Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Sivil Toplum ile İlişkiler Başkanı Av. Özcan Pehlivanoğlu, Eskişehir’de düzenlenen basın toplantısında şu ifadeleri kullandı:

“Bugün Eskişehir’de bir dizi ziyaret gerçekleştirmek ve yarın Erbal Derneği tarafından düzenlenecek ‘Merhaba Rumeli’ konferansına konuşmacı olarak katılmak üzere bulunuyorum. Eskişehirlilerle bir araya gelecek, sivil toplum kuruluşlarını ziyaret edeceğiz. İl başkanımız, il yöneticilerimiz ve ilçe başkanlarımızla birlikte bu ziyaretleri gerçekleştireceğiz.

Bugün siz değerli basın mensuplarıyla bir araya gelmekten de büyük memnuniyet duyuyorum. Zafer Partisi’nin çalışmalarını ve sesini kamuoyuna duyurabilmesi, sizlerin katkılarıyla mümkün oluyor. Ancak medyanın içerisinde bulunduğu ve düşürüldüğü durumdan hepimiz üzüntü duyuyoruz. Gazetecilerin yaşadıklarını, tutuklanan, cezalandırılan ve haklarında soruşturma yürütülen basın mensuplarını ibretle izliyoruz. Bütün bunların halkın haber alma özgürlüğünü kısıtladığını düşünüyoruz.

Eskişehir’e daha rahat, daha güvenli ve daha huzurlu bir ülke gündemiyle gelmeyi, sizlerle böyle bir ortamda değerlendirmelerde bulunmayı isterdim. Ancak ne yazık ki ülkemizin içerisinde bulunduğu koşulları hepimiz birlikte görüyoruz.

Zafer Partisi olarak Türkiye genelinde halkımızla buluşmaya devam ediyoruz. Çalışmalarımızın kamuoyuna yansıması engellenmek istense de başta Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ olmak üzere bütün parti yönetimimiz, kadrolarımız, il ve ilçe teşkilatlarımız vatandaşlarımızla bir araya gelmek için yoğun çaba gösteriyor.

Halkımızın içerisinde bulunuyor, düşüncelerini ve sorunlarını dinliyoruz. Ardından Zafer Partisi’nin bu sorunlara yönelik çözüm önerilerini anlatıyoruz.

Bu nedenle Zafer Partisi’nin önümüzdeki seçimlerde sürpriz yapacağına inanıyoruz. Partimizin baraj sorunu olduğunu ileri sürenler veya oy oranımızı belirli seviyelerde gösteren anketler olabilir. Ancak biz, önümüzdeki dönemde iktidarda ya da iktidarın bir parçası olarak yürütmede yer alabileceğimize inanıyoruz. Gençlerden, kadınlardan ve toplumun farklı kesimlerinden aldığımız tepkiler de bize bunu gösteriyor.

Bunu Eskişehirlilerle de paylaşmak istiyorum.

Türkiye’nin gündeminde çok önemli meseleler bulunuyor. Bunlardan biri de fon meselesidir. Biz bu konunun gündemin ilk sıralarında tutulması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü fon mağdurları ve küçük yatırımcılar bizden özellikle bunu talep ediyor.

Vatandaşlarımız, yaşanan fon skandalının gündemden düşürülmemesini, hak kayıplarının karşılanmasını, sorumluların ortaya çıkarılarak yargılanmasını ve gerekli cezaların verilmesini istiyor. Ayrıca bu gelişmelerin ülke ekonomisine olumsuz etkilerinin önlenmesi için tedbir alınmasını talep ediyorlar.

Bu taleplerin temelinde geçmişte yaşanan bazı olayların üzerinin örtüldüğüne ilişkin endişeler bulunuyor. Fon mağdurları, bu olayın da özellikle iktidara yakın medya aracılığıyla gündemden düşürüleceğini ve zaman içerisinde topluma unutturulacağını düşünüyor.

Biz bu endişelerin giderilmesi gerektiğine inanıyoruz. Fon skandalını gündemde tutmaya devam edeceğiz. Çünkü son derece önemli bir olaydan söz ediyoruz. Dünyanın hangi ülkesinde yaşanırsa yaşansın böyle bir skandalın bütün yönleriyle araştırılması gerekir. Türkiye’de ise bu konunun yeterince sorgulandığını düşünmüyoruz.

Böyle bir olayın ardından öncelikle siyasi sorumluların istifa etmesi beklenirdi. Başka ülkelerde benzer büyüklükteki skandallar hükümetlerin istifasına, hatta erken seçime gidilmesine neden olabilirdi. Ancak Türkiye’de ne sorumluların istifa ettiğini ne de ülkenin seçime gideceğine ilişkin bir gelişme yaşandığını görüyoruz.

Bu durum, skandalın zaman içerisinde unutturulmak istendiği yönündeki düşünceleri güçlendiriyor.

Biz fon skandalını gündemde tutmaya devam edeceğiz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir muz cumhuriyeti değildir. Devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu olayın üzerine gitmesini, sorumluların ortaya çıkarılmasını ve yargı önünde hesap vermesini istiyoruz.

Bunun mevcut dönemde gerçekleşmemesi hâlinde Zafer Partisi iktidarında konunun bütün yönleriyle araştırılması ve sorumluların cezalandırılması için gereken adımları atacağız. Türk milletine bu konuda söz veriyoruz.

Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında hukuksuzluk geliyor. Fon skandalı gündemde olsa da aslında konuşmamız gereken temel mesele adaletsizliktir. Yargı organlarının muhalefet üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığı bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz.

Her gün muhalefete yönelik yeni gelişmeler yaşanıyor. Özellikle ana muhalefet partisi ve diğer muhalefet partileri üzerinde yoğunlaşan bir siyasi baskı görüyoruz.

Biz de diğer siyasi partilerle rekabet içerisindeyiz. Ancak siyasi rekabet başka, hukukun herkese eşit uygulanması başka bir meseledir.

Neredeyse her gün bir belediyeye yönelik operasyon gerçekleştirildiğini, belediye başkanlarının, başkan yardımcılarının ve belediye meclis üyelerinin gözaltına alındığını veya tutuklandığını görüyoruz. Ardından bazı belediyelerde meclis üyelerinin parti değiştirmesi nedeniyle yönetim dengelerinin değiştiğine tanık oluyoruz. Bu son derece endişe verici bir durumdur.

Hukuk hepimiz için gereklidir. Hepimizin yargıya güvenmeye ihtiyacı vardır. Yargının objektif, tarafsız ve adil biçimde işlemesi gerekir.

Genel Başkanımız Ümit Özdağ’ın da sık sık dile getirdiği ‘düşman ceza hukuku’ anlayışının Türkiye’de uygulandığını düşünüyoruz. İktidardan yana olmayan kesimlerin, ister ana muhalefet ister diğer muhalefet partileri olsun, farklı bir hukuk uygulamasıyla karşı karşıya kaldığı kanaatindeyiz.

Türk milletinin bu şekilde yönetilmeyi hak etmediğini düşünüyoruz. Türkiye’nin hukukun üstünlüğünün esas alındığı, adaletin herkese eşit uygulandığı, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu bir ülke hâline gelmesini istiyoruz.

Aslında siyasi iktidarın da bunu istemesi gerekir. Ancak yaşanan gelişmelerin bunun tam tersini gösterdiğini düşünüyoruz.

Hukuksuzluk tartışmalarıyla bağlantılı gördüğümüz bir başka konu da kamuoyunda çözüm süreci olarak ifade edilen gelişmeler ve bu kapsamda gündeme gelen çerçeve yasadır.

Biz bu sürecin Türkiye’yi çözüme değil, yeni sorunlara götüreceğini düşünüyoruz. Söz konusu çerçeve yasanın hukuka, mevcut yasalara ve Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca bu düzenlemenin örtülü af niteliği taşıdığını değerlendiriyoruz.

Gelişmelerin, örtülü af olarak gördüğümüz bu düzenlemeyi açık bir affa dönüştürme ihtimalini güçlendirdiğini düşünüyoruz.

Kamuoyuna yansıyan haberlerde, PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın İmralı’da yaklaşık 250 metrekarelik bir konuta yerleştirildiği ve çalışmalarını buradan sürdürdüğü iddia ediliyor. Bunun yanı sıra Cemil Bayık, Murat Karayılan, Mustafa Karasu ve Mazlum Abdi gibi isimlerin İmralı’ya götürülerek Abdullah Öcalan ile görüştürüldüğüne ilişkin iddialar da gündeme geliyor.

Bu iddiaların siyasi iktidar tarafından açık biçimde yalanlanmadığını görüyoruz. Dolayısıyla kamuoyunun bu konularda bilgilendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Anayasa ve kanunlar önünde eşittir. Kanunlar belirli bir kişiye veya zümreye özel olarak çıkarılamaz.

Eğer PKK’nın yönetici kadroları ve örgüt mensupları için özel bir af düzenlemesi yapılırsa başka suçlardan hüküm giymiş kişilerin de eşitlik ilkesi gerekçesiyle benzer taleplerde bulunmasının önü açılabilir.

FETÖ, DEAŞ, DHKP-C gibi örgütlerle bağlantılı kişiler, uyuşturucu ticareti suçlarından hüküm giymiş olanlar veya toplumda büyük tepki çeken ağır suçların failleri de böyle bir düzenlemeden yararlanmak isteyebilir.

Bu taleplerin Türkiye’de reddedilmesi durumunda konunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başta olmak üzere uluslararası yargı mercilerine taşınabileceğini düşünüyoruz. Bunun da ülkemiz açısından yeni hukuki sorunlar doğurabileceği kanaatindeyiz.

Türkiye’nin binlerce şehidi, yaralanmış ve uzuvlarını kaybetmiş binlerce gazisi var. Bu insanların hatıralarına, fedakârlıklarına ve mücadelelerine zarar verecek hiçbir düzenlemeyi kabul edemeyiz.

PKK ile ilgili meseleleri yalnızca 1984 yılında başlayan terör eylemleri üzerinden değerlendirmek de yeterli değildir. Bölgedeki tarihsel gelişmeleri, 1800’lü yıllardan itibaren yaşanan isyanları ve uluslararası ilişkileri de dikkate almak gerekir.

Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya bulunduğu tarihsel ve uluslararası gelişmeleri değerlendirmeden, devletin bir terör örgütüyle müzakere yürütmesini doğru bulmuyoruz.

Biz terörle müzakere edilmesinden değil, terörle mücadele edilmesinden yanayız. Türk devletinin terör tehdidini tamamen ortadan kaldırmaya yönelik kararlılığını sürdürmesi gerektiğine inanıyoruz.

Zafer Partisi’nin ve Genel Başkanımız Ümit Özdağ’ın bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet aklını temsil eden bir yaklaşım ortaya koyduğunu düşünüyoruz.

Bir başka önemli konu ise uyuşturucu ticaretidir.

PKK’nın aynı zamanda uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı bir terör örgütü olduğunu ifade ediyoruz. Türkiye’de uyuşturucu ve yasa dışı faaliyetler üzerinden yıllık 225 milyar doların üzerinde bir para hareketi bulunduğunu, bu paranın önemli bir bölümünün de PKK tarafından kontrol edildiğini değerlendiriyoruz.

Ülkemizde yaklaşık 4 milyon uyuşturucu bağımlısı bulunduğunu ifade ediyoruz. Bu kişilerin ailelerini ve yakın çevrelerini de hesaba kattığımızda uyuşturucu sorununun 25-30 milyon vatandaşımızı etkilediğini düşünüyoruz.

Bu nedenle konunun yalnızca güvenlik boyutuyla değil, toplumsal ve ekonomik etkileriyle de değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu noktada ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve söz konusu düzenlemeye destek veren diğer siyasi partileri de eleştiriyoruz.

Çünkü bize göre bu düzenleme yalnızca bölücü bir terör örgütüne bazı imkânlar tanımakla kalmıyor, aynı zamanda uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı olduğunu düşündüğümüz bir örgütün meşruiyet kazanmasının da önünü açıyor.

Atatürk’ün partisi olduğunu ifade eden Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu yaklaşımını yeniden değerlendirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlılığın yalnızca sözle değil, siyasi kararlarla da ortaya konulması gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temel değerlerini korumak yalnızca Ümit Özdağ’ın ve Zafer Partisi’nin görevi değildir. Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve diğer siyasi partileri de bu konuda sorumluluk almaya davet ediyoruz.

Ayrıca söz konusu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvurma konusunda ana muhalefet partisinin sorumluluk üstlenmesini bekledik. 19 Ekim tarihine kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu yönde başvuru yapacağını umut ettik. Ancak beklediğimiz adım atılmadı.

Bu nedenle Türk milletine çağrıda bulunuyoruz. Çerçeve yasaya olumlu oy veren 467 milletvekiline, bu düzenlemeye neden destek verdiklerini sorun. Kendilerinden açıklama isteyin.

Çünkü biz bu yasanın Türkiye’nin geleceğini etkileyebilecek son derece önemli sonuçlar doğuracağını düşünüyoruz.

Değerli basın mensupları,

Hukuksuzlukla bağlantılı olarak üzerinde durmamız gereken bir diğer mesele de ülkemizde giderek büyüdüğünü düşündüğümüz asayiş sorunudur.

Türkiye’de insanların birbirlerine yönelik şiddet uyguladığı, silahlı saldırıların yaşandığı, kadınların ve çocukların hayatlarını kaybettiği olaylarla karşılaşıyoruz.

Daha dün İzmir’in Menemen ilçesinde avukat bir meslektaşımın, polis olan nişanlısı tarafından silahla vurularak hayatını kaybettiği haberini aldık.

Kadınlara yönelik şiddet, kadın cinayetleri, çocukların hayatını kaybettiği olaylar ve toplumun farklı kesimlerinde yaşanan saldırılar hepimizi derinden endişelendiriyor.

Biz insan hayatının kutsal olduğuna inanıyoruz. Hiç kimsenin bir başka insanın yaşamına son verme hakkı olmadığını düşünüyoruz.

Kadınların şiddete, tacize, fiziksel saldırıya ve cinsel saldırıya maruz kalmasını asla kabul etmiyoruz. Toplumda insanların birbirlerini silahla vuracak, öldürecek noktaya gelmesi son derece ciddi bir güvenlik sorunudur.

Burada devletin, daha doğrusu devleti yöneten siyasi iktidarın üzerine düşen sorumlulukları yeterince yerine getirmediği kanaatindeyiz.

İçişleri Bakanlığından ve güvenlik alanında görev yapan bütün kurum ve kuruluşlardan gerekli tedbirlerin alınmasını, vatandaşların can güvenliğinin sağlanmasını bekliyoruz.

Uluslararası gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Kamuoyunda Mekke Anlaşması ve Bedir Mutabakatı olarak anılan düzenlemeler üzerinde özellikle durmak istiyorum.

Mekke, İslam dünyası açısından son derece önemli ve kutsal bir şehirdir. Bedir Savaşı da İslam tarihinde büyük öneme sahip, Peygamber Efendimizin komutasında gerçekleşmiş tarihî bir savaştır.

Bu kadar önemli dinî ve tarihî anlamlar taşıyan isimlerin uluslararası anlaşmalarda ve mutabakatlarda kullanılmasını dikkat çekici buluyoruz.

Bunun, söz konusu anlaşmaların Türk milleti tarafından daha kolay benimsenmesini sağlamak amacıyla yürütülen bir algı çalışması olduğunu düşünüyoruz.

Elbette devletler anlaşmalar yapabilir, mutabakatlar imzalayabilir. Ancak bu anlaşmaların isimlendirilmesinde toplumların dinî ve tarihî hassasiyetlerinin kullanılmasını doğru bulmuyoruz.

Biz Mekke Anlaşması’nın ve Bedir Mutabakatı’nın Türkiye’ye fayda sağlayan düzenlemeler olmadığı kanaatindeyiz. Bu gelişmelerin arkasında Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in bölgesel politikalarının bulunduğunu düşünüyoruz.

Sürecin ABD Başkanı Donald Trump’ın talepleri doğrultusunda şekillendiği kanaatindeyiz.

Türkiye’nin Yemen’e veya ülke sınırları dışındaki başka çatışma bölgelerine asker göndermesini doğru bulmuyoruz. Türk askerinin başka ülkelerin çıkarları doğrultusunda yürütülen savaşlarda hayatını kaybetmesini kabul etmiyoruz.

Türkiye ile İran arasındaki komşuluk ilişkileri çok eskiye dayanıyor. İki ülke arasındaki sınırların tarihsel temeli Kasr-ı Şirin Antlaşması’na kadar uzanıyor.

Türk ve İran halkları yüzyıllardır komşuluk ilişkilerini sürdürüyor. Biz Türk askerinin İran’a karşı yürütülebilecek herhangi bir savaşta kullanılmasına kesinlikle karşıyız.

Türkiye’yi böyle bir sürecin içerisine çekmek isteyen girişimler varsa kamuoyunun bu konuda dikkatli olması gerektiğini düşünüyoruz.

Değerli Eskişehirliler,

Üzerinde durmak istediğim bir başka önemli konu da Türkiye’nin doğal zenginliklerinin korunmasıdır.

Ülkemizin topraklarının, yer altı ve yer üstü kaynaklarının yeterince korunmadığını düşünüyoruz. Bazı maden arama faaliyetlerinin ve verilen ruhsatların doğaya ciddi zararlar verdiğini görüyoruz.

Başta Genel Başkanımız Ümit Özdağ olmak üzere parti yöneticilerimizle birlikte bu konuları yerinde incelemek amacıyla çeşitli bölgelere ziyaretler gerçekleştirdik.

Ben de Hakkâri, Artvin, Rize, Eskişehir, Erzincan’ın İliç ilçesi, Çanakkale’nin Bayramiç ilçesi ve Giresun’un Tirebolu ilçesi gibi pek çok yere gittim. Bazı bölgeleri birden fazla kez ziyaret ettik.

Bu ziyaretlerde vatandaşlarımızın yanında olduğumuzu ifade ettik. Doğanın, ormanların, yeşil alanların ve doğal kaynakların korunması gerektiğini anlattık.

Çünkü bu topraklar yalnızca bugün yaşayan insanlara ait değildir. Gelecek nesillerin de bu doğal zenginliklerden yararlanma hakkı vardır. Çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakmak zorundayız.

Eskişehir açısından da son derece önemli bir konu bulunuyor. Beylikova’daki nadir toprak elementlerinden söz ediyorum.

Beylikova’da önemli miktarda nadir toprak elementi bulunduğu biliniyor. Bu kaynakların uluslararası aktörler tarafından da yakından takip edildiğini düşünüyoruz.

Burada tarihsel bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. 1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin Barış Gönüllüleri programı kapsamında Türkiye’ye gelen yaklaşık 10 bin kişinin ülkemizin farklı bölgelerinde faaliyet yürüttüğünü ifade ediyoruz.

Bu kişilerin Türkiye’nin coğrafi, sosyolojik, kültürel ve doğal özelliklerine ilişkin bilgiler topladığını, ülkemizin yer altı ve yer üstü kaynaklarını da incelediğini düşünüyoruz.

Bizim toplum olarak yeterince farkında olmadığımız bazı doğal kaynakların yabancı ülkeler tarafından uzun yıllardır takip edildiği kanaatindeyiz.

Bugün de bu kaynakların yabancı ülkelerin çıkarları doğrultusunda kullanılmasına yönelik girişimler bulunduğunu düşünüyoruz. Siyasi iktidarın bazı uygulamalarının da buna imkân tanıdığı görüşündeyiz.

Ancak vatandaşlarımızın gösterdiği tepki ve direnç karşısında zaman zaman geri adımlar atıldığını görüyoruz.

Bu nedenle Eskişehirlilerin Beylikova’daki nadir toprak elementlerine ve doğal kaynaklara sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.

Bu kaynaklar Eskişehirlilerin ve bütün Türk milletinin ortak zenginliğidir. Sivil toplum kuruluşlarının, vatandaşların ve ilgili bütün kesimlerin bu konuda duyarlı olması gerekiyor.

Zafer Partisi olarak Eskişehir İl Başkanlığımız, genel merkez yöneticilerimiz ve Genel Başkanımız Ümit Özdağ ile birlikte doğal kaynakların korunması konusunda Eskişehirlilerin ortaya koyacağı mücadeleye destek vereceğiz.

Bunun özellikle bilinmesini istiyorum.

Son olarak Türkiye’nin içerisinde bulunduğu genel tabloya değinmek istiyorum.

Ülkemizde gündem o kadar hızlı değişiyor ki vatandaşlarımız bir meseleyi değerlendirmeye fırsat bulamadan başka bir sorunla karşılaşıyor.

Avrupa’da, Amerika’da veya dünyanın gelişmiş başka ülkelerinde bu kadar ağır ve sürekli değişen bir gündem yaşansa toplumların ciddi sıkıntılar yaşayacağını düşünüyorum.

Ancak Türk milleti bütün bu zorluklara rağmen direncini koruyor. Yaşadığı sorunlara, ekonomik sıkıntılara, siyasi gelişmelere ve ağır gündeme rağmen ayakta kalmaya devam ediyor.

Biz de bu direnci birlikte sürdürmeliyiz.

Önümüzde seçim süreci var. Demokratik yöntemlerle, sandık yoluyla Türkiye’deki mevcut yönetim anlayışını değiştirmemiz gerektiğine inanıyoruz.

Türk milletinin önünü açmak, ülkemizi daha huzurlu, daha güvenli ve daha müreffeh bir geleceğe taşımak istiyoruz.

Türkiye’ye sığınmış ancak artık sığınma koşulları ortadan kalkmış kişilerin kendi ülkelerine dönmelerini savunuyoruz. Bunu da ‘Zafer Turizm’ anlayışıyla gerçekleştireceğimizi ifade ediyoruz.

Bunun yanında ülkesinden umudunu keserek dünyanın farklı bölgelerine gitmiş, iyi eğitim almış, yetişmiş ve birikim sahibi Türk gençlerinin yeniden Türkiye’ye dönmesini istiyoruz.

Onları da ‘Zafer Havayolları’ ile ülkemize getirmek istediğimizi söylüyoruz.

Amacımız, gençlerimizin geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalmadığı, vatandaşlarımızın kendi topraklarında huzur ve refah içerisinde yaşayabildiği bir Türkiye oluşturmaktır.“