birisi mi, durmayan birisi mi? Hakkını arayan birisi mi, yoksa başkasının hakkını yiyen birisi mi? Oradan zaman zaman bir fikir edinebiliyorsunuz.
Tabii hepimizin böyle bir sicili vardır. Korkmayalım, sabıka sicilinden bahsetmiyorum. Kendi hayatımızın sicilinden bahsediyorum. Verdiğimiz sözler, tuttuğumuz ve tutamadığımız kararlar, şahit olup sustuğumuz ve konuştuğumuz anlar…
O sicili tabii başkası tutmuyor. Aslında o sicili hayatımız boyunca biz kendimiz yazıyoruz.
Onun için size kim olduğunuzu sorarken nerede olduğunuzu sormayacağım. Şunu soracağım ve cevabınızı kendi içinizden vermenizi isterim:
Bugünkü sizi siz yapan önemli anlar nelerdir? Bir düşünün. Bir karar, bir karşılaşma, bir kayıt… Bunları hatırlayabiliyor musunuz?
Tabii buna hemen cevap vermek gerekmiyor. Hemen cevap veremiyorsanız kendi tarihinizi henüz tam okumamışsınız demektir. Bu ayıp değil. Ama okunmadan geçen her yıl, o tarihi başkalarının yazmasına izin vermektir.
Size kendi tarihimden, özellikle sizin yaşlarınızdayken yaşadıklarımdan bir sayfa açayım.
Öğrencilik yıllarında, hukuk fakültesindeyken arkadaşlarımızla bir dergi çıkarmıştık. Tabii bugün bu işler çok kolaylaştı. Hemen bilgisayar üzerinden bunları rahatlıkla hazırlayabiliyorsunuz. Hatta yapay zekâyı kullandığınızda, birtakım ham verileri verdiğinizde size bir dergi çıkarması çok zor değil.
Bunu bastırmak da artık kolay. Hatta renkli fotokopiler çok gelişmiş, yapabilirsiniz.
Tabii bizim zamanımızda daktilo kullananların sayısı da çok fazla değildi. Genelde yazılar dergiye elle gelirdi. Biz onları bir daktilo operatörüne yazdırırdık. Bunun için bir ücret öderdik.
Tabii sonra bunları tekrar, bizim zamanımızda yeni çıkmış olan küçük ekranlı bilgisayarlarda yazdırırdık. Bunlar daha çok medya sektörüyle ilgilenenlerin, reklamcılık yapanların kullandığı şeylerdi.
Bunlar yeniden yazdırılıp bir çıktı alınırdı. Dergilerde, gazetelerde sütunlar olur. O sütun genişliğinde şeritler hâlinde çıktılar alırdık. İçimizde bilenler vardır.
Sonra bunları A4 milimetrik kâğıt üzerine yapıştırarak sayfa düzeni yapardınız. İşte bazı yerler boş kaldıysa buraya fotoğraf koyacaksınız falan.
Tabii dergimiz bir öğrenci dergisiydi. Paramız olmadığı için bu derginin birçok işini de kendimiz öğrenmiştik. İşte pikajını yapardık, montajını yapardık. Ondan sonra filmini alırdık, matbaaya kendimiz götürürdük, dağıtımını yapardık.
Ama Türkiye’de o yıllarda benzeri olmayan bir hukuk dergisiydi. Öğrenciler çıkarıyordu. Bazı hocalarımızın da yazılarıyla destek verdiğini söyleyebilirim.
Ben o derginin yayın yönetmenliğini yaptım. Üç yıl çıktı o dergi. Birinci sınıfın ikinci yarısının sonlarına doğru başlamıştık. Ama derginin 10 bini geçen satış yaptığı sayıları vardı.
Bugünün Türkiye’sinin de meseleleri olmaya devam eden bazı konular üzerine o dergide yazılarımız vardı.
Onlardan birisi hükümet sistemi tartışması, başkanlık sistemiydi. Nisan 1988’de mesela bunu kapak yapmışız: ‘Türkiye’de Başkanlık Sistemi’ diye.
Eleştiren yazılar da var, destekleyen yazılar da var. 1988’de o zamanki Cumhurbaşkanımız da İstanbul’da il başkanıydı. Anavatan Partisi İl Başkanı’ydı, 1988’den bahsediyorum. 1987’deki seçimde yüzde 7 civarında oy alan siyasi partinin İstanbul il başkanıydı.
Ondan da görüş almışız. O da başkanlık sisteminin Türkiye için iyi olacağını, daha iyi olacağını, eyalet sistemi olacağını ifade ediyor.
Tabii aynı konu… Ben yine durdurmadım. Yıllar önce, sanıyorum dokuz yıl kadar olmuş, 2017 referandumu öncesinde, o zaman Anayasa Komisyonu Başkanı’ydım. Bu yeni hükümet sistemi değişikliği, anayasa değişikliğiyle ilgili konuşmaya gelmiştim.
Bu salon değildi. Daha alçak bir platform vardı orada, hatırlıyorum.
2017… Benim bahsettiğim 1988.
Yani o yıllarda da biz, Sayın Cumhurbaşkanımızla bu hükümet sistemiyle ilgili, başkanlık sistemiyle ilgili görüşleri Türkiye için savunuyorduk.
Bilhassa bu konuda bir doktora tezi de verdim. Üzerine bir şeyler yazmaya çalışıyorum.
Çünkü bu konunun bir arka planı var. Ülkede 1965’lere kadar giden hükümet sistemi tartışmaları ve bunların içerisinde başkanlık sistemi tartışması…
O zamandan mesela bir kapak konumuz böyle bir konuydu.”




