Saadet Partisi Eskişehir İl Başkanlığı tarafından düzenlenen İl Divan Toplantısı, yoğun katılımla gerçekleştirildi. Özdilek Kültür Merkezi’nde yapılan toplantıda partililer bir araya gelirken, teşkilat çalışmaları ve gündeme ilişkin değerlendirmeler ele alındı.

Toplantıda konuşan Saadet Partisi Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi ve Eskişehir İl Sorumlusu Mimar Selim Sait Terzioğlu şu ifadeleri kullandı:

"Alpu'nun Esence Mahallesi'nde yaşanan olayları endişe ile takip ediyoruz. Ülke ekonomisini yönetemeyen ve çareyi yılların birikimi olan sanayi tesislerini bir bir sattıktan sonra yarınların emaneti olan doğaya büyük zararlar veren altın madenlerinde bulan iktidarı ve yetkilileri Altın Gümüş Maden Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi Projesi hakkında kamuoyunu aydınlatmaya ve bölgenin gerçek sahibi olan bölge halkının hassasiyetlerini dikkate almaya davet ediyoruz. Bizden önceki nesillerden bizlere miras kalan bu güzel vatanın iktidar sahiplerinin ekonomideki başarısızlıkları nedeniyle peşkeş çekilmesine karşı olduğumuzu belirtmek isterim. Tekrar vurgulamak isterim ki projenin gerekliliği, çevreye etkisi, ekonomiye katkısı gibi hususların dikkatle değerlendirilerek kamuoyunun bilgilendirilmesi yerinde olacaktır.

Ülke olarak da öyle bir çağda yaşıyoruz ki çoğu zaman algılar olguların önüne geçiyor. Havanın gerçekte kaç derece olduğundan çok kaç derece hissedildiği konuşuluyor. Çünkü insan yalnızca aklıyla değil duygularıyla da karar veren bir varlıktır. İnsanların ne gördüğü kadar ne hissettiği, ne bildiği kadar neye inandırıldığı da önemlidir. İşte bu durum Türkiye'de siyasi atmosfer içinde, bizim siyasi çalışmalarımız içinde geçerlidir. Bugün bir taraftan iktidar sahiplerinin oluşturmaya çalıştığı pembe tablolar var. Diğer tarafta milletimizin yaşadığı acı gerçekler var. Bir tarafta ekranlarda anlatılan bir Türkiye var, diğer tarafta pazarda, çarşıda, fabrikada, tarlada ve mutfakta yaşanan gerçek Türkiye var.

Bugün algı ile hakikat arasındaki mücadeleyi yalnızca teorik olarak konuşmuyoruz. Etrafımıza baktığımızda bunun çok somut örneklerini görüyoruz. Bize sürekli her şeyin yolunda gittiği anlatılıyor. Ekonominin büyüdüğü söyleniyor. Milletimizin refahının arttığı söyleniyor. Dış politikada destan yazıldığı ifade ediliyor. Peki gerçekler ne söylüyor? Gelin hep birlikte bakalım.

Bütçeye bir bakalım. Haziran ayında aylık olarak bütçe fazla vermiş olabilir. Fakat yılın ilk 6 ayının toplamında merkezi yönetim bütçesi 943 milyar lira açık vermiştir. Şimdi soruyoruz, bu açığın bedelini kim ödeyecek? İsraf edenler mi? İhalelerle zenginleştirenler mi? İmtiyaz sahipleri mi? Biz ödeyeceğiz, biz. Yani vergilerle vatandaş ödeyecek. Artan fiyatlarla emekli ödeyecek. Maaşından kesilenlerle çalışan ödeyecek. Yüksek faizle esnaf ödeyecek. Bugün yapılan yanlışların bedelini yarın çocuklarımız ödeyecek.

Bütçenin bir başka dikkat çekici tarafı da para cezalarıdır. 2026 yılının ilk 6 ayında vatandaşlar ve işletmeler adına tahakkuk ettirilen toplam para cezası 1 trilyon 251 milyar lirayı aştı. Bunun 147.1 milyar liralık bölümü tahsil edildi. Aynı dönemde yaklaşık 107.5 milyar liralık trafik cezası tahakkuk ettirildi. 43.2 milyar lirası tahsil edilebildi. Böylece tahsil edilen her 100 liralık para cezasının yaklaşık 30 lirası trafik cezalarından geldi.

Vatandaş zaten yüksek vergilerle, akaryakıt fiyatlarıyla, köprü ve otoyol ücretleriyle mücadele ediyor. Şimdi bir de her köşe başında ceza korkusu ile karşı karşıya kalıyor. Devletin görevi vatandaşa tuzak kurmak değil, güvenli yolu ve adil denetimi sağlamaktır. Ama ortaya çıkan tabloya baktığımızda insan ister istemez soruyor. Amaç gerçekten trafik güvenliği mi, yoksa bütçeye yeni bir gelir kapısı mı açmak?

Algı ile hakikat arasındaki mesafeyi gösteren bir başka gelişme daha var. Türkiye bereketli topraklara sahip bir ülke. 4 mevsimi yaşayan bir ülke. Tarım yapmaya elverişli ovaları, yaylaları, akarsuları olan bir ülke. Fakat Haziran 2026'da gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık fiyat artışı %35.45. Gıda enflasyonunda Afrika ülkelerinin de üzerindeyiz. Bizden önceki Libya, orada da durum %17.6. Demek ki mesele yalnızca coğrafya değilmiş. Demek ki bereketli topraklara sahip olmak tek başına yetmiyormuş.

Tarım politikalarını günübirlik kararlarla yönetirseniz, üreticiyi desteklemezseniz, aracılık sistemini denetleyemezseniz, çiftçiyi faize, mazot fiyatlarına ve gübre maliyetine ezdirirseniz bereketli topraklarda yaşayan insanlar bile sofralarına sağlıklı ve yeterli gıdayı koyamaz hale gelir. Biz yıllardır ne diyoruz? Bu ülkenin insanını toprağa küstürmeyin. Çiftçiyi üretimden koparmayın. Gıda güvenliğini piyasanın insafına bırakmayın. Onlar bize enflasyon düşüyor diyor, vatandaş ise pazara gidiyor filesini dolduramıyor. Markete gidiyor etiketlere yetişemiyor. Çocuğunun çantasını hazırlarken hesap yapmak zorunda kalıyor. Biz de soruyoruz. Tamam da enflasyon düşüyorsa mutfaktaki yangın neden sönmüyor?

Her ne kadar hükümet işler iyi gidiyor, biliyoruz dese de üretimin kalbi olan sanayide de dikkat çekici daralmalar yaşanıyor. Mayıs 2026'da sanayi sektöründe ücretli çalışan sayısı %3.2 azaldı. Sanayi sektörü 1 yılda 156.068 ücretli çalışanını kaybetti, yani işlerini kaybettiler. Toplam istihdam arttı diyerek bu gerçeğin üzerini örtemeyiz. Fabrikanın çarkları yavaşlarsa ihracat azalır. Üretim azalırsa dışa bağımlılık artar. İşçi işini kaybederse esnaf müşterisini kaybeder. Bir fabrikanın kapanması sadece bir işletmenin kapanması değildir. Bir şehrin ekonomik damarlarından birinin kesilmesidir. Onlar istihdamımız artıyor diyorlar, biz soruyoruz. Sanayide 1 yılda 156.000 insan neden işini kaybetti? Üreten sektörler neden daralıyor? Türkiye neden üretimden değil, borçtan ve tüketimden büyümeye zorlanıyor?

Verin yetkiyi, görün etkiyi denildiğinden bu yana güzel ülkemizde hiçbir veri sürdürülebilir olarak olumluya gidemez. Bu olumsuz gidişat sadece sanayide, tarımda, vatandaşın alım gücünde değil; inşaatta, makroekonomik göstergelerde, istihdamda ve birçok alanda artarak devam etmektedir. Bütün bu hususlarda o kadar çok sorun var ki bu kısıtlı zaman diliminde hangisinden bahsetmemiz gerektiğine inan bilemiyorum. Hepsinde birbirinden önemli ve toplumun büyük çoğunluğunu ilgilendiren sorunlar.

Sizlere konut meselesinden örnek vermek istiyorum. Konut meselesinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Türkiye'de ev sahibi olmak insanlarımız için yalnızca ekonomik bir yatırım değildir. Bir yuvadır, bir güvencedir. Çocuklara bırakılacak bir gelecektir. Ancak bugün çalışan bir gencin maaşıyla ev sahibi olması hayal haline geldi. Yayımlanan 44 ülkelik bir karşılaştırmada Türkiye %55.7'lik ev sahipliği oranı ile alt sıralarda yer almıştır. OECD ortalamasının belirgin biçimde gerisindedir. Eskiden gençlerimiz ne zaman ev alabilirim diye düşünürdü. Bugün ise kirayı nasıl ödeyebilirim diye düşünüyor. Bir maaş kiraya gidiyor, diğer maaş mutfağa yetmiyor eğer 2 tane varsa. Evlenmek isteyen genç düğün masrafını değil yaşayacağı evin kirasını düşünüyor. Çocuk sahibi olmak isteyen aile çocuğuna ayıracağı odayı değil artacak giderleri hesaplıyor.

Biz diyoruz ki insanların en temel ihtiyacı olan barınma, yatırım şirketlerinin ve rant çevrelerinin insafına bırakılamaz. Konut insanın en temel hakkıdır.

Birçok sorundan bahsettik ama asıl sorunun kaynağı kaynakların adil paylaşılmamasıdır. Milletimizin emeğinin karşılığını alamamasıdır. Yanlış yönetim anlayışıdır. Bu ülke fakir değildir. Bu millet çaresiz değildir. Bu topraklar bereketsiz değildir ve bu yüzden Allah'ın izniyle milli görüş ile değişecektir. Çünkü biz hakikati hatırlatanlarız, biz uyaralarız, biz hakkı söylemekten çekinmeyenleriz. Bu kadrolar geçmişte bu milleti refaha kavuşturmuştur.

İktidar olarak milletimizi hak ettiği yaşanabilir bir Türkiye'ye, yeniden büyük Türkiye'ye kavuşturacaktır diyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Son bir şey söyleyeyim. Eskişehir'imiz için bu önemli. Temel Karamollaoğlu'nun kitabında yazıyor. Orada Eskişehir ile ilgili bir paragraf var. Teşvik Daire Başkanlığında görevli Temel Karamollaoğlu. Arçelik'i kuracak Koç Grubu. Geliyor diyor ki, "İstanbul'da biz Arçelik'i kurmak istiyoruz, bize teşvik verin." O zaman hükümetin, yani Milli Görüş'ün iktidarda olduğu, iktidar ortağı olduğu hükümetin "Biz İstanbul ve o bölgeye teşviki kaldırdık, Anadolu'ya yatırım yaparsanız size teşvik veririz." dediler. Arçelik Eskişehir'e öyle kuruldu. Dolayısıyla Eskişehir'in Milli Görüş ile başlayan sanayisini unutmayın diye size tekrar hatırlatmış oldum."