Unutulanların en sessiz günü

Öğretmenler Günü denince insanın içine hafif bir utanç çöküyor. Çünkü hepimiz bir öğretmeni geçici bir hayat dönemine sıkıştırıp yıllar sonra hatırlamaya çalışıyoruz.

Abone Ol

İsim bulan var, yüz hatırlayan var, bir de sadece “beni bir şekilde toparlamıştı galiba” diye mırıldananlar. İnsan hafızası tuhaf; en çok borçlandığımız kişileri en hızlı unutan yanı var.

Vefa dediğin şey, aslında geri dönmekten daha fazlası. Bir insanın sende bıraktığı izi kabul etmek. Öğretmenler de tam olarak bunu yapıyor: iz bırakıyor. Kimi kalın bir çizgi, kimi ince bir tonda; ama bir yerden parmak izi gibi görünür oluyor. Çocukken anlamadığımız şeyleri, yetişkin olunca geç fark ediyoruz; bir cümlenin bizi nasıl büyüttüğünü, bir azarın bile bazen nasıl iyilik olduğunu.

Bugünün ironisi şu: Herkes “öğretmenler çok değerli” diyor ama sınıfların çoğunda tebeşir tozu gibi dağılan bir yorgunluk var. Kimsenin görmediği bir emekle ayakta duran koca bir meslek. Öğretmen, bazen kendi hayatını askıya alıp başkalarının hayatına yön veren kişi. Bunu da büyük laflarla değil, iki kelimeyle yapıyor çoğu zaman. Bir “aferin”le yıllarca taşınan bir özgüven doğuyor mesela.

Bazıları vefayı abartılmış bir duygu sayıyor: “İşini yaptı işte.”
Ama işini yapan birinin, seni hayata karşı biraz daha dayanıklı kıldığını kabul etmek zor değil. Belki de vefa, teşekkür etmekten çok, bir kez daha hatırlamak: Birinin senin için fazladan bir kilometre yürüdüğünü ya da akşam yemeğini yerken de senin durumunu düşündüğünü.

Öğretmenler Günü bu yüzden sessiz bir bayram. Belki gururla kutlanan, belki içte sızlayan. İnsan büyürken fark etmiyor ama büyüdükten sonra anlıyor: Hayat, bize şekil verenlerin izlerini taşımaktan ibaret biraz da.

Kutlu olsun; bizleri bugün olduğumuz kişiler yapan öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.