Eskişehir Dost Dernekler Federasyonu'nun düzenlediği programda konuşan Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan şu ifadeleri kullandı;
Bugün Eskişehir’de, Anadolu’nun bağrındayız. Anadolu insanıyla bir aradayız ve bu soğuk havaya rağmen içimizi ısıtan bir ev sahipliğiyle karşı karşıyayız. Bundan dolayı büyük bir bahtiyarlık yaşıyoruz. Seyit Battal Gazi’nin ve Yunus Emre’nin şehri Eskişehir’imizde siz değerli Eskişehirlilerle, Doğu ve Güneydoğu bölgemizden buraya göç etmiş kardeşlerimizle bir arada olmaktan büyük bahtiyarlık duyuyorum.
Tabii ki sözlerimin başında Merhum Erbakan Hocamıza da Allah’tan gani gani rahmet diliyoruz. Biraz evvel konuşmacıların da ifade ettiği gibi 'Önce Millet' anlayışıyla, hakkı üstün tutan bir anlayışla ne zaman iktidar ortağı olsa ve ne zaman başbakan olsa paylaşımda adaleti ve yönetimde adaleti tesis eden adil düzenin savunucusu, Millî Görüş Hareketi banisi, milletini gerçekten samimi olarak seven ve o milletin derdiyle dertlenen bir lider olarak Merhum Erbakan Hocamızı rahmetle anıyoruz. Cenab-ı Allah bizlere de onun yürüdüğü yoldan yürüyerek onun yapmış olduğu hayırlı hizmetleri gerçekleştirmeyi inşallah nasip eylesin diyorum.
Tabii ki bugün aramızda bulunan, bizleri yalnız bırakmayan kıymetli basın mensuplarına da otelimizin personeline de ev sahiplikleri için ayrıca teşekkür ediyorum. Değerli kardeşlerim, Merhum Erbakan Hocamızı anmışken kendisinin meşhur bir sözünü de anmak istiyorum. Ne diyordu? 'Domuzdan post, Amerika’dan dost olmaz.' diyordu.
Bu Amerika, Amerikan yönetimi -çok affedersiniz- bir terbiye edilmemiş aygıra benzer. Her canı sıkıldığında bir yeri teper diyordu. Şimdi de İran’dan sonra Venezuela’ya kafayı takmış emperyalist, ırkçı, siyonist Amerikan yönetimi, Venezuela’yı aklı sıra terbiye etmeye çalışıyor. Böyle bir noktada bu saldırıyı, bu siyonist ve emperyalist saiklerle gerçekleştirilen saldırıyı en şiddetli şekilde kınıyoruz.
Erbakan Hocamızın o sözlerini bir kez daha hatırlıyorum. Diyordu ki: 'Bu Amerika, kuvveti hak sebebi saydığı için, yani ben güçlüyüm öyleyse istediğimi yaparım anlayışına sahip olduğu için herkesi ezmekten çekinmiyor.' Bütün dünyanın jandarması gibi sömüremediği, söz geçiremediği, uslu çocuk olmayan ülkelere de bu bombaları yağdırmaya kalkıyor.
Tabii bu noktada Sayın Cumhurbaşkanımızın da Donald Trump’ı arayarak bir diğer dostumuz olan Maduro’nun ülkesinde böyle bir saldırının yapılmasını kınadığımızı ve onaylamadığımızı iletmesi gerektiğini ifade ediyorum. İsrail’e karşı duruşu sebebiyle, Venezuela petrollerinin sömürülmesini engellemesi sebebiyle, emperyalizme geçit vermek istememesi sebebiyle Venezuela bugün emperyalist ve siyonist Amerika tarafından cezalandırılıyor. Bu saldırının kınanacak bir saldırı olduğunu, asla onaylamamızın mümkün olmadığını bir kez daha ifade ediyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın da Donald Trump’ı arayarak bu saldırının durdurulmasını istediğini ifade etmesi gerektiğini belirtiyorum.
Türkiye'de yapılan bütün anketlerde vatandaşın en önemli sorunu olarak ekonomik sorunlar karşımıza çıkıyor. Asgari ücret 22.000 TL'den 28.000 TL'ye getirildi ve bugün açlık sınırı 30.000 TL'nin üzerindedir. Dolayısıyla asgari ücretli milyonlar, açlık sınırının altında bir maaşla yaşama mücadelesi veriyor. Bir haneye iki asgari ücret girse 56.000 TL yapıyor; yoksulluk sınırı ise 100.000 TL seviyesindedir. Yani karı koca çalışıp asgari ücret alsalar dahi o hanenin geliri yoksulluk sınırının neredeyse yarısı kadardır.
Emekliler. Maaşları açlık sınırının yarısı kadar bir seviyede olduğu için perişan durumdadırlar.
Çiftçiler. Yüksek girdi maliyetleri, düşük taban fiyatları ve yetersiz destekler sebebiyle zor durumdadırlar.
Küçük esnaf. Faizler, kira artışları, vergiler, sigorta primleri ve alım gücünün düşmesi nedeniyle geçim sıkıntısı yaşamaktadırlar.
Matematiksel olarak Türkiye'de halkın %45'i açlık sınırının altında, %80'i ise yoksulluk sınırının altında gelire sahiptir. Sosyal yardım alan hane sayısı 4.000.000'un üzerine çıkmış durumdadır; bu da yaklaşık 20.000.000 insanın sosyal yardım aldığı anlamına gelir.
İşsizler ordusu 10.000.000'u aşmış durumdadır. "Ev genci" olarak adlandırılan, ne eğitimde ne de işte olan gençlerin sayısı 5.000.000'a ulaşmıştır. Bu rakam, küçük bir Avrupa ülkesinin nüfusu kadardır.
Ekonomik sıkıntıların temel sebebi borç-faiz ekonomisidir. Kaynaklar şu üç kanala aktarılmaktadır:
Faiz ödemeleri. Kamudaki israf. İmtiyazlı holdinglere yapılan haksız kaynak aktarımı.
2026 yılında ödenmesi öngörülen faiz tutarı 2.74 trilyon TL'dir (yaklaşık 60 milyar dolar). Bu para ile şunlar yapılabilirdi:
750.000 adet 3+1 daire inşa edilerek Türkiye'nin bir yıllık konut ihtiyacı ücretsiz karşılanabilirdi.
İstanbul'da 500.000 konut yapılarak deprem dönüşüm sürecinin üçte biri tamamlanabilirdi.
İmalat sahasında 63.000 adet orta ölçekli işletme kurulabiliyor ve bu 63.000 işletmede 1.000.000 vatan evladı istihdam edilebiliyor. Bir senede faize verdiğiniz para ile Türkiye’nin konut ihtiyacını çözmeniz mümkün veya 1.000.000 insana istihdam sağlamanız mümkün. Ama bunlar yapılmıyor, para faize gidiyor. Neden? Çünkü israf var, çünkü imtiyazlı holdinglere kaynak aktarımı var. Kaynak üretmek diye bir şey yok; böyle olunca bütçe açık veriyor, bütçe açık verdiği müddetçe de borç alınıyor, borç alındıkça da faiz ödeniyor.
Dolayısıyla bu canavarların bu paraları, bu imkanları yemesi sebebiyle bu hizmetler yapılamıyor. Bu sebeple asgari ücretli, emekli, çiftçi, köylü, küçük esnaf perişan oluyor. Yine bu parayla Türkiye’deki bütün SMA hastalarının tedavisini gerçekleştirmeniz mümkün; bu paranın sadece %5 kadar bir kısmıyla. Türkiye’deki bütün SMA hastalarının tedavisi 140.000.000.000 TL tutuyor; faize verdiğiniz paranın 20’de 1’i ile bütün SMA hastalarını tedavi etmeniz mümkün. Faize ödediğiniz paranın %7’si ile 3.000.000 emeklimizin, en düşük emekli maaşı alan 3.000.000 emeklimizin maaşını asgari ücretle eşitlemeniz mümkün. Ve yine bu faize verilen parayla tek seferde 215.000 öğretmen atayıp 20 sene boyunca maaşlarını ödemeniz mümkün.
Şimdi atanamayan öğretmenlerimizin sıkıntılarını hepimiz biliyoruz. Neden atanamıyor? "İmkan yok, kaynak yok". Hayır, kaynak var, imkan var ama faize gidiyor. Bu faize gitmek yerine millete gitse 215.000 öğretmeni hemen bugün itibarıyla atayıp 20 senelik maaşlarını da bu parayla verebilmeniz mümkün. Faize verdiğiniz parayla yapılabilecek diğer bir hizmet nedir? 11.000.000 asgari ücretlinin maaşını 44.000 TL'ye çıkartabilirsiniz. 22.000 TL idi ya, "Ben bunu 44.000 yaptım" dersiniz devlet olarak. "Yarısını işveren versin, 22.000'ini de ben veriyorum" dersiniz. Yarısı devletten, yarısı işverenden olmak üzere 11.000.000 asgari ücretlinin maaşını 44.000 TL'ye çıkartmanız mümkün.
Bu sene faize verilecek para, ailenin korunması ve güçlendirilmesine ayrılan payın 126 katı. Aile yılı ilan edildi ya; aile yılı ilan edilen bir senede bile faize verilen para, ailenin korunmasının ve güçlendirilmesinin 126 katı. Bağımlılıkla mücadeleye ayrılan payın 183 katı faize veriliyor; çocukların korunması ve gelişiminin sağlanmasına ayrılan payın 50 misli faize veriliyor. Faizin nasıl bir canavar olduğunu anlatıyorum. Bu faiz neden kaynaklanıyor? Denk bütçe yapılmadığı için. Denk bütçe yapılmayınca ne oluyor? Borçlanma oluyor, borçlanma olunca da bu faiz ödemesi ile karşı karşıya kalınıyor. Denk bütçe neden yapılmıyor? Kamudaki israftan ve imtiyazlılara, holdinglere haksız kaynak aktarılmasından.
Biraz sonra onlara da kısaca değineceğim. Kırsal kalkınmaya ayrılan payın 45 katı faize veriliyor bu sene, bütçeden ayrılan paylar bakımından söylüyorum. Sanayinin geliştirilmesi, üretim ve yatırımların desteklenmesine ayrılan payın 15 katı faize veriliyor ve tarıma ayrılan payın 6 katı faize veriliyor. Ondan sonra tarım ve hayvancılık can çekişiyor. Milyonlarca çiftçi; böyle bir tarım ülkesi, en verimli topraklar, en güzel iklim koşulları, bütün dünyayı tarım ürünleri bakımından besleyecek bir Türkiye ithalata mahkum oluyor. Neden? Çünkü çiftçiye, köylüye verdiğin desteğin 6 katını faize veriyorsun, onlara yeterli desteği yapmıyorsun, onlar da üretemiyorlar.
Borçlanma aynı hızla devam ediyor; 2,72 trilyon liralık bütçe açığı var. Bütçe, yamalı bohça bütçesi rahmetli Erbakan Hocamızın tabiriyle. 2,72 trilyon liralık bu bütçe açığının tamamının borçlanmayla karşılanacağı ifade ediliyor. Yani 2,74 trilyon lira faiz ödeyeceğim, 2,72 trilyon lira da borç alacağım. Dar gelirlilere vergi zamları geliyor, vergi cezaları geliyor, yeni vergiler ihdas ediliyor ama imtiyazlı holdinglerin vergileri siliniyor. Bakın bu sene bütçeden 2,4 trilyon liralık gelir ve kurumlar vergisinden vazgeçildi. 2,4 trilyon liralık gelir ve kurumlar vergisi. Gelir vergisini, kurumlar vergisini kim veriyor? İmkanı yerinde olanlar, zenginler. Hayır, bunlar vergi vermesin; bunların vereceği 2,4 trilyondan vazgeçiyorum. Bu 2,4 trilyonun da en aşağı yarısı, 1 trilyonluk bir kısmı iki elin parmaklarını geçmeyen imtiyazlı holdinglerin borçları.
Şehir hastanelerine, yap-işlet-devret projelerine, köprülere ve otoyollara 238 milyar lira ödenecek. Son iki senede ne kadar para ödenmiş? 403 milyar lira. Sayın Cumhurbaşkanı bu projelerle ilgili "Cebimizden 1 kuruş bile çıkmayacak." diyordu; ama üç senede devlet hazinesinden neredeyse 650 milyar lira para çıktı. Bu sene sadece 238 milyar lira, bu projeleri yapan imtiyazlı holdinglere garanti ödemesi olarak verildi.
Dolayısıyla değerli kardeşlerim, uzun lafın kısası; faize 2,74 trilyon lira, imtiyazlı holdinglere 1,25 trilyon lira, israfa da 2 trilyon lira olmak üzere toplamda 6 trilyon lira harcanıyor. Yani 85 milyonun parası olan yaklaşık 150 milyar dolar; faize, israfa ve imtiyazlı holdinglere gitmiş oluyor. Neden biz yokluk içindeyiz? Neden emekli maaşımız düşük? Neden çiftçinin ve köylünün yeterli desteği yok? Neden küçük esnaf perişan hâlde? İşte bu canavarlar yüzünden. 2,74 trilyon lira faiz, 1,25 trilyon lira imtiyazlı holdingler, 2 trilyon lira da israf olmak üzere bir senede 6 trilyon lira, yani 150 milyar dolar bu canavarlara gittiği zaman millete imkân kalmıyor.
Biz Türkiye Büyük Millet Meclisinde de söyledik; 2026 bütçesi bir çöküş bütçesidir, ekonomik iflasın bir vesikasıdır. "2,74 trilyon lira faiz vereceğim, 2,72 trilyon lira da borç alacağım." diyen bir bütçenin neresine onay vereceğiz? Bu bütçede emekli yok, dar gelirli yok, evlenemeyen ve iş kuramayan gencimiz yok. Siz yoksunuz, biz yokuz; sadece faiz, borçlanma, yandaşlar ve imtiyazlılar var. Böyle bir bütçeyle Türkiye yönetilemez. Mecliste yüzlerine karşı da bunu ifade ettik. Bu; milletin değil patronların hazinesi, halkın değil holdinglerin maliyesi, vatandaşın değil imtiyazlıların hükümetidir. Bu bütçe ve bu söylediğim rakamlar bize bu gerçeği haykırıyor. Eşit işe eşit ücret yok, gelir dağılımında adalet yok, vergilendirmede hakkaniyet yok, paylaşımda adalet yok. Bu kapitalist sistemin uygulamaları karşısında milyonlarca vatandaşımız mağdur durumdadır.
Bakınız şimdi, son olarak sözlerimin son kısmına geçmeden Varlık Fonu'na da değinmek istiyorum. "Varlık Fonu" dediler, "IMF'ye olan borçlarımızı sıfırladık." dediler. Evet, IMF'ye olan borçları sıfırladınız ama bizim IMF'ye olan borcumuz toplam borcumuzun yanında devede kulak kalır. IMF'den borç almıyorsunuz, başka kanallardan borç almaya devam ediyorsunuz. Varlık Fonu dediğiniz fon, 2024 yılı denetim raporuna göre 10 trilyon 671 milyar lira borcun içerisindedir. Yani Cumhuriyetin yıllar boyunca yapmış olduğu bütün varlıklar, sanayi tesisleri ve kuruluşlar bir sepete doldurulmuş; o sepet teminat gösterilerek ve ipotek ettirilerek 10 trilyon 671 milyar lira borç alınmıştır. Bir iktidar şimdi gelip "Elimizin altında bir Varlık Fonu var hiç olmazsa." dese ve baksa, Varlık Fonu'nun "Yokluk Fonu" olduğunu görür. 11 trilyon liraya yakın borca batırılmış bir Varlık Fonu ile karşı karşıyayız. Milletimizin alın terini, emeğini ve birikimlerini "Türkiye Yüzyılı" dedikleri bir dönemde ipotek altına aldılar. Körfez sermayesine ve Londralı bankerlere ipotek ettirdiler. Önce bizi, sonra çocuklarımızı ve en sonunda torunlarımızı dahi borca esir ettiler. Rakamlarla, resmî verilerle konuşuyorum ve matematik anlatıyorum.
Vatandaşın banka borçları ne olmuş? AK Parti iktidara geldiğinde bu borç 6 milyar liraydı, şimdi 5,3 trilyon liraya geldi. Sizin ve bizim bankaya olan kredi borcumuz ile kredi kartı borcumuz 900 misli artmış. Yani boğazımıza kadar borca batmışız. Ondan sonra da "IMF'ye borcumuzu sıfırladık." diyorlar. IMF'ye borç sıfırlandı ama hem devletin borcu arttı hem de milletin borcu boğazını aştı.
Peki siz ne yapacaksınız? Yapılacak olan bellidir. Rahmetli Erbakan hocamız başbakan olduğu dönemde ne yaptıysa yine aynısını yapacağız. "Niye aynısını yapacaksın?" derseniz; sorunlar aynı sorunlar olduğu için çözümü de aynı çözümdür. Erbakan hocamız ne yaptı? Kamu tek hesabı ve denk bütçe ile faize giden milyarlarca doları kurtardı. Rüşveti, yolsuzluğu, suistimalleri ve israfı önleyerek zarar eden kamu kuruluşlarını kâra geçirdi. Bir de millî kaynak paketleriyle kaynak üretti ve altı ayda 35 milyar dolar, bir senede 70 milyar dolar para buldu. Bu parayı işçiye, memura, emekliye, çiftçiye ve köylüye verdi. İşçiye, memura ve emekliye %100, %200; Bağ-Kur emeklisine %320 maaş zammı verdi. İşte Millî Görüş bereketi budur. Bu parayı toplumun bir başka kesimini borçlandırarak veya onlara vergi yükleyerek değil; faizden, rantiyeden ve israftan kurtararak o tasarrufu yaptı ve asıl sahibi olan millete verdi. O dönemdeki bolluk ve bereket dönemi böyle yaşandı. Çiftçiye ve köylüye bütün tarım ürünlerinde %200, %300'e varan taban fiyatı artışları sağladı. Böyle olunca emeklinin, memurun, işçinin, çiftçinin ve köylünün cebine para girdi. Onlar da para girince çarşıya ve pazara gittiler. Onlar çarşıya pazara gittiği için esnafın işleri açıldı. Bizim Ankara Balgat'taki mahallemizdeki taksi durağındaki taksici bile "Bir taksici olarak benim bile işlerim açıldı." diyor. Niye? Çünkü milletin cebine para girdi. Milletin cebine para girince ekonomi canlandı. Balgat'taki berberimiz "Bir berber olarak benim bile işlerim o dönemde canlandı, o zamanki işi şimdi yapamıyorum." diyor. Neden? Çünkü milletin cebine para girdi ve bütün bir ekonominin çarkları dönmeye başladı. Şimdi yapılacak olan da buna benzer bir iştir.
Haksız kaynak aktarımının önlenmesi lazımdır. Vergi muafiyetleri yoluyla ve astarı yüzünden pahalı yapılan projelerle imtiyazlılara aktarılan kaynakların önlenmesi lazımdır. Yine Yeniden Refah Partimizin bu devrin gereklerine uygun bir şekilde güncel olarak ortaya koymuş olduğu "Milli Kaynak Paketleri" kitabındaki kaynakların ortaya konulması lazımdır.
İsraftan ve imtiyazlılardan kurtarılan kaynaklar ile milli kaynak paketleri sayesinde denk bütçenin yapılması lazımdır. Denk bütçeyi yaptığınız anda yıllık trilyonlarca lira faiz ödemekten kurtulacaksınız. O imkân da size katılmış olacak ve bütün bu imkânlarla milletin hizmetini göreceksiniz. İşçiye, memura, emekliye, küçük esnafa, girişimciye, sanayiciye, çiftçiye ve köylüye gereken desteği ve kaynağı aktaracaksınız.
İnşallah Cenab-ı Allah; "önce imtiyazlılar" anlayışı yerine "önce millet" anlayışıyla bu ülkeyi yönetecek bir iktidarı bir an evvel nasip etsin. Paylaşımda adaleti sağlayacak bir iktidarı bir an evvel nasip etsin.
Değerli kardeşlerim, sözlerimi toparlarken Milli Görüş olarak bizlerin, daha PKK kurulmadan önce dahi Kürt kardeşlerimizin hakkını savunan bir hareket olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Daha 1969'da yola çıkarken Erbakan hocamız Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yaptı. Türkiye'nin doğusu ve güneydoğusundaki adaletsizliklerin, yatırım eksikliğinin ve üvey evlat muamelesinin ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etti. Daha PKK kurulmamıştı.
Ardından Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize şunu söyledi: "Türk'ü Kürt'ten ayırırsan ortada ne Türk kalır ne de Kürt kalır; ama Türk ve Kürt bir olursa karşısında ne Amerika durabilir ne de İsrail." demiştir. Meşhur Bingöl konuşması nedeniyle siyasi yasaklı hale geldi, hapis cezası aldı ve bedel ödedi. Kürt kardeşlerimizin hakkını savunmaya yönelik bir konuşmaydı. 1990'ların Türkiye'sinde o konuşmayı yapmaya cesaret edecek başka birisi olamazdı.
"Sen 'Ne mutlu Türk'üm diyene' dersen, o da 'Ben de Kürt'üm, daha doğruyum, daha çalışkanım, ne mutlu Kürt'üm diyene' der." diyordu. Bizi bir arada tutacak ve bizi huzura, barışa ulaştıracak olan İslam kardeşliğidir, ümmet kardeşliğidir.
İşte bu anlayışla bizler de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizi kucaklamaya geliyoruz. Sultan Alparslan'ın ordusunda beraber kılıç salladık, Selahaddin Eyyubi Hazretleri'nin ordusunda beraber Kudüs'ü kurtardık, Kurtuluş Savaşı'nda Çanakkale'de beraber şehit düştük, beraber gazi olduk. En son Kıbrıs Barış Harekatı'nda Türk'üyle Kürt'üyle beraber oradaki kardeşlerimizi zulümden kurtardık.
Dolayısıyla bu bölgenin insanları, tarih boyunca nasıl defalarca dış güçlerin ve emperyalistlerin oyunlarını bozdularsa bu yeni dönemde de yine bu oyunları bozacaklar. Vicdan, şuur ve feraset sahibi hiçbir bölge insanı kardeşimiz Büyük İsrail Projesi'ne destek olmaz. Emperyalizmin ve siyonizmin planlarına alet olmaz. Bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışan Amerika'nın planlarına alet olmaz. İnançlarına ve toplumsal değerlerine savaş açan Marksist, Leninist, ateist ve LGBT destekçileriyle hiçbir zaman yan yana durmaz.
Yeniden Refah Partisi olarak İslam kardeşliği anlayışıyla ve ümmet kardeşliği anlayışıyla, hangi ırktan olursa olsun insanımızı kucaklamak maksadıyla geliyoruz. Rahmetli Erbakan hocamızın Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgemize olan sevgisi sadece lafla ve sözle kalan bir sevgi değildi. Erbakan hocamız ne zaman iktidar ortağı olduysa Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya en büyük hizmetleri yaptı.
Bakınız; Muş Barit İşleme Tesisi, Diyarbakır TEMSAN (Türkiye Elektromekanik Sanayi)... O TEMSAN'ın müdürü bizzat bize anlattı. Dedi ki: "1976'nın Diyarbakır'ında Erbakan hoca 10.000 insanın çalışacağı fabrika kurdu." 1976'da Diyarbakır'ın nüfusu 100.000 idi. Bugünün Diyarbakır'ında 100.000 insanın çalışacağı fabrika kurmakla eş değerdi. Kendisi de mühendis olduğu için güzel bir kıyaslama ve güzel bir hesap yaptı.
Gerçekten de şimdi düşünün; bugünün Diyarbakır'ına gidip bizim 100.000 istihdam sağlamamızı düşünün. Bu durum 500.000 insanın ekmek yemesi demektir. 1976'da bunu yaptı. Sadece bu değil; Ağrı, Muş, Van, Şanlıurfa ve Mardin şeker fabrikaları... Muş'a gidiyorum, Erbakan hocamıza dua ediyorlar. Ağrı'ya gidiyorum, Erbakan hocamıza dua ediyorlar. "Burada daha 50 sene önce bu fabrikayı yaptı, ondan sonra da üretime ve istihdama yönelik bir çivi dahi çakılmadı." diyorlar.
Adıyaman, Bingöl, Ergani, Siirt, Şanlıurfa ve Bitlis çimento fabrikaları; Mardin, Siirt ve Şırnak azot sanayi yani gübre fabrikaları; Van ve Mardin ayakkabı fabrikası (buralarda hayvan çok olduğu için deriden istifade edilsin diye); Diyarbakır, Elazığ, Van, Mardin, Ağrı, Muş ve Şanlıurfa'da organize sanayi bölgeleri yapıldı. Yine Erbakan hocamızın bölgeye çok önemli bir hizmeti, 54. Hükümet'te Başbakan olduğu zaman sınır ticaretini serbest bırakması oldu. Sınır ticaretinin serbest bırakılmasıyla bölge ekonomisi çok ciddi bir şekilde hareketlendi ve canlandı.
Allah gani gani rahmet eylesin. Erbakan hocamız bir insana bakarken "Bu insan Türk müdür, Kürt müdür, Çerkez midir, Arap mıdır?" diye bakmıyordu. "Bu insanın geçim derdi var mı? Bu insanın temel hakları güvence altında mı? Hizmetlerden yeterli pay alabiliyor mu? Çocuğuna kaliteli eğitim veriliyor mu? Can güvenliği teminat altına alınmış mı? Huzur ve barış içerisinde mi? İşi ve aşı var mı?" Erbakan hocamız bunları sorguluyordu.
Konya'yı Bitlis'ten ayırt etmiyordu, Kayseri'yi Şırnak'tan ayırt etmiyordu ve Bursa'yla Van'ı ayırt etmiyordu. Allah gani gani rahmet eylesin. Aynen Erbakan hocamız gibi biz de Milli Görüş ruhuyla tüm bölge insanını ayrım gözetmeksizin kucaklamaya geliyoruz. Bölge insanının haklarının teslim edilmesi, taleplerinin dinlenmesi ve bunların yerine getirilmesi bizim en tabii görevimiz olacaktır. Irkçılık yerine İslam kardeşliği anlayışını hakim kılmaya geliyoruz. Bölgede ve tüm Türkiye'de maddi ve manevi kalkınma hamlelerini gerçekleştirmeye geliyoruz. Bölgede tarım ve hayvancılığın geliştirilmesiyle beraber istihdam sağlayacak sanayi tesislerinin, üretime yönelik kuruluşların kurulması için geliyoruz. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yapılan kalekolların 5 misli meslek eğitim merkezi, 5 misli de fabrika yapmak için geliyoruz inşallah.
Necmettin Erbakan'ın şöyle bir sözü daha vardı. Diyordu ki gardiyan devlet anlayışı yerine garson devlet anlayışına hâkim kılacağız. Ne kadar güzel bir ifade! Yani şefkat temelli, hizmet temelli; gardiyan gibi bağıran, çağıran, tepeden bakan veya eziyet eden değil; şefkat temelli, hizmet temelli bir devlet anlayışını, garson devlet anlayışını hâkim kılacağız diyordu. İnşallah bunu hâkim kılacağız.
Milli görüş; ezilen, zulme uğrayan her kesimin haklarını savunan, kuvveti değil hakkı üstün tutan ve aslı özü Cenab-ı Allah'ın rızasını kazanmaya yarayan bir harekettir. Halka tazim, mahluka şefkat hareketidir. Yani yaratıcıyı tazim, onun yarattıklarını da o Yaradan'dan ötürü sevmek ve onlara şefkat merhamet göstermek... Hangi ırktan, hangi mezhepten, hangi dinden olursa olsun insan haklarını, kul haklarını teminat altına almaktır. Milli görüşün aslı ve özü budur.
Bu nedenle Doğu ve Güneydoğumuzu siyonizmin bir projesi olan Büyük Orta Doğu Projesine, Büyük İsrail Projesine asla ve asla kurban etmeyeceğimizi; ne pahasına olursa olsun birlik ve beraberliğimizi, 1000 senelik birlik ve beraberliğimizi bundan sonra da muhafaza edeceğimizi ifade ediyorum. Paylaşımda adalet için, yönetimde adalet için, yargıda adalet için milli görüş diyorum. Önce millet anlayışı için milli görüş diyorum. Maddi kalkınma ve manevi kalkınma hamleleri için milli görüş diyorum. Barış ve kardeşlik için milli görüş diyorum.
Cenab-ı Allah bu hedeflerimize hep birlikte ulaşmayı inşallah nasip eylesin. Aziz milletimizi maddi ve manevi sıkıntılarından kurtarmayı nasip eylesin. Bizlere de Erbakan hocamız gibi bu millete, bu ülkeye hayırlı hizmetler yapıp hayır dua ile anılmayı inşallah nasip eylesin. Bu vesileyle değerli Konfederasyon Başkanımıza, Seyit Ateş Bey'e, değerli Dernek Başkanımıza, kıymetli sivil toplum kuruluşları temsilcilerine, bizleri bu soğuk havaya rağmen yalnız bırakmayan siz değerli Eskişehirlilere, siz değerli Doğu ve Güneydoğulu hemşehrilerimize en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Toplantımız hayırlı olsun, günümüz hayırlı olsun. Allah'a emanet olunuz."