TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Eskişehir Şube Başkanı Selma Güder şu ifadeleri kullandı:
“Pestisitler hayatımızın kaçınılmaz bir parçası haline geldi. Ancak pestisitlerin doğru zamanda, doğru dozda ve doğru yöntemlerle uygulanması gerekiyor. Uygulamanın ardından ürünün ne zaman hasat edileceği de son derece önemli. Bu kurallara uyulması, pestisitlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmek açısından gerekli. Tamamen etkilenmemekten söz etmiyorum, ancak bu etkileri en düşük seviyeye indirebiliriz.
Gıda güvenliği tarladan başlıyor. Ürünün üretim aşamasından soframıza ulaşmasına kadar geçen bütün süreçlerin izlenebilir olması ve denetlenmesi gerekiyor. Çünkü pestisitler de bu süreçte kullanılan kimyasal veya biyolojik maddeler arasında yer alıyor.
Pestisitlerin neden kullanıldığını da açıklamak gerekiyor. Bitkilerde mantar kaynaklı hastalıklar görüldüğünde fungisit adı verilen ilaçlar kullanılıyor. Akarlarla mücadelede akarisitler, yabancı otlarla mücadelede ise herbisitler tercih ediliyor. Dolayısıyla üretimin başlangıcından hasat aşamasına kadar bu maddelerin nasıl kullanıldığı ve hasat sonrasında ürünlerin nasıl denetlendiği büyük önem taşıyor.
Pestisitler genel olarak kontak etkili ve sistemik etkili olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Kontak etkili pestisitler, uygulandıkları bitkinin yaprak veya gövde gibi yüzeylerinde etkili oluyor. Sistemik etkili pestisitler ise bitki tarafından emilerek köklerden başlayıp diğer dokulara taşınabiliyor. Bu nedenle kullanılan pestisitin özelliğinin bilinmesi ve uygulamanın buna göre yapılması gerekiyor.
Avrupa Birliği'nin Gıda ve Yem için Hızlı Alarm Sistemi üzerinden yapılan bildirimlere baktığımızda Türkiye açısından dikkat çekici bir tabloyla karşılaşıyoruz. 2026 yılının ekim ayına ilişkin sonuçlar henüz tam olarak açıklanmadı. Elimizdeki yılın ilk yedi ayına ait verilere göre Türkiye menşeli tarım ve gıda ürünleri hakkında 270 bildirim yapılmış. Bu bildirimlerin 197'si sınır reddiyle sonuçlanmış.
Türkiye'den gönderilen ürünleri en fazla reddeden ülkelerin başında Bulgaristan geliyor. Almanya ve Fransa da bu ülkeler arasında bulunuyor. Reddedilen ürünler arasında kuru incir, kuru kayısı, Charleston biber, domates, nar ve Antep fıstığı öne çıkıyor.
Burada iki farklı sorundan söz ediyoruz. Taze meyve ve sebzelerde daha çok pestisit kalıntılarıyla karşılaşıyoruz. Örneğin ekim ayında Türkiye'den Bulgaristan'a gönderilen yüksek miktardaki Charleston biber, içerisinde kullanılmaması gereken bir etken madde tespit edildiği gerekçesiyle geri çevrildi. Üstelik aynı ürünün dört ay içerisinde üç kez sınırda analiz edilerek reddedildiğini görüyoruz. Bu durum pestisit kalıntılarıyla ilgili denetimlerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Kuru incir, kuru kayısı ve Antep fıstığı gibi ürünlerde ise farklı bir sorunla karşılaşıyoruz. Bu ürünlerde aflatoksin ve okratoksin A gibi mikotoksinler tespit edilebiliyor. Bunlar bazı küflerin ürettiği zararlı maddelerdir.
Bu sorunu daha anlaşılır şekilde açıklamak gerekirse ürün hasat ediliyor ve depoya getiriliyor. Ancak depolama sırasında sıcaklık ve nem koşulları uygun değilse küf oluşumu meydana gelebiliyor. Bu küflerin birçoğu gözle fark edilmeyebiliyor. Ürünler yurt dışına gönderildiğinde sınır kapılarında yapılan laboratuvar analizlerinde aflatoksin veya okratoksin A tespit ediliyor. Değerler Avrupa Birliği'nin belirlediği sınırların üzerinde çıktığında ürünler geri çevriliyor.
Peki, bu ürünlerin geri dönmesi ne anlama geliyor? Öncelikle ülkemizin uluslararası ticaretteki itibarını etkiliyor. Üreticimizin emeği boşa gidiyor, nakliye ve üretim maliyetleri artıyor. Türkiye ekonomisi de bu durumdan olumsuz etkileniyor.
Bu sorunların önüne geçebilmek için denetimlerin üretimin ilk aşamasından itibaren başlaması gerekiyor. Üretici tarlaya ekim veya dikim yaptığı andan itibaren ziraat mühendislerinin sürece dahil olması gerekiyor. Bitkinin gelişimi, yapraklanması, çiçeklenmesi ve hasat aşamalarında düzenli kontroller yapılmalı. Özellikle kamu kuruluşlarının bu süreçte daha etkin olması gerekiyor.
Tarım danışmanlığı sisteminin de güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şu anda tarım danışmanlığı yeterince aktif şekilde yürütülmüyor. Oysa üreticinin her aşamada teknik destek alması, sorunların daha başlangıçta tespit edilmesini sağlayabilir.
Denetim yalnızca tarlada veya depoda bitmemeli. Ürünün taşınması sırasında da uygun koşulların sağlanması gerekiyor. Örneğin kuru incir bir nakliye aracına yükleniyor. Taşıma sırasında sıcaklık ve nem koşulları uygun değilse küf gelişimi ve buna bağlı mikotoksin oluşumu riski ortaya çıkabiliyor. Ürün sınır kapısına ulaştığında yapılan analizlerde sorun tespit edilirse yine geri çevriliyor.
Türkiye, sınır reddi bildirimleriyle sık karşılaşan ülkeler arasında bulunuyor. Bu nedenle denetimlerin artırılması gerekiyor. Tarım ve Orman Bakanlığı ile il ve ilçe tarım müdürlükleri sahada çalışmalar yürütüyor. Ancak bu çalışmalar yeterli mi diye sorarsanız, daha fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bu sorunlar yaşanmaya devam ediyorsa denetim ve kontrol süreçlerinde giderilmesi gereken eksiklikler var demektir.
Laboratuvar analizlerinin artırılması ve sonuçların vatandaşlarla şeffaf biçimde paylaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bakanlık tarafından bazı gıda ürünlerinde yapılan denetimlerin sonuçları açıklanıyor. Örneğin tereyağı gibi ürünlerde tespit edilen taklit ve tağşiş uygulamaları kamuoyuna duyuruluyor.
Ancak bu bilgilendirmelerin daha kapsamlı ve düzenli yapılması gerekiyor. Tüketiciler hangi üründe hangi sorunun tespit edildiğini açıkça bilmeli. Böylece satın aldıkları gıdalar konusunda daha bilinçli hareket edebilirler.
Gıda güvenliği, üretimin başladığı tarladan tüketicinin sofrasına kadar uzanan bir süreçtir. Bu zincirin her aşamasında üreticilerin, denetim kuruluşlarının ve ilgili yetkililerin sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Denetimlerin artırılması, tarım danışmanlığının güçlendirilmesi ve analiz sonuçlarının şeffaf biçimde açıklanması, gıda güvenliğinin sağlanmasına katkı sunacaktır.”





