Türkiye Çevre Platformu tarafından şu yazılı açıklama yapıldı:
“21 Mart Uluslararası Ormanlar Günü’nün 2026 yılı teması olan ‘Ormanlar ve Ekonomi’ çerçevesinde; ormanların yalnızca doğal yaşamın değil, aynı zamanda gıda güvenliği, insan sağlığı ve ekonomik sürdürülebilirlik açısından vazgeçilmez bir rol oynadığını bir kez daha vurguluyoruz. Ormanlar; temiz hava sağlayan ‘doğanın akciğerleri’ olmanın ötesinde, milyonlarca insanın geçim kaynağını oluşturan, gıdaya erişimi destekleyen ve sağlıklı ekosistemlerin devamlılığını sağlayan hayati alanlardır.
Orman ekosistemleri, doğrudan sundukları gıda kaynaklarının yanı sıra tarımsal üretimin temelini oluşturan toprak ve su döngüsünü düzenler. Bu nedenle sürdürülebilir ormancılık ve tarım uygulamalarının teşvik edilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Artan ormansızlaşma, arazi tahribatı ve iklim krizi; bu hayati sistemleri geri dönüşü zor bir noktaya sürüklemektedir.
Türkiye’de ise orman yangınları, aşırı ve kontrolsüz odun üretimi, orman alanlarının ve millî parkların rant odaklı kullanıma açılması ile iklim değişikliğinin etkileri ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu sorunlar yalnızca doğal varlıklarımızı değil, toplumun geleceğini de doğrudan etkilemektedir. Orman yangınlarının önlenmesi için etkin bir yangın yönetim sistemi kurulmalı, erken uyarı mekanizmaları güçlendirilmeli ve toplumsal farkındalık artırılmalıdır.
Öte yandan her yıl 22 Mart’ta kutlanan Dünya Su Günü, suyun yaşamsal önemini hatırlatmak açısından kritik bir gündür. 1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilen bu özel gün, su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir yönetimi konusunda küresel farkındalık yaratmayı amaçlamaktadır.
Dünya üzerindeki toplam su miktarı yaklaşık 1,4 milyar km³ olup bunun %97,5’i tuzlu sudur. Tatlı su oranı yalnızca %2,5’tir ve bunun da sadece %0,4’ü erişilebilir durumdadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık 2 milyar insan güvenli suya erişememektedir. NASA verileri ise son 60 yılda dünya genelinde 2 milyar hektar sulak alanın yok olduğunu göstermektedir.
Türkiye, kişi başına düşen yıllık 1.519 m³ su miktarı ile ‘su stresi’ yaşayan ülkeler arasında yer almaktadır. Özellikle Konya Kapalı Havzası’nda yer altı su seviyeleri hızla düşmekte, sulak alanlar yok olmakta ve göller tek tek kurumaktadır. Türkiye’nin yıllık ortalama yağışı 636 kg/m² iken bu değer Konya Kapalı Havzası’nda 335 kg/m²’ye kadar düşmektedir. Bölgedeki su bütçesi yıllık yaklaşık %50 açık vermekte, bu açık ise yer altı sularının aşırı kullanımıyla kapatılmaya çalışılmaktadır.
Bununla birlikte ülkenin her köşesinde madencilik faaliyetleri ve plansız kentleşme de temiz su kaynakları üzerinde giderek artan bir baskı oluşturmaktadır. Özellikle denetimsiz veya yetersiz çevresel önlemlerle yürütülen madencilik faaliyetleri; yer altı ve yer üstü su kaynaklarının kirlenmesine, su havzalarının tahrip edilmesine ve ekosistemlerin geri dönüşü zor zararlar görmesine yol açmaktadır. Plansız kentleşme ise su havzalarının yapılaşmaya açılması, betonlaşmanın artması ve doğal su döngüsünün bozulması sonucunda hem su kalitesini hem de suya erişimi olumsuz etkilemektedir. Temiz su kaynaklarının korunması yalnızca doğal varlıkların değil, doğrudan halk sağlığının korunması anlamına gelmektedir.
Bu tablo açıkça göstermektedir ki; su politikası olmayan, suyu etkin yönetemeyen ülkeler gıda krizleri ve ekolojik yıkımlarla karşı karşıya kalacaktır. Nitekim bir Afrika atasözünün ifade ettiği gibi: ‘Kimin kimi yiyeceğine su karar verir.’
İklim krizinin etkilerini her geçen gün daha derinden hissettiğimiz ülkemizde acil ve kararlı adımlar atılması gerekmektedir. Bu kapsamda:
Sürdürülebilir ve bütüncül bir Su Yasası çıkarılmalı,
Madencilik faaliyetleri ve kentsel gelişim süreçleri, su havzalarını koruyacak şekilde yeniden planlanmalı,
Endüstriyel tarım ile endüstriyel hayvancılık politikaları gözden geçirilmeli,
Ekosistem temelli üretim modellerine geçilmeli,
Herkes için sağlıklı gıdaya ve temiz suya erişim bir temel hak olarak güvence altına alınmalıdır.
Ormanlar ve su; yaşamın, ekonominin ve geleceğin temelidir. Bu değerleri korumak yalnızca çevresel bir sorumluluk değil, toplumsal bir zorunluluktur.”