Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Prof. Dr. Fatma Handan Giray şu ifadeleri kullandı;
Çok daha keyifli konulardan konuşabilirdik. Aşağıda balkabağı tatlısı var. Onun lezzetinden, besin değerinden, festivallerden, gastronomiden ve birbirinden farklı yemeklerden söz edebilirdik. Ancak bugün hâlâ gündemimizde açlık, kıtlık, gıda güvencesi, gıda güvenliği ve güvenilir gıda gibi konular var. Ne yazık ki biz hâlâ bunları konuşuyoruz.
Üstelik Birleşmiş Milletlerin belirlediği sürdürülebilir kalkınma hedeflerine rağmen bu sorunları konuşmaya devam ediyoruz. Bu hedeflerden biri, 2030 yılına kadar açlığın ortadan kaldırılmasıdır. Bunun kapsamında açlığın sona erdirilmesi, bütün insanların yıl boyunca güvenli, besleyici ve yeterli gıdaya erişiminin sağlanması ve her türlü yetersiz beslenmenin ortadan kaldırılması amaçlanıyor.
Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, gıdayla ilgili hangi konuları konuştuklarını da belirliyor. Bu konuları gıda güvencesi, gıda güvenliği ve gıda kalitesi şeklinde sıralayabiliriz. Gelişmişlik düzeyi daha düşük, ekonomik açıdan daha yoksul ülkelerde öncelikli konu gıda güvencesidir.
Gıda güvencesi aslında temel bir insan hakkıdır. Birleşmiş Milletler tarafından da yeterli gıdaya erişim bir insan hakkı olarak kabul edilmiştir. İnsanların yeterli miktarda gıdaya ulaşabilmesi gerekiyor. Bunun sağlanmasının ardından söz konusu gıdanın bilimsel ölçütlere ve yasal düzenlemelere uygun biçimde güvenilir olması gerekiyor.
Son yıllarda Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), gıda güvencesi ile gıda güvenilirliğini birlikte ele alıyor. Aslında bu doğru bir yaklaşım. Çünkü insanların hem yeterli miktarda gıdaya hem de güvenilir gıdaya ihtiyacı var. Ben yine de bu iki kavramı ayrı değerlendirmeyi tercih edenlerdenim. Ancak bu durum, yeterli ve güvenilir gıdaya erişimin temel bir insan hakkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bunların ardından gıda kalitesi geliyor. Gıdanın güvenilirliği sağlandıktan sonra kalite, firmaların rekabet edebilmesi için kullandığı bir unsura dönüşüyor. Çünkü piyasaya sunulan her ürünün güvenilir olması gerekiyor. Gıda kalitesi ise güvenilirlik kadar nesnel bir kavram değil. Güvenilirlik bilimsel ölçütlere dayanmak zorundayken kalite, tüketicinin tercihlerine göre değişebiliyor.
Örneğin ben kırmızı kapaklı bir ürünü tercih edebilirim, siz pembe kapaklı olanı isteyebilirsiniz. Sağlığa herhangi bir zararı olmadığı sürece bu tercihlerin hepsi kabul edilebilir. Üreticiler de tüketicilerin farklı beklentilerini karşılayarak ürünlerini çeşitlendiriyor, rakiplerinden ayrışıyor ve ürünlerine değer katıyor.
Elbette bütün bunları konuşurken bazı gerçekleri ve rakamları da göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Biraz önce bazı veriler paylaşıldı. Ben de birkaçına değinmek istiyorum.
2030 yılına kadar açlığın sona erdirilmesi hedefleniyor. Ancak mevcut gidişata ilişkin 2026 yılı tahminlerine göre, bu şekilde devam edilirse 2030 yılında 500 milyonun üzerinde insan açlıkla karşı karşıya kalacak.
Olumlu bir gelişme de var. Daha önce üç yıl üst üste artış gösteren açlık çeken insan sayısında son dönemde bir gerileme yaşandı. Ancak buna rağmen 2025 yılında dünya genelinde çok sayıda insan açlık çekmeye devam ediyor. Dünya genelinde yaklaşık her 13 kişiden biri, Afrika’da ise her beş kişiden biri yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu besin ve enerjiyi düzenli olarak karşılayamıyor. Çok sayıda insanın yeterli gıdaya ulaşacak ekonomik gücü bulunmuyor.
Bu rakamların diğer konuşmacılar tarafından da ele alınacağını düşündüğüm için ayrıntılara fazla girmeyeceğim. Ancak önemli bir noktayı paylaşmak istiyorum. Dünya nüfusunun 2050 yılında 10 milyara ulaşacağı öngörülüyor. Bu nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bugünkünden yüzde 50’nin üzerinde daha fazla gıda ve yem üretimine ihtiyaç duyulacağı belirtiliyor. Bu konu son günlerde sosyal medyada da sıkça gündeme geliyor.
Tarım ve gıda üretimi gelişmeye devam ediyor. Ancak temel beslenme ihtiyaçlarımızı karşıladığımız kaynaklara baktığımızda oldukça sınırlı sayıda hayvan ve bitki türüne bağımlı olduğumuzu görüyoruz. Temel ihtiyaçlarımızın önemli bir bölümü beş hayvan türü ve 12 bitki türünden karşılanıyor.
Bugün dünyada en fazla tüketilen ürünler arasında buğday, çeltik, mısır ve patates bulunuyor. Afrika’da ekonomik olması nedeniyle manyok bitkisi de yaygın biçimde tüketiliyor. Bunların yanında fasulye, şeker kamışı ve şeker pancarı gibi ürünler de önemli bir yere sahip. Ancak dünya genelinde üç temel ürün öne çıkıyor. Bunlar mısır, pirinç ve buğday.
Bizim beslenmemizde buğday daha önemli bir yere sahip. Mısırın üretimi oldukça yüksek olmasına rağmen hayvan beslenmesinde de yaygın biçimde kullanılması nedeniyle doğrudan insan tüketimindeki payı farklılaşıyor. Çeltik ise özellikle Asya ülkelerindeki tüketim alışkanlıkları nedeniyle büyük önem taşıyor.
Peki, bu neden önemli? Çünkü gıda sistemimiz oldukça dar bir biyolojik temel üzerinde ilerliyor. İklim değişikliğini ve karşı karşıya olduğumuz diğer sorunları düşündüğümüzde, az sayıdaki bitki türüne bağımlı olmamız gıda tedarik zincirlerini daha kırılgan hâle getiriyor.
Bunun yanında başka sorunlarımız da bulunuyor. Ekonominin temelinde kaynakların sınırlı olması gerçeği vardır. Biz sınırlı kaynaklarla sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz. Ancak bugün bu sınırlar ve sorunlar çok daha belirgin hâle geldi.
Örneğin tarım alanlarını sürekli genişletmek artık bir çözüm değil. Çünkü bu durum toprak üzerindeki baskıyı artırıyor. Üstelik kullanılabilir tarım alanlarımız da sınırsız değil. Belirli bir noktaya ulaşmış durumdayız.
Diğer taraftan gıda için ödediğimiz fiyatlar oldukça yüksek. Ancak bu fiyatların içerisinde henüz bütün maliyetler yer almıyor. Ekolojik maliyetler, gıdanın insan sağlığı üzerinde oluşturabileceği riskler ve çevreye verebileceği zararlar çoğu zaman ürün fiyatlarına yansıtılmıyor. Bu gizli maliyetleri de hesaba kattığımızda gıdanın gerçek bedeli çok daha yüksek oluyor.
1950’li yıllarda başlayan Yeşil Devrim, tarımsal üretimi ve verimliliği önemli ölçüde artırdı. Bugün içinde bulunduğumuz durumun hem Yeşil Devrim sayesinde hem de Yeşil Devrim yüzünden ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Gerçekten de böyle bir durum söz konusu.
Çünkü Yeşil Devrim bir taraftan topraklarımızın yıpranmasına neden olurken diğer taraftan artan dünya nüfusunu besleyebilmek için gerekli tarımsal üretimin gerçekleştirilmesini sağladı.
Bu nedenle teknolojiyi kullanırken sonuçlarını da dikkatle değerlendirmemiz gerekiyor. Tarihçiler, özellikle 20. yüzyıldan itibaren yaşanan dönemi aşırılıklar çağı olarak tanımlıyor. Teknoloji gelişti, daha fazla ürettik ve daha fazla tükettik. Ancak bütün bu gelişmeler çevreyi, tarımı ve gıda sistemlerini de etkiledi.
Tarım sistemleri doğa koşullarına büyük ölçüde bağımlı ve insan emeğinin yoğun olduğu alanlardır. Bu nedenle yaşanan değişimlerden daha fazla etkileniyorlar. Aynı zamanda bu değişimlere uyum sağlayabilmeleri için daha köklü dönüşümlere ihtiyaç duyuyorlar.
Aslında biz, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde yavaş yavaş ilerliyorduk. Önce fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılıyor, ardından barınma ve güvenlik gibi ihtiyaçlarımızı güvence altına alıyorduk. Hayatımızın giderek daha iyiye gittiğini düşünüyorduk.
Ancak bir anda depremler, pandemi ve ardından gelen diğer krizlerle karşı karşıya kaldık. Bütün bu gelişmelerin ardından yeniden en temel ihtiyacımız olan beslenmeye, yani karnımızı doyurabilmeye odaklanmak zorunda kaldık.
Yaşadığımız bu çoklu krizler bize önemli bir gerçeği gösterdi. Küresel ve yerel ölçekte mevcut tarım ve gıda sistemi artık ihtiyaçlarımızı karşılamakta zorlanıyor. Dolayısıyla bu sistemde değişiklik yapmamız gerekiyor.
Üstelik tarım ve gıda sistemi dediğimiz yapı oldukça geniş bir alanı kapsıyor. Sadece üreticinin tarlada ürün yetiştirmesinden ve bu ürünün tüketiciye ulaşmasından söz etmiyoruz.
Üretimden önce kullanılan girdiler, bu girdilerin tedariki, üretim süreci, hasat, işleme, paketleme, dağıtım, perakende satış ve nihai tüketim bu sistemin parçalarıdır. Bunun yanında ortaya çıkan kayıp ve atıkların yeniden değerlendirilmesi de sistemin içerisinde yer alıyor.
Tarım ve gıda sistemlerinin bileşenlerine baktığımızda ne kadar büyük ve karmaşık bir yapıdan söz ettiğimizi daha iyi anlayabiliriz.
Bu sistemin girdileri arasında biyofiziksel ve çevresel faktörler, siyasi ve ekonomik koşullar, sosyal ve kültürel etkenler, demografik yapı, yenilikler, teknoloji ve altyapı bulunuyor. Kısacası hayatın hemen her alanını bu sistemin içerisinde değerlendirebiliriz.
Bütün bu girdileri kullanan sistem üretim yapıyor, ürünleri işliyor, paketliyor, dağıtıyor, perakende satışını gerçekleştiriyor ve tüketiciye ulaştırıyor. Aynı zamanda gıda kayıplarının ve israfın azaltılması, ortaya çıkan atıkların yeniden değerlendirilmesi de gerekiyor.
Bu süreçlerin tamamı doğru şekilde işlediğinde yalnızca gıda güvencesini sağlamış olmuyoruz. Aynı zamanda toplumsal refaha ve çevrenin korunmasına da katkıda bulunuyoruz.
Ancak sistemin herhangi bir bölümünde ciddi sorunlar yaşandığında diğer alanlar da bundan etkileniyor. Bu nedenle tarım ve gıda sistemini bir bütün olarak ele almak ve sorunları bütüncül bir yaklaşımla çözmek zorundayız.





