İşitme Engelli Çocuklar Eğitim ve Araştırma Merkezi hakkındaki düşüncelerini açıklayan Önceki Dönem Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Yılmaz Büyükerşen şu ifadeleri kullandı;
"Aslında bugün artık “işitme engellilik” diye bir engel neredeyse kalmadı. Eğer işitme kaybı olduğu erken yaşta fark edilen çocuklara zamanında teşhis konulursa, bunun aşılabilir bir durum olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Bunun çok sayıda örneği var. Hatta öyle ki, eski deyimle “sağırlık”, daha teknik ifadeyle “işitmezlik” dediğimiz durum, günümüzde büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.
Bu noktada Eskişehir’i, Anadolu Üniversitesi’ni ve orada kurulan kurumları hatırlatmak isterim. Şoförüm “kısa kes” diye uyarsa da, hata yaparım endişesiyle; insan bir yandan hocalık, bir yandan belediye başkanlığı ve siyasetçilik yapmış olunca mikrofonu görünce aklına o ana kadar hatırlamadığı pek çok şey geliyor. Yakınlarım, uzun anlatıp insanları sıkabileceğim konusunda hep endişelenir. Çünkü anlatacaklarım çoğu kişiyi ilgilendirmeyebilir; ama sizleri mutlaka ilgilendiriyor. Sizler işitme kaybı yaşayan çocuklarsınız. Gerçi artık “işitme engeli” ifadesini bile kullanmak istemiyorum; çünkü bugün gelinen noktada işitme sorunu büyük ölçüde çözülebilir hale geldi.
Bu gelişmede Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde kurduğumuz kurumların, özellikle İÇEM’in ve orada yetişen uzmanların büyük payı var. Ayrıca bir dönem akademi, ardından üniversite hastanesi olarak hizmet veren ve daha sonra sağlıkta reform sürecinde kapatılan Eskişehir Mavi Hastanesi de dünyada az sayıda merkezin yapabildiği çalışmaları gerçekleştirebilen çok önemli bir sağlık kurumuydu.
Bugün artık “işitmezlik” diye bir durumdan söz etmek neredeyse mümkün değil. Koklear implant adı verilen ve iç kulaktaki işitme sinirine yerleştirilen cihazlar sayesinde, geçmişte işitmezlik olarak tanımlanan durum büyük ölçüde ortadan kalkmış bulunuyor.
Eskişehir’de sağlık alanında yapılan reformların, yine Eskişehir’de başlatılan çalışmalar ve gerçekleştirilen ameliyatlarla önemli ölçüde tamamlandığını bugün gururla söyleyebiliriz. Artık doğuştan işitme kaybı olan ya da sonradan işitme yetisini kaybetmiş çocukların bile rahatlıkla konuşabildiğini görüyoruz. Öyle ki, onların bir zamanlar işitme kaybı yaşadıklarına sizi inandırmakta zorlanabilirsiniz. Düzgün konuşuyor, iletişim kuruyor, hatta şarkı söylüyorlar. Bu tabloyu gördüğünüzde gerçekten şaşırırsınız. Ben bu şaşkınlığı, bizzat çözüm arayışlarının içinde yer alırken defalarca yaşadım.
Bugün hepimizin bildiği, benim Türkçe bir karşılık olarak “biyonik kulak” dediğim —ki o dönemde bu kavramların toplumda yerleşmesi için özellikle çaba gösteriyorduk— koklear implantlar sayesinde geçmişte “işitmezlik” olarak adlandırılan durum büyük ölçüde ortadan kalktı.
Eskişehir’de önce akademi döneminde, ardından Anadolu Üniversitesi çatısı altında; özellikle de üniversitenin meşhur Mavi Hastanesi’nin öncülüğünde çok önemli çalışmalar yapıldı. Orada görev yapan doktorlarımız, özellikle kulak burun boğaz alanında Türkiye’de çığır açan ameliyatlara imza attılar. Burada, kulakları çınlasın, minnet borçlu olduğum Doçent Doktor Bekir Altay başta olmak üzere, bu mücadelenin nasıl verildiğini ve bu ameliyatların nasıl mümkün hale getirildiğini kısaca anlatmak isterim.
Hepinizin bildiği gibi, kızım da bu süreci yaşayan çocuklardan biriydi. Okullarda bir kızamık salgını vardı; ablası ilkokula gidiyordu ve virüsü eve taşıdı. O sırada küçük kızım henüz bir buçuk–iki yaşlarındaydı. Yeni yeni “anne”, “baba” gibi heceler çıkarmaya başladığı bir dönemde, geçirdiği ağır bir kızamık hastalığı sonucunda maalesef sinirsel işitme kaybına uğradı.
Türkiye’de verdiğimiz bütün mücadele, aslında kızım Burcu’nun derdine çare bulmak için geçirdiğimiz yıllarla başladı. O dönem doçenttim, akademi başkanıydım. Bizi yetiştiren, akademinin kurucusu olan merhum Profesör Doktor Orhan Oğuz’un öğrencisiydim. Daha sonra yollarımız yine kesişti; 1981’de Resmî Gazete’de yayımlanan kararla o Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’ne, ben ise Anadolu Üniversitesi’nin kurucu rektörlüğüne atandım. Yoğun bir çalışma dönemiydi.
Ama benim için asıl dönüm noktası, kızım Burcu’nun yaşadığı süreç oldu. Burcu bir buçuk yaşındaydı. Yeni yeni “anne”, “baba” demeye çalışıyordu. Dil gelişiminin doğal sürecinde, yaşı gereği bazı heceler çıkarmaya başlamıştı. Tam o sırada bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettik. Karyolasında yatarken başını karyolanın kenarına vurmaya başladı. Önce anlam veremedik. Ancak çıkardığı “güm güm” seslere tepki verdiğini, o titreşimi bir ses olarak algıladığını gördük. Bu durum dikkatimizi çekti.
Hacettepe’de yaptırdığımız incelemeler sonucunda kızımızın sinirsel işitme kaybı yaşadığını öğrendik. İşitme kaybının pek çok nedeni olabilir; ağır geçirilen hastalıklar bunlardan biridir. Burcu da çok ağır bir kızamık geçirmişti. Bir gece içinde kızamık döktü, çok yüksek ateş yaşadı. O hastalığın ardından işitme sinirlerinde hasar oluşmuştu.
Ailece ne yapacağımızı şaşırdık. Hacettepe’de, kulakları çınlasın Bekir Bey’e ve odyolog Errol Belgin’e götürdük. “Maalesef,” dediler, “kızınız işitmiyor. Sinirsel kayıp var. Bunun tıbbi bir tedavisi yok. Yapılabilecek şey eğitimdir.” İşte bizim için bambaşka bir dünya o gün başladı.
Araştırmaya başladım: Gelişmiş ülkelerde bunun çözümü neydi? Nerelerde nasıl eğitim veriliyordu? Almanya’da bu çocuklar için özel okullar olduğunu öğrendik. Ailece Almanya’ya göç etmeyi ciddi ciddi düşündük. O dönem akademi başkanı mıydım, rektör müydüm tam hatırlamıyorum; ama bulunduğum görevden ayrılmayı bile göze almıştım. Almanya’da mesleğimle ilgili bir görev de ayarlanmıştı. Karı koca karar verdik: Kızımız Almanca öğrenecek, Türkçe belki hiç öğrenemeyecek ama oradaki imkânlardan yararlanacaktı.
Bu düşünceyle Profesörler Kurulu’nu topladım. “Kendinize yeni bir başkan seçin,” dedim. “Ben kızım nedeniyle Almanya’ya göç etmek zorundayım.”
Fakat eşim bu karara karşı çıktı. O süreçte yaptığımız araştırmalar sırasında Türkiye’de işitme kaybı yaşayan çocuk sayısının tahmin edilenden çok daha fazla olduğunu öğrenmiştik. Eşim bana şunu sordu:
“Biz imkânlarımız sayesinde çocuğumuzu yurt dışına götürüp sorunumuzu çözeceğiz. Peki ya Türkiye’deki binlerce anne baba ne yapacak? Onların çocukları ne olacak?” Bu soru beni derinden sarstı.
Profesörler Kurulu’nda durumu anlattım. O gün birlikte çalıştığım değerli hocalarımız —vefat edenlere Allah rahmet eylesin, hayatta olanlara uzun ömürler versin— şu soruyu sordular:
“Madem bu hizmet orada var, biz neden burada yapmıyoruz?” İşte her şey o soruyla başladı.
Eskişehir’de bir merkez kurduk. İşitme kaybı olan çocukları, işitme kaybı olmayan çocuklarla bir arada eğiteceğimiz karma bir model geliştirdik. Çocukların karşılıklı etkileşimle, doğal iletişim ortamında gelişebileceği bir sistem uygulamaya koyduk. Bu çocukların bir kısmı öğretim üyelerimizin çocuklarıydı. Böylece Eskişehir’de İşitme Engelli Çocuklar Eğitim Merkezi’ni kurduk.
İÇEM kısa sürede büyük ilgi gördü. Türkiye’nin dört bir yanından aileler Eskişehir’e gelmeye başladı. Çocukları işitme kaybı yaşayan aileler, tayinlerini buraya aldırmaya, iş bulup yerleşmeye, hatta göç etmeye başladılar. Eğer kamu görevlileriyse nakil istediler; değilse başka yollarla Eskişehir’de tutunmaya çalıştılar. Bir çocuğun derdiyle başlayan yolculuk, binlerce aileye umut olan bir harekete dönüştü. Olay böyle başladı.
İÇEM Eğitim Merkezi’nde farklı yöntemler denenmeye başlandı. Bu süreçte dünyanın çeşitli ülkelerindeki kurumlarla temasa geçtik. İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth döneminde, bu alanda çalışan kurumlara ve hükümetlere mektuplar yazıldı. Nasıl eğitim verdiklerine dair sandıklar dolusu kitaplar, yöntemler, uzman yetiştirme modelleri ve uygulama örnekleri bize ulaştırıldı. Beklemediğimiz bir hızla İÇEM büyümeye başladı. Kısa sürede hem kapsamı genişledi hem de çok başarılı eğitim hizmetleri vermeye başladı.
Eskişehir adeta işitme kaybı olan çocukların ailelerinin akınına uğradı. Anadolu Üniversitesi’ne bağlı İÇEM, yalnızca bir eğitim merkezi olmaktan çıktı; aynı zamanda uzman yetiştiren bir yapıya dönüştü. Üniversite bünyesinde, özellikle Eğitim Fakültesi’ne bağlı yeni bölümler kurarak bu alanda akademik uzmanlar yetiştirmeye başladık. Yurt dışında benzer sorunlara çözüm arayan üniversiteler, vakıflar ve araştırma merkezleriyle iş birlikleri geliştirdik.
Sonunda İÇEM, yalnızca Eskişehir’in değil, Türkiye’nin dört bir yanındaki işitme kaybı yaşayan çocuklar ve aileleri için bir umut merkezi haline geldi. Elbette yapılanlar bununla sınırlı değildi; süreç içinde başka önemli gelişmeler de yaşandı.
Beni yetiştiren hocam, Eskişehir’de yükseköğretim kurumu olarak ilk akademiyi kuran ve daha sonra Millî Eğitim Bakanı olan merhum Orhan Oğuz da bu sürecin önemli isimlerindendi. Kızımın işitme kaybını öğrendiğinde, Millî Eğitim Bakanı olarak beni aradı. “Burcu’nun küçük yaşta geçirdiği ağır kızamık nedeniyle sinirsel işitme kaybı yaşadığını öğrendim,” dedi. “Ama hiç üzülme. Ben inanıyorum ki Allah bu sorunu sana özellikle verdi.”
Bu sözleri ilk duyduğumda telefonun ucunda çok sarsıldım. Ses tonumdan moralimin bozulduğunu anlamış olacak ki hemen devam etti: “Allah bu sorunu sana verdi; çünkü sen bu çocukların sorunlarının çözülmesine vesile olacaksın.”
Bu sözler benim için bir dönüm noktası oldu. Kolları sıvadık.
Uzun bir hikâye… Aslında bunun bir kitap haline getirilmesi gerekirdi. Gönül isterdi ki Anadolu Üniversitesi bu gelişimin tarihini yazsın; Tarih Bölümü’nde, Eğitim Fakültesi’nde bu konuya doktora tezleri ayrılsın. Çünkü yapılan çalışmalar başka ülkelere de örnek oldu.
Kurulan merkezde yetişen çocuklardan biri de benim kızımdı. Eğer bugün hayatta olsaydı ve burada olsaydı, onu kürsüye çıkarır, size hitap etmesini isterdim. Konuşmasını dinlediğinizde normal bir insan gibi konuştuğunu görürdünüz; yalnızca ses tonunda bazı farklılıklar hissedebilirdiniz. Oysa hiç duymuyor.
“Hiç duymayan bir insan nasıl konuşur?” diye sorabilirsiniz. Bu, yıllarca araştırarak bulduğumuz ve uyguladığımız yöntemlerle mümkün oldu. Amerika ve İngiltere’deki bazı üniversitelerin uyguladığı teknikleri inceledik ve dudak okuma (lip reading) yöntemini sistemli biçimde uygulamaya başladık. Çocuklar, karşılarındaki kişinin dudak hareketlerini takip ederek dili öğrenebiliyorlardı.
Şu anda burada değerli bir hanımefendinin, benim söylediklerimi işaret diliyle aktarmaya çalıştığını görüyorsunuz. Biz o dönemde hem dudak okuma hem de sözlü eğitim yöntemlerini bir arada kullanarak, çocukların konuşma ve iletişim becerilerini geliştirmeye odaklandık. İşte bu çalışmalar sayesinde, bir zamanlar “işitmez” denilen çocuklar bugün toplum içinde rahatlıkla iletişim kurabilen bireyler haline gelebildiler.
İspanyolların işitmeyenler ve sağırlar için geliştirdiği bir yöntem zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Ancak işaret alfabesinin tek başına yeterli olmadığını gördük. Çünkü işaret alfabesini bilenler ve öğrenenler bu sistemi işitmeyen çocuklara öğretse bile, onların toplumdaki diğer insanlarla iletişim kurabilmesi için karşı tarafın da bu dili bilmesi gerekir. Bunun ise yaygın olarak mümkün olmadığı açıktır.
Bu noktada arayışlarımız bizi “dudak okuma” denilen yönteme yönlendirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaşın sürdüğü ülkelerde hemen her otelde ve lokantada casuslar bulunurdu. Bu kişiler, diğer ülkelerden gelen casusları takip ederdi. Peki bunu nasıl yaparlardı? Uzaktan bakarak, konuştuklarını anlamaya çalışırlardı. Dudak hareketlerinden, yani “lip reading” dediğimiz yöntemle karşı tarafın ne söylediğini çözebilirlerdi.
Casuslukta kullanılan bu sistemin, gelişmiş ülkelerde –Amerika’da, İngiltere’de ve daha pek çok yerde– işitmeyenler için bir iletişim yöntemi olarak kullanılmaya başlandığını fark ettik. Dudak hareketlerine bakarak iletişim kurma ve bu hareketleri taklit ederek konuşmayı geliştirme yöntemi zamanla ilerledi. İşitmeyen bir kişinin, karşısındaki insanın dudak hareketlerini izleyerek söylediklerini kelimesi kelimesine anlayabilmesi ve buna uygun cevap verebilmesi artık mümkün hâle gelmişti.
Bu konunun çok uzun bir hikâyesi var. Gönül isterdi ki aradan geçen 50 yılın sonunda Burcu’yu buraya getirebilseydim; onu konuşturmayı ve sizin ona sorular sormanızı isterdim. Ancak bunun için küçük bir şart gerekirdi: Soru soran kişinin dudaklarına özel bir ışık sistemiyle ışık yönlendirilmesi… Böylece Burcu ne söylediğinizi anlayabilir, ardından nasıl cevap verdiğini ve konuşmayı nasıl geliştirdiğini siz de görebilirdiniz. Aslında bugün de bu imkân var.
Bu çalışmalar beni yıllar boyunca farklı yöntemler üzerinde uğraştıktan sonra, işitmeyenlerin diğer insanlarla daha rahat iletişim kurmasını sağlamaya yöneltti. Allah’ın yardımı oldu demem yanlış olmaz. O dönemde sadece üniversite rektörü değil, aynı zamanda Türkiye Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanıydım. Hükümet tarafından görevlendirilmiş olarak 8,5 yıl bu görevi yürüttüm.
Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanı olarak ilk adımı TRT’den attık. Kurul başkanı olduğum için TRT’nin yayın politikaları üzerinde etkimiz vardı. O yıllarda televizyon ekranlarında altyazı uygulaması henüz yaygın değildi; filmlerde ya da haberlerde altyazı teknolojisi kullanılmıyordu.
Biz de TRT’nin teknik imkânlarını kullanarak spikerlerin okuduğu haberlerin altyazı olarak verilmesini sağlamak için çalışmalara başladık ve bu konuda baskı yaptık. Ayrıca spiker haberi okurken ekranın sağ ya da sol köşesinde küçük, yuvarlak bir pencere açılıyor; spikerin dudak hareketleri büyütülerek gösteriliyordu. İşitmeyenler bu dudak hareketlerinden spikerin ne söylediğini anlayabiliyor, zamanla kendileri de bunu konuşmaya dönüştürebiliyordu. Bu uygulama onların toplumla iletişim kurmasını kolaylaştırdı.
Bir gün Hürriyet gazetesini açtım. Hiç unutmuyorum; üçüncü sayfanın birinci sütununda “Artık Sağırlık Diye Bir Şey Kalmadı” başlıklı bir haber vardı. Tek sütun hâlinde yayımlanmıştı. Okudum, ancak haber bir yerde aniden kesiliyordu. Gazetecilik yaptığım için bilirim; ajans haberleri sütuna sığmazsa, makasla kesilir ve geri kalanı atılır. “Okuyucu üst kısmı okuduysa yeter” denir.
O dönemde Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Oktay Ekşi’ydi. Kendisine telefon açtım:
“Oktay’cığım, gazetede bir haber var; ‘sağırlık diye bir şey kalmadı’ diyor ama haberin yarısı yok” dedim.
Meğer haber yabancı bir ajans bülteniymiş ve sütuna sığmadığı için kesilmiş. Mutfağı bildiğim için haberlerin ajanslardan geldiğini ve dizgi sırasında gerektiğinde alt kısmının atıldığını biliyordum. “Bu haberin devamını bulamaz mısın?” dedim.
“Bulsam bile gazeteler baskıya girdi; çöp kutuları çoktan boşaltılmıştır” dedi. Yine de ricamı kırmadı, araştırdı. Bir süre sonra beni aradı:
“Haberin yarısı kesilip çöp kutusuna atılmış. Çöp kutusu boşaltılmış ama ajans bülteninden gelen o parça tenekenin içine yapışıp kalmış” dedi.
“Ne olur, onu bana gönder” dedim.
Gönderdiği devam metninde, İngiltere’de bir firmanın “koklea” adı verilen bir cihaz geliştirdiği yazıyordu. Bu cihazla yapılan ameliyatta, kulağın arkasındaki mastoid kemiği üzerinden işitme sinirine elektronik frekanslar iletilerek seslerin algılanabileceği, yani sağırlığın ortadan kaldırılabileceği anlatılıyordu. Tesadüfe bakın ki, haberin asıl önemli kısmı çöpe atılmış ama o teneke çöp kutusuna yapışıp kaldığı için kurtarılabilmişti.
Okuduk, araştırdık ve söz konusu cihazın Avustralya’da, Melbourne Üniversitesi’nde başarıyla uygulandığına dair bir habere ulaştık. Bu noktada kendisine minnet ve şükran borçlu olduğum bir isim var. Hacettepe’den üniversitemizin hastanesi olan Mavi Hastane’ye gelen bir kulak burun boğaz uzmanı… İngilizcesi çok iyiydi. Onunla birlikte iç kulak, işitme mekanizması, sinirsel iletim ve tüm fizyolojik süreçleri ayrıntılı biçimde öğrenmeye çalışıyorduk.
Bekir’i çağırdığımı hatırlıyorum.
“Bekir,” dedim, “pasaportun var mı? Yoksa hemen çıkar. Melbourne Üniversitesi’ne gidiyorsun. Bir ay kalacaksın.”
Melbourne Üniversitesi’ni aradım. Aramızda ciddi bir saat farkı vardı; bizde geceyken onlarda gündüzdü. Üniversitenin rektörüyle görüştüm. “Sizin orada yaptığınız bir ameliyat varmış; işitme problemini ortadan kaldırıyormuş. Elektronik cihazlar yerleştiriliyor ve hastalar duymaya başlıyormuş. Doğru mu?” dedim. “Evet,” yanıtını aldım. “Bizden bir hekim göndersek, bu ameliyatı öğretir misiniz?” diye sordum. “Memnuniyetle,” dediler.
Bekir’i hemen Melbourne’e gönderdik. Orada üniversite hastanesinde ameliyatın nasıl yapıldığını öğrendi: Cihaz nasıl yerleştiriliyor, sistem nasıl çalışıyor, hastalar nasıl duymaya ve konuşmaya başlıyor — hepsini yerinde gözlemledi.
Bekir, Hacettepe’den doçent olarak gelmişti ve bizim Mavi Hastane’de görev yapıyordu. Eskişehir’de bir Tıp Fakültesi de vardı. Ancak Bekir’i oraya geçiremedik. O dönemde Tıp Fakültesi’ndeki bazı kulak burun boğaz uzmanları bunu istemediler. Mesleki rekabet ve çeşitli endişeler devreye giriyor; maalesef bu da yaşanan bir gerçektir.
Bekir Melbourne’de ameliyatları öğrendi, Türkiye’ye döndü. Ancak Tıp Fakültesi —ki o dönem ayrı bir üniversite yapısındaydı— doçent olmasına rağmen onu kadrosuna almadı. O dönemde görev yapan bazı profesörler kabul etmedi. Hayatta olmayanlara Allah rahmet eylesin, yaşayanlara uzun ömür versin. Sonuçta Bekir, ameliyatlara bizim Mavi Hastane’de başladı ve gerçekten büyük bir eşik aşılmış oldu.
Daha sonra Melbourne’de bu ameliyatı yapan ekipten bir heyetin Türkiye’ye gelmesi gerektiği söylendi. Amaç, Bekir’in ameliyatı usulüne uygun yapıp yapmadığını yerinde görmek ve gerekli onayı vermekti. Heyet Eskişehir’e, Anadolu Üniversitesi Mavi Hastanesi’ne geldi. Tıp Fakültesi’ne değil. Bekir ilk ameliyatlarını gerçekleştirdi; başarı oranı yüzde yüzdü.
Bu başarı üzerine cihazı üreten firma her yere cihaz satmadıklarını, yalnızca bu ameliyatı başarıyla yapabilen merkezlere cihaz verdiklerini belirtti. Yani belli bir sistemleri ve denetim mekanizmaları vardı.
Melbourne’den gelen heyet Bekir’in ameliyatlarını Mavi Hastane’de izledi. O dönemde Tıp Fakültesi’ndeki bazı kulak burun boğaz profesörleri sistemi şiddetle reddetmişti. Mesleki çekişmeler ve kıskançlıklar bazen çok olumlu gelişmeleri bile engelleyebiliyor.
Nihayet Bekir ameliyatlara resmen başladı. Nucleus firması gerekli onayı verdi. Ameliyatta mastoid kemiğin arkasındaki bölüm oyuluyor, madeni para büyüklüğünde bir alıcı cihaz yerleştiriliyordu. Bunun bir de dış işlemcisi vardı. O yıllarda bilgisayar teknolojisi yeni yeni bu alanlarda kullanılmaya başlanmıştı. İşlemci belde taşınıyor, sistem çalıştırıldığında kişi hem söylenenleri duyabiliyor hem de zamanla konuşmaya başlayabiliyordu.
Tüm itirazlara rağmen Bekir, Anadolu Üniversitesi’nin Mavi Hastanesi’nde bu ameliyatları başarıyla gerçekleştirmeye devam etti. Küçük bir hastanede başlayan bu girişim, işitmeyen insanlar için büyük bir umut kapısı oldu."