ESKİŞEHİR HABER

Eskişehir'in suyu da geleceği de büyük risk altında; Mert Yedek'ten önemli açıklamalar

Eskişehir Ekoloji Derneği Üyesi Mert Yedek, Alpagut-Atalan projesine verilen ÇED olumlu kararına karşı açılan davaların sürdüğünü söyledi.

Abone Ol

Eskişehir Ekoloji Derneği Üyesi Mert Yedek şu ifadeleri kullandı;

"Alpagut-Atalan siyanürlü altın-gümüş madeni projesine ÇED olumlu kararı verilmiş durumda. Ancak bu karara karşı Eskişehir’de çok sayıda sivil toplum örgütü ve yörede yaşayan yurttaşlar dava açtı. Açılan davalar hem ÇED raporunun hem de ÇED olumlu kararının iptaline ilişkin. Süreç hâlen devam ediyor; henüz verilmiş bir karar yok.

Yürütmenin durdurulmasına ilişkin karar ise keşiften sonra verilecek. Mahkeme keşif yapılmasına karar verdi ancak keşif tarihi henüz belirlenmedi. Keşfin ardından yürütmenin durdurulması talebi hakkında da bir değerlendirme yapılacak.

Davacılar açısından ise şöyle bir durum söz konusu: Türk Tabipleri Birliği’ne bağlı Eskişehir-Bilecik Tabip Odası ile Eskişehir Barosu’nun açtığı davalar, “ehliyet” yönünden reddedildi. Mahkeme, bu projenin ne avukatlık mesleğiyle ne de doktorların mesleki faaliyet alanıyla doğrudan ilgili olmadığı gerekçesiyle bu kurumların dava açma ehliyeti bulunmadığına karar verdi.

Bizim temel itirazımız ise şu: Bu karar Danıştay’a taşındı. Çünkü söz konusu proje doğrudan halk sağlığını ilgilendiriyor ve ayrıca ciddi usul eksiklikleri barındırıyor. Tabip Odası ve Baro kanunla kurulmuş, yarı kamu tüzel kişiliğine sahip kuruluşlardır. Dolayısıyla ortada açık bir kamu yararı söz konusudur. Bu nedenle davaların ehliyet yönünden reddedilmesinin hukuki açıdan isabetli olmadığını düşünüyoruz. Konu şu anda Danıştay incelemesindedir. Ancak bu durum keşif sürecini engellemiyor. Keşif tarihi belirlendiğinde biz de sürece katılacağız.

Yakın zamanda Sarıcakaya’da, Koza Altın’ın altın madeni projesine ilişkin bir keşif yapıldı. Bu keşif sonucunda hazırlanan bilirkişi raporu, halk sağlığı, su varlıkları ve orman varlıkları açısından geri dönüşü olmayan zararlar doğabileceğine işaret ederek lehimize sonuçlar ortaya koydu. Uzun süredir “halkı yanıltıyorlar” gibi ithamlarla yürütülen bir karalama kampanyası vardı. Oysa bilirkişi raporu, dile getirdiğimiz endişelerin somut ve bilimsel temellere dayandığını gösterdi.

Aynı itirazlarımız Alpagut-Atalan’daki altın madeni projesi için de geçerlidir. Dava dilekçemizde ayrıntılı şekilde ortaya koyduğumuz ve kamuoyuyla defalarca paylaştığımız gerekçeler doğrultusunda projenin iptali için hukuk mücadelesi veriyoruz. Yöre halkı da bu mücadeleyi destekliyor; bölgeden birçok kişi davacı oldu. Keşif sürecine de tüm gücümüzle katılacak ve projenin iptali için elimizden gelen çabayı göstereceğiz.

Alpagut’ta bazı vatandaşların arsalarının şirket tarafından satın alındığı, bir kısmının ödemelerinin yapıldığı, bazılarının ise yakında ödeme alacağı yönünde bilgiler var. Bu konuda şunu söyleyebiliriz: Proje alanının büyük bölümü kamuya, özellikle orman alanlarına tekabül ediyor. Ancak özel mülkiyete ait taşınmazlar da bulunuyor. Projenin hayata geçirilebilmesi için bu taşınmazların da şirket tarafından devralınması gerekiyor. Eğer satış gerçekleşmezse kamulaştırma yoluna gidilerek şirket lehine tahsis edilmesi söz konusu olabilecekti.

Bu nedenle bazı vatandaşlar kamulaştırma tehdidiyle karşı karşıya kalmamak için şirketin teklifini kabul ederek taşınmazlarını devretti. Ancak bu durum projenin kesinleştiği ya da artık geri dönülmez bir aşamaya geldiği anlamına gelmiyor. Ayrıca bu satış işlemleri, bizim açtığımız davanın doğrudan konusu da değildir; şirket ile arazi sahipleri arasındaki hukuki işlemlerdir.

Bununla birlikte halkın kamulaştırma baskısıyla mülklerini devretmek zorunda bırakılması konusuna da itirazımız var. Bu sürecin adil ve eşit koşullarda yürütülmediğini, halkın yalnız bırakıldığını ve kamu gücünün fiilen şirket lehine işlediği bir tablo ortaya çıktığını düşünüyoruz. Biz, projenin iptali mücadelesiyle birlikte halkın mülksüzleştirilmesine karşı da hukuki haklarını savunmaya devam edeceğiz.

Su meselesi şirket açısından ciddi bir çelişki hâline gelmiş durumda. ÇED sürecinde bunu açıkça gördük. Önce Halkın Katılımı Toplantısı yapıldı. Bu toplantıda şirket, suyu nasıl temin edeceğini ve ne kadar su kullanacağını net bir şekilde ortaya koymadı.

Daha sonra İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantılarına katıldık ve ÇED raporunu inceledik. Oysa şirket daha önce “Tarpak Göleti’nden su çekmeyeceğiz, Sakarya Nehri’nden su almayacağız.” demişti. Ancak ÇED raporunda hem Tarpak Göleti’nden hem de Sakarya Nehri’nden su çekileceği açıkça belirtiliyordu. Üstelik yıllık 9,4 milyon ton su kullanılacağı beyan edilmişti. Bu miktar, Eskişehir’in yıllık su tüketiminin yaklaşık yüzde 20’sine karşılık geliyor. Bu durum ciddi bir kamuoyu tepkisine yol açtı ve proje durduruldu.

Proje durdurulduktan sonra şirket, üretim sürecinde herhangi bir değişiklik yapmadan bu kez “Tarpak’tan da Sakarya’dan da su çekmeyeceğiz; yağmur suyu ve yeraltı suyu kullanacağız.” açıklamasını yaptı. Ayrıca daha önce 9,4 milyon ton olarak açıkladığı yıllık su tüketimini 780 bin tona düşürdüğünü beyan etti. Yani yaklaşık 12’de 1 oranında bir düşüş söz konusu.

Ancak biz bunun teknik olarak mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü üretim sürecinde bir değişiklik yok, su varlıklarında bir artış yok. Bu nedenle onaylanan ÇED raporunun projeyle uyumlu olmadığını ve şirketin gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunu düşünüyoruz.

Ayrıca DSİ’nin bölgede tarımsal sulama amacıyla planladığı göletler de söz konusu. Tarpak Göleti hâlihazırda tarımsal sulamada kullanılıyor. Her ne kadar şirket yeni beyanında bu kaynaktan doğrudan su çekmeyeceğini söylese de, bölgede bu ölçekte bir su kullanımının gerçekleşmesi, mevcut su varlıklarını dolaylı olarak etkileyecektir. Bu durum göletlerin işlevsiz hâle gelmesine yol açabilir.

Biz, projenin bu haliyle söz konusu su kaynaklarına fiilen dokunmadan sürdürülebileceğine inanmıyoruz. Şirket şu an bunu açıkça beyan etmese de, ilerleyen aşamalarda su tahsislerinde yapılacak değişiklikler üzerinden bu kaynaklara yönelmesinin muhtemel olduğunu düşünüyoruz.

Bunun yanı sıra, yoğun su kullanımı, tozuma ve patlatmalar nedeniyle bölgedeki tarımsal üretimin ciddi şekilde zarar görmesi de kuvvetle muhtemeldir. Bu durum uzun vadede göçe dahi yol açabilir. Tarım Bakanlığı ve ilgili kurumların şirketin mevcut beyanlarını fazla iyimser değerlendirdiği kanaatindeyiz. Biz ise sahadaki gerçeklikler dikkate alındığında, bu projenin su varlıkları ve tarımsal üretim açısından ciddi riskler barındırdığı görüşündeyiz."