Eskişehir’de konuşan yazar Ayşe Kulin şu ifadeleri kullandı:
“29 Ekim’i biraz hüzünlenerek yaşıyorum. Çünkü benim çocukluğumda tanık olduğum coşku, bugün yok demeyeceğim ama o zamanlar Cumhuriyet sevgisi daha başkaydı. Belki de Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı günlere daha yakın olduğumuz içindi.
Çünkü insanlar zamanla kendilerine sunulan nimetlere alışıyor. Bunların kıymetini bilmemeye başlayabiliyor, her zaman devam edeceğini düşünüyorlar. Oysa işgal altındaki bir ülkenin kazandığı Kurtuluş Savaşı, benim için bir mucizedir. Gerçekten bir savaşın ötesinde, mucize olarak değerlendirdiğim bir mücadeledir.
Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan İngiltere’nin silahlarıyla donatılmış, Avrupa devletlerinin arkasında durduğu Yunan askerleri memleketimizi işgal etmişti. Bizim ise elimizde neredeyse hiçbir şey yoktu.
Yorgun askerlerimiz, aç karınlarına, kimi zaman bir tas un çorbasıyla, ayaklarında postalları bile olmadan savaştılar. Ellerinde evlerinden getirdikleri tüfekler, av tüfekleri, gerektiğinde baltalar vardı. Böyle insanüstü bir mücadeleyle savaşı kazandık, bir mucize yarattık ve Cumhuriyet’i kurduk.
Onun için Cumhuriyet, bizim açımızdan başka milletlerin cumhuriyetlerinden çok daha değerlidir. Çünkü biz onu tırnaklarımızla kazandık. Kanımızla, canımızla, çocuklarımızla kazandık. Neredeyse hiçbir ailede amca, dayı, erkek çocuk kalmadı. Hepsi bu vatan için şehit oldu.
Bu nedenle Cumhuriyet’in kıymetini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Elbette Cumhuriyet’imizi sonsuza kadar yaşatma konusundaki kararlılığımızı her fırsatta ifade ediyoruz. 29 Ekim de bunu dile getirmenin en güzel zamanlarından biridir.
Düşünün, nasıl bir değişim geçirdik. Dini referanslarla yönetilen bir Osmanlı toplumundan, modern Avrupa’nın değerlerini benimseyen bir Cumhuriyet’e geçtik. Cumhuriyet’in ilk 10 yılında Avrupa’da da değerimiz biliniyor, bir Avrupa ülkesi olarak kabul görüyorduk.
Bugün Avrupa ülkesi olarak görülüp görülmememiz benim için o kadar önemli değil. Ancak o yıllarda gerçekten büyük bir değişim yaşanmıştı. Belki de en büyük eksiğimiz, halkımızın eğitimsiz kalmış olmasıydı.
Bunu aşmak için harf devrimi yapıldı. Türk diline uygun, öğrenilmesi kolay bir alfabe oluşturuldu. Bugün kullandığımız alfabe sayesinde çocuklar çok kısa sürede okuma yazma öğrenebiliyor. Eylül ayında okula başlayan bir çocuk, aralık ayında kendi başına yazı yazabilir hale geliyor.
İngiltere’de bile çocuklar bu kadar kısa sürede okuma yazma öğrenemiyor. Atatürk, Türkçeye en uygun harflerin ve seslerin belirlenmesini sağlamıştı.
Bu konuda çocukluğumdan bir hatıram var.
Benim dedem, Osmanlı İmparatorluğu’nun son maliye nazırıydı. Yani Osmanlı geleneğiyle yetişmiş bir insandı. Cumhuriyet coşkusunu benim gibi yaşayamıyordu. Çünkü 40 yıllık alışkanlıkları değişmiş, hayatında büyük bir dönüşüm yaşanmıştı. Sahip olduğu pek çok şeyi kaybetmiş, köşesinde oturan, yaşlı ve biraz üzgün bir adam haline gelmişti.
Sözünü ettiğim kişi, anneannemin babasıydı. Ben ilkokula giderken hayattaydı. Herhalde yedi veya sekiz yaşlarındaydım.
Burada önemli olan, dedemin daha sonra yaşanan değişimi takdir edebilmesidir.
Ben eylül ayında okula başladım. O dönemde göğsümde Atatürk’ün madalyonunu taşıyordum. Babam getirmişti. Babam genç bir mühendisti. Atatürk’ün, ‘Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.’ dediği gençlerden biriydi. Almanya’da eğitimini tamamlamış, Türkiye’ye dönmüş ve mühendis olarak çalışmaya başlamıştı.
Babamın getirdiği Atatürk madalyonunu boynuma takmıştım. Çok seviyordum ve hiç çıkarmak istemiyordum.
Bir gün anneannemle Ankara’dan İstanbul’a, dedemin konağına yaz tatilini geçirmek için gidiyorduk. Anneannem bana, ‘Sen bu madalyonu çıkar.’ dedi.
‘Niye?’ diye sordum.
‘Denize gireceksin, kaybolabilir.’ dedi.
Ben de ‘Anneanne, denize girerken takmam. Ama şimdi çıkarmam. Atatürk’ü seviyorum.’ dedim.
Anneannem önce gerçek sebebi söylemek istemedi. Sonunda, ‘Dedenin karşısında takma.’ dedi.
‘Neden?’ diye sordum.
‘Çünkü dedem, eski harfleri değiştirdiği için Atatürk’e biraz küstür.’ diye cevap verdi.
Ben de İstanbul’a gelir gelmez, daha yedi yaşında bir çocuk olarak dedemin karşısına dikildim.
‘Dede, sen Atatürk’ü niye sevmiyorsun bakayım?’ diye sordum.
Dedem şaşırdı.
‘Nereden çıkardın bunu?’ dedi.
‘Harfleri değiştirdi diye ona küsmüşsün.’ dedim.
Dedem bana şöyle cevap verdi:
‘Evet, üzülmüştüm. Çünkü bizim asırlardan beri kullandığımız bir yazımız vardı. Atatürk onu değiştirdiği için üzülmüştüm. Bunu itiraf ediyorum. Ama sen eylül ayında okula başladın. Aralık ayında bana kendi el yazınla bir kart gönderdin. İşte o zaman Atatürk’ün ne kadar doğru bir şey yaptığını anladım.’
O dönemde dedem İstanbul’da yaşıyordu. Ben ise babamın görevi nedeniyle Ankara’da okuyordum.
Dedeme bir yılbaşı kartı göndermiştim. Üzerine kendi el yazımla, ‘Dede, nene, anneanne, yeni yılınız kutlu olsun.’ yazmıştım.
Dedem o kartı aldığında çok etkilenmiş.
Bana, ‘O kart geldiğinde Atatürk’ün ne kadar doğru bir karar verdiğini anladım.’ dedi.
Ben de ‘Ne alakası var?’ diye sordum.
‘Çünkü sen eski harfleri öğreniyor olsaydın, üç ay sonra bana kendi el yazınla böyle bir not gönderemezdin.’ dedi.
‘Neden gönderemeyeyim?’ diye üsteledim. Çünkü anlamak istiyordum. Biraz da ukala bir çocuktum.
Dedem şöyle anlattı:
‘Çünkü eski yazıda sesli harfler çok azdır. Okuma yazmayı öğrenebilmen çok daha uzun zaman alırdı. Belki bir yılın sonunda bana böyle bir şey yazabilirdin. Daha karmaşık kelimeleri öğrenmen ve istediğin gibi yazabilmen için ise yıllar geçmesi gerekirdi. Eski harflerle üç ayda her istediğini yazabilecek duruma gelemezdin.’
İşte bu olay benim için çok anlamlıdır.
Bir insanın, daha önce kabul etmediği bir değişikliğin ne kadar doğru olduğunu gördüğünde bunu kabul edebilmesi de çok değerli bir davranıştır. Ben böyle düşünüyorum.
Cumhuriyet ve edebiyat konusunda şunu söylemek isterim. Maalesef bu kadar kolay öğrenilebilen bir alfabemiz olmasına rağmen hala okuma yazma bilmeyen insanlarımız var. Bu durum beni gerçekten gönülden yaralıyor.
Elbette bunun da belirli bir eğitim politikasıyla ilgisi var. Çünkü bizim zamanımızda her çocuk ilkokula gitmek zorundaydı. Köylerde okullar açılmıştı, köy enstitüleri kurulmuştu. Ancak sonraki dönemlerde farklı zihniyetler maalesef bunları kapattılar. İşte şimdi böyle idare ediyoruz.
Toplumsal sorunlara tepki olarak yazdığım birkaç kitabımı hatırlıyorum. Bunlardan biri Gizli Anların Yolcusu adlı romanımdır.
Şimdi belki söylediklerimi hoş karşılamayabilirsiniz ama Allah her türlü insanı yaratıyor. Eşcinselleri de Allah yaratıyor. Bir yıl içerisinde İstanbul’da iki eşcinsel insan sokak ortasında öldürüldü. Birini kendi babası vurmuştu. Diğerinin nasıl öldürüldüğünü tam olarak hatırlamıyorum ama ikisi de çok kötü şekilde hayatlarını kaybetmişti.
Ben, yazarların toplumsal konularda halkı uyarması gerektiğine inanan bir insanım. Bu nedenle hiç aklımda yokken eşcinsellerin hayatını anlatan bir roman yazmaya karar verdim.
Çünkü hiç kimse dünyaya gelmeden önce ‘Ben eşcinsel olmak istiyorum.’ diye bir tercih yapmıyor. Özellikle bizim toplumumuzda eşcinsel bireylerin hayatı oldukça zor. İngiltere’de veya Amerika’da şartlar farklı olabilir ama dünyanın birçok toplumunda bu insanlar çeşitli zorluklarla karşılaşıyor.
Ben de önce konuyu araştırdım. Çünkü araştırmadan herhangi bir konuda konuşmak veya yazmak istemem.
Araştırmalarım sırasında, farklı toplumlarda, farklı ekonomik ve sosyal koşullarda yaşayan insanlar arasında eşcinselliğin bulunduğunu gördüm. Çinli, siyahi, beyaz, zengin veya fakir olmak fark etmiyor. Karşılaştığım bilgilerde toplumların yaklaşık yüzde 10 ila 12’sinin eşcinsel olduğu belirtiliyordu. Ben de bunun insan doğasının bir parçası olduğunu düşündüm.
Bu insanları da Allah yaratıyor. Dolayısıyla onları oldukları gibi kabul etmemiz gerektiğine inanıyorum.
O yıl yaşanan ölümler olmasaydı belki böyle bir roman yazmak aklıma gelmeyecekti. Çünkü o dönemde yakından tanıdığım eşcinsel insanlar da pek yoktu.
Ancak tesadüfen hayatıma John Baker adında bir İngiliz girdi. Kendisi kitaplarımı İngilizceye çeviriyordu. Adı: Aylin ve Veda kitaplarımın çevirileriyle ilgilenmişti. John Baker da eşcinseldi.
Onun sayesinde başka insanlarla da tanıştım. Onların hayatlarını, çocukluklarını ve yaşadıkları zorlukları dinledim. Bu konuyu daha yakından tanıma fırsatı buldum. Ardından da romanımı yazdım.
Elbette toplumsal sorunlara dikkat çekmek amacıyla yazdığım başka kitaplarım da var. Ancak yazarken en fazla keyif aldığım eserlerimden ikisi Füreya ve Türkan Saylan kitaplarıdır.
Özellikle Türkan Saylan’ın hayatını büyük bir hayranlık duygusuyla kaleme aldım. Çünkü kendisi pek çok kız çocuğunun eğitim almasına imkan sağlamış bir kadındı.
Hekimliği de son derece değerliydi. Üstelik cüzzam gibi insanların korktuğu, hastalara yaklaşmaktan çekindiği bir hastalıkla mücadele ediyordu. Hastalarına sevgiyle yaklaşıyor, onları okşuyor, onlarla ilgileniyordu. Çünkü bir hekim olarak hastalığın nasıl bulaştığını biliyordu.
Bunun yanında kız çocuklarını eğitime yönlendirmek için gösterdiği çabayı da toplumumuz açısından çok değerli buluyorum. Çünkü maalesef ülkemizde hala bazı bölgelerde kız çocukları okula gönderilmiyor.
Ben Türkan Saylan’ı aslında Kardelenler kitabı sayesinde tanıdım.
O kitabı yazmam için bana başvurduklarında başlangıçta pek sıcak bakmamıştım. ‘Ben ancak kendi kitaplarımı yazarım. Başkasının projesinin kitabını yazamam.’ demiştim.
Ancak Zuhal Hanım adında çok ısrarcı bir hanım vardı. Projeye sponsor olan şirketin başındaydı. Böyle bir çalışmanın gerçekleşebilmesi için maddi destek de gerekiyordu.
Bana, ‘Hayatının iki saatini ayırmaz mısın? Yalnızca iki saatini.’ dedi.
Ben de ‘İki saatimi ayırırım ama daha fazlasını ayıramam.’ diye cevap verdim.
‘Peki.’ dedi ve beni bir okula götürdü.
O okulda Anadolu’dan gelen iki kız çocuğu vardı. Türkan Saylan’ın sağladığı burs sayesinde Doğu Anadolu’dan gelmişlerdi. Kapkara gözlü, kapkara saçlı, son derece canlı iki kız çocuğuydu.
Onlarla baş başa oturduk. Hayatlarını kendi ağızlarından dinledim. Anlattıklarını duyduğumda, inanın şimdi bile hatırlarken sesim titriyor. O çocuklar için yapılan çalışmanın ne kadar değerli olduğunu o gün anladım.
Çünkü bu çocuklar ekmeği, çayı ve peyniri aynı sofrada ilk kez görmüşlerdi. Hayatlarında ilk defa kendilerine ait bir yatakta uyumuşlardı. Daha önce kardeşleriyle birlikte yer yatağını paylaşıyorlardı.
Saçları ilk kez tarak görmüştü. Evlerinde akan su yoktu. Musluktan akan suyu ilk kez gördüklerinde şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi.
Öğretmenleri bana, ‘Musluğu bir açıyorlar, bir kapatıyorlar. Gözlerine inanamıyorlar.’ diye anlatmıştı.
İşte Türkan Saylan’ın eğitim imkanı sağladığı çocuklar böyle bir yoksulluğun içinden geliyordu.
Ama burada başka bir sorun daha var. Biz neden hala bu kadar yoksuluz? Neden bazı bölgelerimizde insanlar böyle koşullarda yaşamak zorunda kalıyor?
Bu kadar nehrimiz, gölümüz ve su kaynağımız varken neden hala evinde akan su bulunmayan insanlarımız var?
Bütün bunları gördükten ve o çocukların hayatlarını dinledikten sonra projeyi kabul ettim. Kardelenler kitabını da böylece yazmaya başladım.
Ülkemizde eğitimde fırsat eşitsizliği ve diğer toplumsal eşitsizlikler maalesef hala devam ediyor.”





