Eskişehir'de konuşan Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı Özcan Pehlivanoğlu şu ifadeleri kullandı:
“Şimdi genel anlamda sadece bunu maden arama ve işletme ruhsatlarıyla ilgili olarak değerlendirmiyoruz. Orman arazilerinin orman vasfından çıkartılmasını, dediğim gibi, genel olarak Türkiye’nin talan edilmesi olarak değerlendiriyorum.
Türkiye toprakları talan ediliyor, peşkeş çekiliyor. Türkiye’nin toprakları üzerinde kurulan sanayi tesisleri de buna dahildir. Türkiye’deki tarım arazileri de bu süreçten etkilenmiştir. Sanayi tarımını Türkiye’de gerçekleştiren kişiler kimlerdir, kuruluşlar kimlerdir?
Şimdi Türkiye’de çiftçi büyük mağduriyet içerisinde. Zeytinci, çok yakın zamanda izliyorsunuz, zeytinlerini toplayamıyor. Çünkü zeytin para etmiyor. Üzüm üreticisi de aynı şekilde kuru üzümünü satamıyor. Geçen seneki fiyatlara bile satamıyor. Ürünlerini bağında, toplamadan bırakıyor. Ama büyük sanayiciler, Türkiye’nin tarım topraklarını ele geçiren insanlar, sanayi tarımıyla büyük paralar kazanıyor.
Şimdi biz Türkiye topraklarının talan edilmesini bir bütün olarak değerlendiriyoruz. Mesela ben Akbelen’e üç defa gittim. Akbelen’de ormanlar var, kaynaklar var. Orada biliyorsunuz bir Esra Tözün var. Esra Tözün, 40 binin üzerinde, yatardan fazla olan bir hak hukuk cezasıyla tutuklu olarak kaldı.
Köye gittim. O bölgede üç dört köy yan yana. Bir köyü yok etmişler. 500-600 metre kazılmış. Gözleriniz yaşarır. Eski köyün fotoğraflarını görüyorsunuz, taş evlerini görüyorsunuz, orada bir yaşamın olduğunu görüyorsunuz ve o yaşamı oradan kaldırmışlar.
Kim kaldırmış? İşte beşli çete denilen şirketlerden bir tanesinin aldığı ruhsatla kazdığı maden, o köyü ortadan kaldırmış. Her üç dakikada, beş dakikada bir büyük hafriyat kamyonları geçiyor. Hâlâ kazmaya ve orayı boşaltmaya devam ediyorlar.
Tabii bununla yetinmemişler. Diğer köyleri ve ormanı da ortadan kaldırmak için devam ediyorlar. Ama sadece o köylüler direnç gösteriyor. Halk direnç göstermiyor. Mesela Milas’a bağlı orası. Muğla’nın Milas ve diğer ilçelerinden, Bodrum’dan sanki orada böyle bir şey yaşanmıyormuş gibi hareket ediliyor. Oysa Bodrum’un önemli su kaynakları da buradan gidiyor.
Şimdi bizim çevre bilincimizin, doğa bilincimizin çok kuvvetli olması lazım ve buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin zenginliğinin, varlığının başka birilerine transferi söz konusu.
Yani orman vasfındaki arazilerin orman vasfından çıkartılması sadece maden arama ve araştırma ruhsatıyla veya işletme ruhsatıyla ilgili değil. Sadece madenlerle ilgili değil. Bu bir zenginlik transferidir.
Çünkü bizim ormanlarımızı korumamız lazım, su kaynaklarımızı korumamız lazım, çevreyi korumamız lazım. Madenler konusunda stratejik hamleler yapmamız lazım.
Evet, madenlerimizi çıkartalım ama ülkemizi de bu şekilde her tarafı kazılmış, köylümüz yok edilmiş, köylerimiz yok edilmiş, insanlarımız dağıtılmış, üretimi engellenmiş bir hâle getirmeyelim.
Bakın, güvenlik açısından ve vizyon açısından en stratejik sektör tarım sektörüdür. Yarın yiyecek ekmek bulamayız. Yarın zeytinyağı bulamayız. Yarın çiçek yağı bulamayız. Yarın hiçbir şey bulamayız.
Çünkü Türkiye, çok değil, 30-40 yıl öncesine kadar dünya üzerinde kendi kendine yeten ülkelerden bir tanesiydi. Bugün 36 kalem tarım ürünü ithal ediyor. Çünkü ihtiyaç var, arz talep dengesi bozuldu.
Yani Türkiye’deki orman arazilerinin bu şekilde orman vasfından çıkartılmasını böyle değerlendirelim. Bir transfer var, servet transferi var, toprak transferi var. Bunu bu şekilde değerlendirmek gerekiyor. Peki, kime transfer edilecek?
Şimdi mesela ben İstanbul Üniversitesi mezunuyum, sosyoloji mezunuyum. İstanbul Üniversitesi’nin binası şu an özelleştirme kapsamına alındı. Satılacak. Düşünebiliyor musunuz? Tarihî bir bina. Hangi devlet böyle bir binasını satar?
Şu an satılacak. Ama İstanbul Üniversitesi’nden veya İstanbul Üniversitesi’nde okumuş, geçmişte ya da hâlen okuyan insanlardan bu konuda bir tepki gelebiliyor mu? Yok böyle bir şey.
Çünkü bizleri bu şekilde bir çaresizliğe ittiler. Yani bu özelleştirmeleri artık kabul ettiler, bu peşkeşleri bir noktada kabul ettiler. Bunlara itiraz etmiyoruz, bunları eleştiri konusu yapmıyoruz, bunlara karşı bir direnç oluşturmuyoruz.
Orman arazilerinin bu şekilde değerlendirilmesini de bu kapsamda ele alıyoruz.
Şimdi muhalefet partilerine oy veren şehirlerin imkânlardan faydalanamaması konusuna gelince, evet, böyle bir durum söz konusudur. Ama bu sadece bu iktidara has bir şey değil. Türkiye’de bizim zihniyetimizi değiştirmemiz lazım.
Rahmetli Osman Bölükbaşı’nı hatırlar mısınız? Osman Bölükbaşı’na oy vermediği için şehri il olmaktan çıkartıp ilçe yaptılar.
Kastamonu’ya gidenleriniz vardır. Mustafa Kemal Atatürk, Kastamonu’ya çok büyük değer vermiştir. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, İstiklal Harbi sırasında, ‘Gözüm Sakarya’da, kulağım İnebolu’dadır.’ demişti.
İnebolu’dan cephane gelmektedir, İstiklal Yolu üzerinden. Şerife Bacılar, kadınlarımız bunu taşımaktadır.
Şimdi Atatürk bu mücadeleyi kazanınca Kastamonu’yu ödüllendirmiş. İnebolu’ya İstiklal Madalyası vermiş. Ondan sonra o dönem Cumhuriyetimizin önemli mimarlarını Kastamonu’ya göndermiş. Çok muazzam bir valilik binası yaptırmış, çok güzel binalar yaptırmış.
‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözüyle ilgili de orada bir kışla var, onu söyleyeyim.
Ama Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’yi ele geçiren zihniyet Kastamonu’yu cezalandırmış. Kastamonu’nun, İnebolu’nun farkında değil.
Niye cezalandırmıştır? Kastamonulular Kurtuluş Savaşı’na destek verdiler diye.
Yani kurmay arşivlerine bakarsanız Kurtuluş Savaşı’nda en çok şehit veren ilimiz Kastamonu’dur. Hatta cepheden kaçan asker kaçaklarını Kastamonu’ya iple bağladıkları rivayet edilir.
Yani bu zihniyet maalesef Türkiye’de var. İktidarların kendisinden yana olmayan, kendisine destek vermeyen şehirleri cezalandırma gibi bir anlayışı var.
Türkiye’nin bütçesi hepimize ait bir bütçe. Vergilerimizden oluşuyor. Bu vergilerimizin adaletli bir şekilde, ihtiyaçlara göre illere dağıtılması lazım. Ama böyle yapılmadı.
Son 25 yılda muhalif olan kentlerin ötekileştirildiğini çok net bir şekilde görüyoruz. Bunu kabul etmek mümkün değil.
Türkiye bir bütündür. Türkiye’nin bütününden toplanan vergiler, adaletli bir şekilde, ihtiyaçlara göre Türkiye’nin bütün illerine verilmeli, gönderilmelidir. Bu başarılamadı.
Ama şimdi sadece bunu bu iktidar yapıyor demek doğru değil. Geçmiş dönemlerde de bu yaşandı. Bu bir zihniyet meselesidir, ülkeyi sevmek meselesidir. Benden olan, benden yana olmayan ayrımı yapmamakla ilgili bir meseledir.
Bundan önceki iktidarlar da bunu maalesef yaptılar. Özellikle muhalefet partilerine destek veren iller cezalandırıldılar.
Evet, bunu görüyoruz ve kabul ediyoruz. Bu doğru değildir. Değiştireceğiz.
Bakın, ben açıklamamın bir kısmında çok önemli bir şey söyledim. Belki dikkatinizden kaçtı. Ümit Özdağ, Zafer Partisi devlet aklını temsil ediyor. Biz devlet aklını temsil ediyoruz.
Devlet aklını temsil ettiğimiz için böyle davranmamız mümkün değil. Yani Zafer Partisi iktidarında bizden yana olan, bizden yana olmayan ayrımı yapmamız mümkün değil.
Çünkü biz Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden giden, Türkiye’yi onun sevdiği gibi seven, Türk milletini kucaklayan, Türk vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapmayı düşünmeyen insanlarız ve siyaset yapıyoruz.
Devlette bizim yaklaşımımız böyle olacak. Ama bu yaklaşım var mı? Var. Bunu kabul etmek mümkün mü? Hayır, değil. Biz de kabul etmiyoruz. Düzelteceğiz.”





