Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan şu ifadeleri kullandı;
"Siyaset uzun soluklu ve renkli bir yarış. İlk göreve geldiğimizden bu tarafa şunu söyledik. Geleneksel siyaset anlayışından sıyrılmamız gerektiğini, mevcut muhalefet anlayışıyla 24 yıldır iktidar olamayan bir muhalefet, 24 yıldır iktidarı kaybetmeyen bir iktidar tablosuyla karşı karşıyayız. İletişim kanalları kapandıkça sayısal anlamda güçlü olan siyasetçilerin daha fazla kazandığını, muhalefetin daha fazla kaybettiğini görüyoruz.
Kutuplaşma problemi, yani siyasetçiler arasında iletişimin son derece sıkıntılı olduğu bir dönemde, ben partiler arası görüşmelerin önemini orada vurgulamaya çalıştım. Bugün dersek ki iktidar partileri, "Hadi bir masa etrafında oturalım, memleket meselelerini görüşelim", elbette ki görüşeceğiz.
Geçen hafta yine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı görüşmesi üzerinden büyük yaygara koparılmıştı tabiri caizse, transfer olacak diye. Bir cümle üzerinden bir ittifaka dahil olmak veya dahil olmamak şeklinde değil, oturup konuşması gerektiğini söylüyorum.
Somut bir açıklama yapmak gerekirse, biz şu anda Yeniden Refah Partisi ve DEVA Partisi ile çok müspet manada görüşmelerimiz devam ediyor. En başından bu tarafa yaklaşık 2 yıldır dillendirdiğimiz bir husus var. Siyasette yeni bir hat açmak istediğimizi ve bu hatta da mevcut siyasi aktörlerin dışında yeni aktörler çıkartılması gerektiği, yeni siyasi söylemler getirilmesi gerektiği, yeni vizyonların ortaya konulmasını söyledik.
Bugün yapmaya çalıştığımız şey, 3 parti bir araya gelerek önümüzdeki dönemlerde parti sayısını da siyasi aktör sayısını da artırmak kaydıyla yeni bir siyaset inşa etmeye çalışıyoruz.
Şunu hep söylüyorum. "Bir adayımızı açıklayacağız, tüm Türkiye 'Oh be' diyecek." demiştim. Merak edilmişti, "Acaba bu aday kim?" diye. Şunu ifade edebilirim. O aday mevcut seçilmiş veya çok konuşulan adaylar değil. Bambaşka bir aday olacak.
Şunu da çok istemiyorum Deniz Bey. Siyasetin ilkeler yarışına dönmesi gerektiğini ben hep söylüyorum. Bugün siyaset maalesef bir AVM'ye döndü. İlkelerin bir vitrin ürünü, vitrin sergisi haline geldiğini görüyoruz. İdeolojilerin sezonluk ürün haline geldiğini görüyoruz. Partilerin de AVM'lerdeki bir mağaza haline dönüştüğünü görüyoruz. Siyasetçilerin de o mağazalarda bir marka haline geldiğini görüyoruz.
Asla "Olmaz" denilen şeylerin bakıyorsunuz bir anda indirime girdiğini görüyoruz. "Kırmızı çizgilerimiz" denen şeylerin etiket fiyatıyla değişen kırmızı çizgiler olduğunu görüyoruz. Dünün rakiplerinin bugün komşu mağazalar, o AVM içerisinde mağazalar haline geldiğini görüyoruz.
Demokraside her şey konuşulabilir. Her şeyin bir değeri vardır ama her şeyin bir fiyatının olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Bu ilkeler üzerinden seçim tarihi açıklanana kadar götürme kararımız var, götürme kanaatimiz var. Aksi takdirde isimleri tartışmaktan ilkeleri tartışamıyoruz.
Biraz önce gündemi sıraladınız, insanın içi kararıyor. İstemez misiniz siz sabahları sabah programı yaptığınızda ekranlarda insanların yüzü güleceği gündemleri paylaşsak, güzelliklerden paylaşsak, Türkiye'nin 4 bir tarafından güzel haberler versek? Bunu ortaya koyacak ilkeleri ben tartışmayı önemsiyorum. Hangi ilkeyle ekonomiyi düzelteceğiz? Hangi ilkeyle biraz önceki o fon vurgununun önüne geçebileceğiz?
Her yerde sorun var, her yerde problem var. Programın açılışında dediniz ki "Sorunları konuşacağız." dediniz. Burada 3 gün program yapsak Türkiye'deki sorunların bitmeyeceği bir gerçekle karşı karşıyayız.
Bazen parti içindeki toplantılarda gündeme getiriyoruz. Mağdur grupları var Türkiye'de. Sizin de sosyal medyanıza bir dünya mağdur insan ulaşıyor, bizim de ulaşıyor. Halk TV'ye çıkacaksınız, "Bugün bunu gündem yapın." diye. Şöyle bir bakıyorsunuz, Türkiye'de yaşayan 86 milyon insanın belki de yüzde 90'ı mağdur gruplarda. Çok az bir insan rahat, keyfi yerinde bir yaşam sürdürürken nüfusun önemli bir kısmının mağdur olduğunu görebiliyoruz.
Kutuplaşmayı ortadan kaldırmaya yönelik oturup konuşabilmeliyiz. Bugün Meclis'teki en büyük problem nedir? Muhalefetten bir öneri geliyor, AK Parti ve MHP'li vekiller okumadan reddediyorlar, ellerini kaldırıyorlar. Aynı şey muhalefet için de geçerli Deniz Bey, yani bazen de aynaya bakmak lazım. İktidardan geliyor, hadi bunu da reddedelim.
Böyle kısmen bazen iktidarın getirdiği müspet şeylere onay veren bir muhalefetimiz oluyor. Dönem dönem tüm partiler için bunu söylüyorum. Ama genel kanaat, bir kutuplaşma var. Gelinsin, bir araya gelinsin, konuşulsun.
Belki biz çok hatırlamayız ama geçmişte siyah beyaz ekranlarda o liderlerin güzel konuşmaları olurdu, bir araya gelmeleri olurdu. Bugün bunlara hasret kaldık.
Ne sert eleştiriler yapılırdı Meclis kürsüsünden. Diğer liderlerin gayet olgunlukla, hatta gülümseyerek dinlediklerini ve yanıtlarını da aynı olgunlukla, aynı şekilde verdiklerini görüyoruz. Ekranlarda konuk olurlardı, çok böyle nüktedan espriler yapılırdı ve stüdyodan kol kola çıkardı o dönemki liderler. Bugün gönül istemez mi şurada iktidarın bir temsilcisi de olsa ve beraber konuşabilsek, konuları müzakere edebilsek? Yeni kuşaklara hayal gibi geliyor böyle şeyler.
İşte bunları biz inşa etmeye çalışıyoruz. Saadet Partisi, siyaset dilinin, bu nefret dilinin ortadan kalkması gerektiğini düşünüyor. Ülke kaybediyor. Kutuplaştırmayı artıran Deniz Bey, her zaman kazanıyor. Siyasetçi kazanıyor. Ama kutuplaştırma ülkede arttıkça memleketimiz kaybediyor. İnsanlarımız kaybediyor.
24 yıldır ülke nefret dili üzerinden, kutuplaştırma dili üzerinden yönetiliyor. Biz hep beraber takip ettik. "Münafıklar çetesi" dendi, "şer ittifakı" dendi, "zillet ittifakı" dendi, "yok edilmesi gereken insanlar" dendi. "50+1 bizi seviyor ama 49,9 bizden nefret ediyor" dendi.
Bu, gelişmiş demokrasi olduğunu iddia ediyorsak ülkede, böyle şeylerin olmaması gerekiyor. Daha hüsnüzanla hareket eden siyasetçilerin sayısının artması gerekiyor. Saadet Partisi olarak zor ama imkânsız olmayan bu dili oturtmaya çalışıyoruz. Nezaket dilini oturtmaya çalışıyoruz. Yoksa bütün partilerle oturacağız, müzakere edeceğiz ki memleketin sorunları konuşulabilsin.
Tekil konuyu dağıtmadan şunu söylemek istiyorum. Bugün en büyük problem, bir bağımlılık meselesi var ülkede. Çok büyük problem.
Adayların hepsi kıymetli ama Türkiye'de artık işleri veriye dayalı götürmek gerekiyor. Sormak gerekiyor, kamuoyuyla paylaşmak gerekiyor. A, B, C şahıslarından ilkelerle mutabakata varıldıktan sonra en etkili isim kim olacaksa oradan yürünmesi lazım.
Bu Fatih Erbakan da olabilir, başka bir isim de olabilir. Kendisiyle biz bunu rahat konuştuğumuz için, hepsi kıymetli, ülkeye katkı sağlayacak insanlarımız. Zamanı geldiğinde bunları konuşmak daha faydalı olur.
New York'taki Birleşmiş Milletler görüşmeleri başlayınca herkes neler olacağını biliyor. Orada Sayın Cumhurbaşkanımız tarihi bir konuşma yapacak. Günlerce yerel medyada bunları konuşacağız. Ama Trump ile Sayın Erdoğan arasındaki görüşmenin konularını değil, koltuktaki oturuş pozumuzu konuşacağız. Ayak ayak üstüne nasıl attığımızı konuşacağız. Kravatımızın rengini konuşacağız.
Bunu en son nerede tecrübe ettik? Birkaç ay önce NATO toplantısı yapıldı burada. Trump, Sayın Erdoğan ile yaptığı görüşmede Suriye'deki Golan Tepeleri'nin kullanım hakkının İsrail'de olduğunu ifade etti. Bu ülkede gündem olmadı. Hakeza İran'a saldırıların tekrar başlayacağını Ankara'da, Beştepe'de, Türkiye'nin başkentinde ifade etti. Bu da Türkiye'de gündem olmadı.
Biz neyi konuştuk? Devlet büyüklerinin külliyeye geldiğindeki bina karşısındaki, külliye karşısındaki hayranlığını konuşmak durumunda kaldık. Yemek ikramlarımızı konuşmak durumunda kaldık. Liderlerin liderlerimizle alakalı müspet cümlelerini konuşmak zorunda kaldık.
Orada iki tane kritik cümle vardı. Birincisi Golan Tepeleri, ikincisi de İran'a saldırıların tekrar başlaması idi. Zaten Sayın Erdoğan New York'a giderken eli boş gitmedi malumunuz. Amerika'ya hediyelerle gitti. İran'a ait bir bankanın, 40 yıldır Türkiye'de faaliyet gösteren bir bankanın faaliyetlerinin durdurulduğu müjdesiyle Amerika'ya gitti. Hakeza İran'ın en büyük havalimanlarından birinin hem Türkiye'den İran'a hem İran'dan Türkiye'ye uçuşlarının kaldırıldığı müjdesiyle gidiyor.
Çok değişen bir şey olmayacak. Bundan önceki 16 tane Genel Kurulda ne olduysa bugünkü Genel Kurulda da güzel konuşmalar yapacağız, hamasi konuşmalar yapacağız ama imza attığımız anlaşmalar, metinler bizim için bir yıkım olacak. Ama Türkiye'de bunlar da gündem olmayacak.
Türkiye'ye düşen, bu süreçle alakalı yine çok kritik bir süreçle karşı karşıyayız. Bugün Türkiye'ye düşen, bölgenin bir ağabeyi olarak, bölgede bir lider ülke olarak bir "Durun bakalım" demesi lazım. Gel Suudi Arabistan, gel Yemen, gel Mısır, gel Pakistan, gel İran. Bir Ankara'da bir araya gelelim. Bir Ankara masası oluşturalım.
Bölgenin sorunlarını çözebilmek için bizim Amerika'ya ihtiyacımız yok. Bölgenin sorunlarını çözebilmek için İsrail'in menfaatlerini gözetmeye ihtiyacımız yok. Biz aynı dinden, aynı inanca mensup insanlarız. Sorunlarımızı beraber çözelim demesi gerekirken Sayın Dışişleri Bakanı tabiri caizse yangına körükle giderek Husiler üzerinden bir kutuplaşmaya taraf oldu tabiri caizse.
Bu taraf olurken de işaret ettiği yer Mekke Anlaşması idi. Türkiye bir hukuk devleti olduğunu söylüyoruz ama bu hukuk devletinde Türkiye Büyük Millet Meclisine henüz gelmeyen, içeriğinde, metninde ne olduğu bilinmeyen bir sürece hep işaret ediliyor. Şu an böyle bir anlaşma yok. Türkiye Büyük Millet Meclisinde onaylanan bir anlaşma yok. Haliyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de böyle bir imza attığı anlaşma geçerli değil şu an için.
Israrla oraya işaret ediyoruz.
Amerika'nın menfaatleri. Başka bir şey değil. Suudi Arabistan ile Yemen'deki Husiler arasındaki mücadelede Arabistan kimi arıyor? Trump'ı arıyor. Yani niye Sayın Erdoğan'ı aramıyor? Niye biz bu 24 yıllık hükümetimizde böyle bir algıyı oraya yerleştiremedik? Yani bizi araması gerektiğini yerleştiremedik?
Trump'ı memnun edebilmek için, Trump'ın arzu ettiği uygulamanın bu olduğu için böyle bir uygulama yapıyoruz. Bunun başka bir izahatı yok.
Ne yapılırsa yapılsın bütün hesaplar İsrail'e çıkıyor, Siyonizme çıkıyor. Siyonizme hizmet ediliyor. Bunu görebilmek lazım. Efendim, ne alakası var denilebilir. Bütün bu gelişmeleri kahvesini yudumlayarak izleyen Orta Doğu'da bir tane ülke var: İsrail ve onun lideri Netanyahu.
Önümüzdeki dönem seçimleri var. Tamamıyla bütün algı seçimleri kazanmaya yönelik Deniz Bey. Sınırımızın 80 kilometre ötesi İsrail tarafından bombalandı, güney sınırımız Suriye'de. Bombalama gerekçesi neydi? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bölgede konuşlanma ihtimalinden dolayı bombaladık dediler.
Cümleye dikkat buyurun. Konuşlandığı için değil, konuşlanma ihtimalinden dolayı bölgeyi bombaladık dediler. Biz ne yaptık? Sadece kınama mesajı yayınladık. Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki meseledeki net tavrımızı, sınırımızın 80 kilometre ötesi bombalanırken ortaya koyamadık maalesef.
Sayın Bakan'ın açıklaması kıymetli. Ama hani derler ya, "Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye" diye bir tabir vardır bizde. Bu hadise 4 Kasım 2025'te Sayın Şimşek manipülasyon olduğunu ifade ediyor.
Müdahale ise bu açıklamadan tam 11 ay sonra, 17 Eylül 2026'da yapılıyor. 4 Kasım'da Sayın Şimşek'in işaret ettiği tarihte bu müdahale yapılmış olsaydı fonun büyüklüğü 297 milyardı. 11 aylık ihmalden, 11 aylık görmezlikten dolayı bugün 822 milyara çıktı. Biraz önce siz ifade ettiniz. Arada 525 milyar dolarlık bir kayıp var.
Bunun hesabını kim ödeyecek? Denetleyenlerin de bu işin içerisinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Efendim, başkan değişti, başkandan sonra biz bu denetlemeyi yaptık. Şimdiki başkan, Sayın Şimşek'in açıklama yaptığı dönemde de başkan yardımcısıydı. Yani kime ne anlatıyorsunuz siz? Orada topu taca atmaktan başka bir şey olmadığını ifade ediyorum.
11 ay, yani vurgunun gerçekleşmesinden 11 ay sonra operasyonu yapanlar, sosyal medyada bu işin algısını yapanların hesaplarını toparlayabilmek için, 246 tane sosyal medya hesabını toparlayabilmek için 24 saatin yettiğini görüyoruz.
Tasfiye edilen şirketlerin, Deniz Bey, 6 aylık kârları 4,16 milyar TL ilk 6 ayda, ikinci 6 ayda da 2,72 milyar TL kâr edilmiş. Bu işin üzerine gidilirse bir anlam ifade edecektir. Bununla alakalı bizim taleplerimiz var.
Burada en önemli taleplerden biri, fonların yöneticilerinin kimler olduğunun açıklanması gerekiyor. Burada sadece görüntüdeki isimleri kastetmiyorum. Geri planda bunların kim olduğunun ortaya çıkartılması gerekiyor. Hakeza fonların en fazla yatırım yaptığı şirketlerin gerçek faydalanıcıları kimler? Bugün gözaltına alınanların listesinin bir önemi yok. Para nereye gitti? Paranın haritasının, paranın yol haritasının ortaya çıkartılması gerekiyor.
O isimler, kastettiğimiz isimler o. Hakeza fon yöneticileri ile bu şirketler arasında doğrudan veya dolaylı ilişkiler var mıydı? İfade ettiğiniz yani, bu satıldı ama nereye gitti, yurt dışına o paralar nereye gitti? Fiyatların yükseldiği dönemde kimler yüksek miktarlarda hisse sattı?
Yani bir üniversite öğrencisi 3-5 bin lira parasıyla orada mağdur edilirken, milyar TL'lik paralarla en yüksek şeyden kim çıktı orada? Ki Ponzi diyorlar, malum ola. Yeni dolandıracak insanlarla önceki dolandırdıklarının açığını kapatma şeyi. Uluslararası finans piyasasında da bu hadise Ponzi operasyonu olarak adlandırılıyor. Yani Türkiye'deki finans sektörünün Ponzi olarak adlandırılması kabul edilebilir şey değil orada.
Devamında kimlerin olağanüstü kazanç elde ettiği, bu kazançlarla hangi hesaplara, hangi mal varlıklarına paralarının aktarıldığı, saklama kuruluşları, bağımsız denetçiler ve aracı kurumlar bu süreçte ne yaptı? Kamu kurumlarında bu işleri görmelerine rağmen müdahale etmeyenler kimler? 11 ay ve 525 milyar TL'lik ekstra bir kayıp var. Çok basit bir soru.
Olan bir firmadan bahsediyoruz. Fon büyüklüğü 17,5 milyar TL'ye ulaşmış.
Bir tanesi kapanmış, faaliyetini durdurmuş. Ondan sonra yüzde 2000 filan artmış şeyi yani. Olacak işler değil. Bunlar görülmedi mi?
Türkiye'de en fazla istihdam sağlayan firmanın fon büyüklüğü 11,5 milyar TL, kâğıt üzerindeki kapanan firmanın büyüklüğü 17,5 milyar TL. Bunlar da TEFAS platformunda, resmî platformlarda yapılıyor. Kimse demesin ki efendim vatandaş kandı. Vatandaş devletin açtığı kapıdan içeriye girdi. Vatandaş bir şey yapmadı.
Ne yapılıyorsa, sizin bahsettiğiniz, benim bahsettiğim şeylerden de neler yapılıyorsa hepsi devlet mühürleriyle yapıldı. Devlet mührü olmadan hiçbir işlem yapılmadı orada.
O şirketlerden, borsadaki şirketlerden bir tanesinin yöneticisine soruyorlar: "Görmediniz mi bu artışı?" "Gördüm" diyor. "E niye bir şey söylemediniz?" Diyor ki, "Devlet bir şey demiyorsa demek ki bir şey yoktur" dedi bize.
Devlette de Sayın Şimşek söyledi. Ama devletin içinde de demek ki uzlaşılamayan şeyler var. Sayın Ali Yerlikaya'yı takip etmişsinizdir. Bu olaya yeni müdahil oldu. Sayın Şimşek'le beraber başladı.
Şimdi Sayın Ali Yerlikaya o hadiseye girdi. Normalde sabahları bu operasyonları kim açıklıyor her zaman için? Sayın Yerlikaya açıklıyordu. İlk kez Sayın Şimşek bir operasyondan bahsetti bir televizyon kanalına çıktığında. Fonlara el konulduğunu, sürecin başlatıldığını söyledi.
Bugün de Sayın Ali Yerlikaya'nın müdahil olduğunu gördük. Çıkış noktası Sayın Mehmet Şimşek'le başladı. Bütün operasyonlar Sayın Ali Yerlikaya ile başladı.
Türkiye'nin şu an en büyük partisi GSP, Geçim Sıkıntısı Partisi. Bütün partilerden büyük orada. Genel merkez binaları yok, milletvekilleri yok, belediye başkanları yok, kongre yapmıyorlar. Ama OVP açıklandıkça GSP'nin, Geçim Sıkıntısı Partisinin üyesinin arttığını görüyoruz. Her geçen gün arttığını görüyoruz.
Bizim OVP'ler böyle. Sayın Bakan ısrarla diyor ki, "Savaş çıkmasaydı bizim ülkede her şey güllük gülistanlık olacaktı." Ben de diyorum ki Sayın Bakan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçeli 96 ay olmuş. Siz bakanlık görevine geleli 40 ay olmuş, savaş çıkalı 6 ay olmuş. 96 ayın başarısızlığını 6 aya siz nasıl fatura edersiniz? Bunu cümle olarak söyledim.
Rakamlarla bunu ifade edecek olursak Sayın Mehmet Şimşek göreve geldiği dönemde, 4 Haziran 2023'ten İran savaşı çıkana kadar döviz kurundaki artış yüzde 104,7 olmuş. Hani Sayın Mehmet Şimşek diyor ya, "Savaştan sonra her şey değişti." Savaştan sonra artış sadece yüzde 12,2 olmuş.
Yani sorun savaşta değil, sorun sizin ekonomi yönetiminizde.
Sayın Şimşek ısrarla savaş olmasaydı, motorin artmasaydı bunlar olmayacaktı diyor. Peki Sayın Şimşek, siz 4 Haziran 2023 tarihinde göreve geldiğinizde motorinin fiyatı 19,40 TL idi. Savaş başladığında 45,80 TL seviyesine çıktı. 3 yıl içerisinde yüzde 136'lık bir artış yapmışsınız.
Savaştan sonra ne olmuş? 45,80 TL seviyesinden 100 TL seviyesine çıkmış ve yüzde 119'luk bir artış olmuş. Problem savaştan sonraki kısımda değildir. Sizin göreve geldiğiniz süre ile savaş başlayana kadar olan kısım arasındaki artışta bir sorun vardır.
Türkiye'nin, AK Parti'nin ekonomide bir üçgen şeması vardır. Üçgenin başında motorin fiyatlarını veriyor. Şunu ifade edeyim; AK Parti'nin ekonomi üçgeninde enflasyon, faiz ve vergi vardır. Bu üçünü bir türlü çözemiyorlar.
Bakın, 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ni herkes hatırlıyordur. Cümle neydi? "Verin yetkiyi, görün etkiyi." Bu hikâye böyle başladı. Yetki verildiğinde etkiyi görme hayali kurmaya başladığımızda enflasyonla mücadele yılı ilan edildi.
2018 yılında enflasyon yüzde 20,3 iken enflasyonla mücadele yılına başladık. O tarihten sonra mücadeleye başladıktan sonra 2026 yılının Ağustos ayına geldiğimizde yüzde 31,51 oldu.
Siz hiçbir şeyle mücadele etmeyin. Emeklilerin derdini çözeceğiz dediniz, emekliyi perişan ettiniz. Aile yılı ilan ettik dediniz, aileyi perişan ettiniz. Çiftçilerin yardımına koşacağız dediniz, çiftçiyi perişan ettiniz. Neye ellerini atıyorlarsa tablo budur.
Şurası da çok kıymetlidir. Şimdi iktidarın en büyük argümanlarından biri, nas üzerinden biz faizi kabul etmeyiz derlerdi. Yıllarca bunu tartıştık. 2023 seçimlerine kadar düşük faiz baskılandı. Biz asla müsaade etmeyeceğiz dediler.
Balkon konuşmasını çok iyi hatırlıyorum. "Nasıl ki faizin belini kırdık, yüzde 8,5 seviyesine düşürdük. Göreceksiniz enflasyonun belini de kıracağız." dediler.
Faizler yüzde 50 seviyesine çıktı. Enflasyonlar yüzde 50 seviyesine çıktı, bugün yüzde 31'lerdedir. Yıllardır diyorlar ki faiz bu ülkenin baş belasıdır, faizi bitirmeye çalışıyoruz diyorlar. İktidarları döneminde toplam faize verdikleri para 740,3 milyar dolardır.
Bunun daha anlamlı olabilmesi için iktidarları döneminde yatırıma ne kadar para harcamışlar? 458,5 milyar dolar harcamışlar. 2003 yılından 2026 yılına kadar faize verilen toplam miktar 740 milyar dolar, toplam yatırım ise 458 milyar dolardır.
281 milyar dolar parayı biz ne diye faize verdik? Trump'ı memnun edebilmek için, faiz lobilerini memnun edebilmek için, iktidarımızı devam ettirebilmek için böyle bir tabloyu Türkiye'ye hediye etmiş olduk.





