YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın şu ifadeleri kullandı;

"Deniz Göktaş'ı ziyaret ettim 28 Eylül'de biliyorsunuz, salı verildi. Salım partisi demişti değil mi? Öyle demişti. Kendisi de nihayetinde salındı. 4-5 gündü daha şeyine vardı, duruşmasına vardı; dedi ki: 'Abi 250 tane kitap gönderdi bana dostlar' dedi. 'Umarım 28'inde çıkarım ve umarım bütün bu kitapları bana burada okutmazlar' dedi. Şimdi Deniz dışarıda oksijen alıyor, ona çok selam.

Söylediği bir başka şey var, söylediği bir başka şey var, onu da özellikle ifade etmek isterim. Deniz Göktaş, Türkiye'nin geleceğine ilişkin çok ciddi bir rahatsızlık duyuyor ve bunu da çok açıkça söylüyor. Duruşmadaki savunması bence son derece kıymetlidir. Şöyle söyledi duruşmada, dedi ki: 'Beni' dedi 'Recep Tayyip Erdoğan için diktatör dediğim için tutukladınız. Ben' dedi 'bir komedi ifadesi yapmıştım. Belki bir başkası çıkar, Recep Tayyip Erdoğan için demokrat der, benden daha komik olabilir' dedi.

Ve bunu, ve bunu tutukluğuna devam olup olmayacağının belli olmadığı duruşmada, ifadesinde söyledi. İşte o genci, Çorum'dan Mamak'a, Mamak'tan Silivri'ye uzanan öyküsünde o genci ve o gencin huzurunda, o gencin nezdinde Türkiye'nin milyonlarca devrimci delikanlısını selamlıyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Bize diyorlar ki: 'Durup durup Erdoğan'la uğraşıyorsunuz.' Erdoğan'la uğraşmıyoruz, Erdoğan kim ki? Biz dünyada ve Türkiye'de oluşan rejimle uğraşıyoruz. Erdoğan geldiği gibi gidecek, başka çaresi yok. Bir şekilde gidecek. Ama dünyada ve Türkiye'de yaratılan rejimle derdimiz var. O rejimi bu topraklardan, bu mücadelenin kadim topraklarından sonsuza kadar ittirmek, attırmak istiyoruz; derdimiz budur.

Bakın arkadaşlar, sadece Eskişehir'i, sadece Türkiye'yi, sadece bölgeyi konuşarak bir yere varamayız. Dünyada çok büyük bir altüst oluş var ve bu altüst oluş tıpkı 1980'lerdeki neoliberalleşme ve küreselleşme gibi bir yeni dönemin kapılarını açıyor. Ne diyorlar bize bu yeni dönemde? 'Artık tekno-oligarşi var.' Eskiden sermaye grupları kendilerini anlatmak için aracılara ihtiyaç duyarlardı; artık sermaye gruplarının ellerinde teknoloji, ellerinde iletişim ve doğrudan yurttaşın beynine girecek araçları var. Ve bunlar öylesine büyük sermaye biriktirebiliyorlar ki tarımla, sanayiyle asla olamayacak bir hızda büyük bir paranın sahibi olabiliyorlar ve bir dünya tasavvurları var, o dünya tasavvurlarını hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bakıyorsunuz Trump'ın yanında tekno-oligarşinin en önemli unsurları yerlerini almış durumdalar.

Şimdi küreselleşme yerine artık bir bölgeselleşme var. Bir hegemonya krizi yaşanıyor ve aslında bir boşluk doğuyor. Amerika, Çin'in hem teknoloji hem de sermayedeki rekabetine dayanamıyor ve bu nedenle o bölgeye ve savaşa harcadığı kaynakları, parayı adeta vekil devletlere transfer etmek istiyor. Artık vekil örgütler yok, vekil devletler var. O nedenle diyor ki; bizim buralara bölge valisi olarak atadığı adam diyor ki: 'Bu topraklarda demokrasi gereksizdir, çoktur; denedik, olmadı. Bu topraklarda hayırsever monarşi lazım' diyor.

Şimdi bizim karşı karşıya bulunduğumuz tablo budur. Bunların bize çizdiği hayırsever monarşi tablosunun içine girecek miyiz, yoksa 1968'de dediğimiz gibi 'Yanki go home' mu diyeceğiz? Önemli olan budur, bu tabloyla karşı karşıyayız.

Bir kere daha atıf yapıyorum: Bu nedenle derdimiz Erdoğan değil. Erdoğan'a biçilen bir rol var, o rol bugün birisi tarafından oynanıyor, yarın bir başkasına oynatılmaya çalışılacak. Derdimiz dünyadaki ve bölgedeki bu rejimdir, bu rejimin doğurduğu sonuçlardır.

'Bu artık' diyorlar ki 'Amerikan askeri burada olmayacak. Amerikan askerinin buralarda olması pahalı bir iş, biz buralardan çekileceğiz. Buralardan örgütleri de çekeceğiz ama buralara devletleri bırakacağız. Burada bir Suriye'de birisi olacak, dünün IŞİD'lisine kravat taktıracağız, ona bir parlamento kurduracağız ve orada o, biz ne dersek onu yapacak. Türkiye'de de aynı şey olacak. Türkiye'de de bir aile buraya egemen olacak ve biz ne dersek onu yapacak.' Karşı karşıya bulunduğumuz tablo budur arkadaşlar.

Şimdi buranın Türkiye'ye yansımasına bakalım. Hızla spekülatif bazı şeyler söyleyeceğim. Erdoğan'ın karşısında olanlar, yanında olanlar... Bunlar nasıl değişiyor? Aslında biliyoruz da çabuk unutuyoruz, kısaca hatırlayalım mı?

Bir Süleyman Soylu vardı değil mi? Demokrat Parti Genel Başkanı'ydı. Otobüsün üzerinden Erdoğan'a söylemediğini bırakmıyordu. Ne oldu? Erdoğan'ın yanında en nizami saygı duruşunda bulunan bir aktöre dönüştü, doğru mu arkadaşlar? Evet.

Arkasından bir Numan Kurtulmuş'u hatırlayalım, değil mi? 'Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular' diye yeri göğü inletiyordu. Şimdi ekselanslarının Meclis Başkanı, 'Acaba bana bazı başka görevler düşebilir mi?' diye bakıyor.

Bir Devlet Bahçeli vardı, hatırlıyor musunuz? Her mitingde ip atardı, değil mi arkadaşlar? Şimdi başka hikayelerin peşinde. Devlet Bahçeli'ye Erdoğan eminim şaşırıyordur; 'Ya bu adam beni benden daha fazla savunuyor' diye. Eminim şaşırıyordur.

Şimdi bir Doğu Perinçek vardı hatırlarsanız. Başka işlerin peşinden öyle bir yerden geldi, sonra Erdoğan'ın en yakınında ve en sağlam adamlarından biri haline geldi. Şimdi diyormuş ki: 'Ben artık eskisi kadar ona yakın değilim.' Vallahi o mesafeyi ben ölçemiyorum. Ama Türkiye'nin nereden nereye doğru geldiğini hep beraber biliyoruz.

Bir Mehmet Ağar vardı, bir Erkan Mumcu vardı. İkisi de iki ayrı partinin genel başkanıydı, bir araya gelseler %10'u aşsalar iktidara AKP tek başına gelemiyordu; bir gece içerisinde puf, yok oldular. Artık başka işlerle uğraşıyorlar. Ne oldu da birdenbire yok oldular acaba?

Bir Ecevit'in partisi vardı, hatırlar mısınız? Adı DSP'ydi. DSP şimdi AKP, MHP ve HÜDA PAR'la beraber Cumhur İttifakı'nın ortağı, değil mi arkadaşlar?

Şimdi, inanın spekülasyon için söylemiyorum, sadece bilince çıkartmak için söylüyorum. Şimdi de Atatürk'ün partisini Erdoğan'ın yanında hizalamaya çalışıyorlar. Mesele buna 'evet' mi diyeceğiz, 'hayır' mı diyeceğiz? Mesele budur, mesele budur.

Değerli dostlar, biz bu rejimin karşısındayız. Bu rejimin karşısında olduğumuz için ve bu rejimi dönüştüreceğimiz, değiştireceğimiz, yerine halkın iktidarını kuracağımız belli olduğu için, yürüyüşümüz ve yolumuz ona doğru olduğu için bu partinin başına gelmeyen kalmadı. 19 Mart'ta Ekrem İmamoğlu'nu gözaltına aldılar ve tutukladılar. Birbirimize teşekkür edebiliriz, acayip işler yaptık. Saraçhane'de bir hafta miting yaptık, Türkiye'de yüzlerden fazla miting yaptık.

Asıl teşekkür edilmesi gereken, tek başına değil ama en önce teşekkür edilmesi gereken bir grup var. 19 Mart'ta Saraçhane'de topu topu 3000 kişiydik, 4000 kişiydik; saatler 12'yi, 1'i gösteriyordu. Akşama miting kararı aldık ama tarihi yarımadaya giden bütün yollar kapatılmıştı. Kim gelecekti? Çünkü gelebilenler ancak yürüyerek gelebileceklerdi. Gözümüz yollarda, bakıyorduk. İşte yönetiminden utanç duyduğum —diplomayı iptal ettiği için— ama mezun olarak da gurur duyduğum İstanbul Üniversitesi'nin öğrencileri barikatları yıktılar ve geldiler. Bugün demokrasi varsa o çocuklara borçlu!

Bu şunu gösteriyor arkadaşlar: Gençler, kadınlar, 'hayır' diyenler, emekliler, işsizler, işçiler, köylüler... Biz, biz bir yeni dünya kurabiliriz. Ve bu yeni dünyayı siyasal partileri takip ederek, onları biçimlendirerek, onların yapacaklarını ve yapmayacaklarını onlara öğreterek kurabiliriz. Ben bir partinin grup başkanvekili olarak söylüyorum. Sadece ana muhalefet partisinin grup başkanvekili olarak değil, Türkiye'nin birincisi partisinin grup başkanvekili olarak söylüyorum: Bizim partimizin de gençlerin, kadınların dışarıdan yön vermesine, belirlemesine ihtiyacı vardır; bütün partilerin ihtiyacı vardır, bu böyle olmak zorundadır.

Şimdi 13 Eylül'den bu yana 1200'den fazla siteye, sosyal medya hesabına erişim yasağı getirildi. İçerik çıkartma ve erişim yasağı... Bakıyorsunuz sebebi ne? Bir yasa değişikliği yapıldı. Eskiden Bilgi Teknolojileri Kurumu'na ait olan yetki şimdi Siber Güvenlik Başkanlığı'na aktarıldı. Siber Güvenlik Başkanı, tek kişi, tek kişi içeriğin çıkartılmasına ya da erişimin engellenmesine karar verebiliyor. Yasa diyor ki: 'Mahkemenin denetimine açık bu. 24 saat içerisinde sulh ceza hakimliğine götürecek, 48 saat içerisinde sulh ceza hakimliği karar verecek.' Ben bir vatandaş olarak ikna oldum; ya işte mahkemelere gidiyor değil mi bu? Mahkeme bütün bunlara bakacak; genel sağlık açısından bir sorunu var mı, kamu düzenini bozucu mu, milli güvenliğe aykırı mı?

Peki sulh ceza hakimleri bu memlekette özel olarak biçimlendirilmedi mi? Sulh ceza hakimlerinin görevi savcılıklardan önüne gelenleri tutuklamak değil mi? Bütün tablo böyle oluşmuyor mu? E şimdi siz bu sulh ceza hakimliğine Siber Güvenlik Başkanlığı'nın tek başına verdiği kararı denetleme görevi verirseniz bu gerçekten bir bağımsız yargı kararı oluyor mu?

Arkadaşlar, daha T-72'deydik. Bir tarafta görüşleri birbirinden çok farklı ama muhalif oldukları çok açık olan 1200'den fazla hesap son 15 gün içerisinde kapatıldı. Şimdi biz buna karşı ne yapacağız, mesele budur. Yan yana isek bu yan yanalığın yollarını döşemek zorundayız.

Biz ikinci parti grubu olarak Meclis'te 2023'ün Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim sonuçlarına göre ikinci partiyiz. İkinci parti olarak bize bir yetki verilmiş Anayasa'da, diyor ki: 'Bunu Anayasa Mahkemesi'ne götür.' Anayasa Mahkemesi'ne ben götürdüm, iptali için dilekçeyi yazdım. Şimdi bir karar verdik: Haftaya çarşamba günü, 7 Ekim günü saat 12.00'de Anayasa Mahkemesi önünde buluşalım.

Kimlerle buluşalım? Gazetecilerle buluşalım, çünkü onların çalışma hakkını elinden alıyor. Aynı zamanda erişim engeli getirilen bütün sitelerin sahipleriyle buluşalım. Haber alma hakkı engellenen yurttaşlarımızla beraber buluşalım. Farklı yaşam biçimleri olduğu için kınanan, yok sayılan, öldürülmeye çalışılan kim varsa onlar da beraber buluşalım. O halde yan yanalığın ilk sınavını çarşamba günü Anayasa Mahkemesi önünde saat 12.00'de verelim. Hakkımızı savunmaya var mıyız arkadaşlar?

Şimdi yeni parti, tek başına birinci parti, güzel. Her şeyi yeni parti falan yapamaz. Bir, ona bu yükü yüklemek doğru değil. İki, tek başına ona o işlevi ile baş başa bırakmak da doğru değil.

Biz bugün bu partide, bu ülkede belirli bir insanın oyunu alıyoruz. Bize oy vermediği halde, bizi beğenmediği halde, bazı uygulamalarımızı eleştirdiği halde demokrasiden yana, barıştan yana, ülkenin özgürlüğünden yana olan yurttaşlarımız yok mu? Var. Onların da başımızın üzerinde yeri var.

O halde o insanların hem bizi denetleme ama aynı zamanda en azından yapmamız gereken ortak işlerde beraber olma gibi bir görevi var. O görevi o zaman bugünden başlayarak en geç 1,5 yıl sonraya kadar, yani en geç 2028'in Mayıs'ına kadar tanımlamak zorundayız.

Nedir o tanımlama? Sokağa sahip çıkmak. Mahalleye sahip çıkmak; fabrikaya, tarlaya sahip çıkmak. Yaşam alanlarımıza, özgürlüğümüze sahip çıkmak ve bunun için hep beraber mücadele etmek. Yani X partisi miting kararı aldı, Y partisi şunu yaptı demeden "Ben şunu istiyorum" diyebilmek.

Yani doğrudan demokrasi, temsili demokrasinin krizini konuşurken sandığı teklemeye çalışanlara karşı yeniden doğrudan demokrasiye, yurttaşa dönmek. Var mıyız arkadaşlar? Varsak bu işi başarırız. Varsak bu işi başarırız.

Önümüzde iki ayrı meclis kilidi var. Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi için ya anayasa değişikliği getirecekler ya da erken seçim kararı aldıracaklar.

Başka türlü Erdoğan'ın aday olabilme ihtimali yok. Biz yeni parti olarak sapa sağlam duracağız burada. Diğer tüm siyasal partilerin de bu konuda sağlam durmasını hep beraber denetleyerek garanti edecek miyiz arkadaşlar? Mesele budur. Kimse başka bir şeyin arkasına saklanmasın.

Bugünden itibaren Erdoğan'ın erken seçimine "evet" demek, Erdoğan'ın yeniden seçime girmesine "evet" demektir. Gerekçen ne olursa olsun buna "hayır" diyebiliyor musun? Memleketin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Evet, var. Ama bu anayasa Erdoğan'la ya da Devlet Bahçeli ile yapılabilecek bir anayasa değildir. Bunları göndeririz, ondan sonra oturur bu memleketin toplumsal mutabakatını hep beraber yaparız. Var mıyız?"