O günlerin amacı sadece “yerli ürün tüketelim” demek değildi aslında; paylaşmayı, doğaya ve emeğe saygıyı da öğrenirdik. Bugün bir diyetisyen olarak aynı haftaya baktığımda, yerli malının yalnızca ekonomik değil, beslenme açısından da çok güçlü bir mesaj taşıdığını görüyorum.
Son yıllarda sağlıklı beslenme denince aklımıza çoğu zaman ithal ürünler, “süper gıdalar” ve popüler diyetler geliyor. Oysa bu toprakların bize sunduğu besinler bulgur, mercimek, nohut, yoğurt, zeytinyağı, sebze ve meyveler, bilimsel olarak da son derece kıymetli. Akdeniz diyetinin temelini oluşturan bu besinler, dengeli ve sürdürülebilir bir beslenmenin en güzel örnekleri.
Diyet yaklaşımı ne olursa olsun. Kilo kontrolü, sporcu beslenmesi, gebelik ya da çocuk beslenmesi... Yerli ve mevsiminde besinler her zaman listenin merkezinde yer almalıdır. Çünkü bu besinler daha taze, daha ulaşılabilir ve kültürümüze daha uygundur. Danışanlarımda sıkça gördüğüm bir durum var: Kendi mutfağına yabancılaşan bireyler, diyetle olan bağlarını da kolayca koparıyor. Oysa çocukluğumuzdan tanıdığımız tatlar, beslenme alışkanlığını sürdürülebilir kılıyor.
Yerli malı kullanmak aynı zamanda bir çevre ve toplum meselesidir. Daha az taşınan, daha az işlenen gıdalar çevreye daha az yük bindirir. Küçük üreticiyi desteklemek, gıda sistemimizin geleceği için de önemli bir adımdır. Sağlıklı bireyler, ancak sağlıklı bir gıda sistemiyle mümkün olabilir.
Bu Yerli Malı Haftası’nda soframıza bakarken şunu hatırlayalım. Sağlıklı beslenme uzaklarda değil. Bazen bir kase yoğurtta, bazen bir tabak kuru fasulyede, bazen de mevsiminde alınmış bir elmada saklı. Kendi toprağımıza, kendi mutfağımıza yeniden güvenmek, belki de en doğru diyet yaklaşımıdır.