Odunpazarı Belediyesi Ocak ayı ikinci meclis toplantısında konuşan Belediye Başkanı Kazım Kurt şu ifadeleri kullandı;
"Burası Odunpazarı Belediye Meclisidir. Odunpazarı Belediye Meclisinin nasıl yönetileceğine ve hangi usullere göre yönetileceğine, yasal ve yönetmelikler çerçevesinde belediye başkanının karar vereceği kesin bir hükümdür. Yönetmeliğin 11. maddesinde görüşmelerle ilgili yetkinin tamamen belediye başkanında olduğu, söz verip vermemek, söz verildiğinde süresini ve zamanını belirleme yetkisinin başkana ait olduğu belirtilmiştir.
Ben, demokrat bir insan olarak bütün belediye meclis üyelerinin istediği kadar konuşmasına izin veririm. Bunu engelleyecek bir hüküm yoktur. 5 saat konuşmak isteyeni 5 saat konuşturur ve dinlerim. Bu konuda hiç tereddüdünüz olmasın; bütün arkadaşlarımız istediğini istediği kadar konuşabilir. Bu durumdan rahatsız oluyorsanız olmayın, birbirimize tahammül edeceğiz. Konuşmalar sırasında rakip partiler ister istemez birbirini eleştirecektir. Eleştiriye tahammülü olmayan kişi "Demokrasiyi savunuyorum" diyerek ortaya çıkmamalıdır. Biz dinlemeye hazırız; siz de hazır olmalısınız ve siz de bizi dinlemelisiniz.
Görüşmeler sırasında üyelerin birbirine saygısı, birbirine karşı tavırları, düşünceleri üyelerin kendilerine aittir. Odunpazarı Belediye Meclisi üyesi pozisyonuna gelmiş bir arkadaşımızın demokratça diğerini dinlemeyi bilmesi çok önemli bir iştir; bunu da böyle bilmeniz gerekir. Ben meclisi aynı şekilde yönetmeye devam edeceğim. 12 yıldır böyle yönetiyorum. İsteyen meclis üyeleri istediği her şeyi konuşabilir. Ben de istediğim kadar süre veririm; hiç kimseyi 5 dakika ile sınırlamam. 15 dakika konuşuluyorsa 15 dakika, 25 dakika konuşuluyorsa 25 dakika konuştururum.
Sizin dediğiniz sınırlanan durumlar bütçe görüşmeleri sırasındadır. Kanun, bütün meclis üyelerinin konuşması ihtimalini dikkate alarak kişisel olarak konuşulacaksa 10 dakika, grup adına konuşulacaksa 20 dakika hükmünü koymuştur. Ben o hükmü değiştirmem ancak bizim uygulamalarımızda bütçe görüşmelerinde de üyelerimiz istediği kadar konuşmuştur ve konuşur. Bu konuda uygulamamın doğru olduğunu düşünüyorum ve buna devam edeceğimi söylüyorum. Bu nedenle burada ekstra bir düzen kurulmasına ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum; tutumumun, tavrımın ve yönetim biçimimin doğru olduğuna inanıyorum. Bunun dışında düşüncesi olan arkadaşımız çıkar, anlatır, ikna eder veya yasal yollara başvurur. İnisiyatif bende olduğu sürece bu uygulamayı devam ettiririm.
Bizim parti mensuplarımızın tavırları ve parti mensuplarımızın 23 yıldır iktidarda olmaması belirleyici bir şey değildir. Asıl olan yürütme organının uygulamasıdır. Muhalefetteki insanlar istediği gibi konuşabilir, istediğini söyleyebilir ve istediği gibi eleştirebilir. Muhalefetteki insanların diğer insanlara eşit davranması beklenemez ancak yönetim erkini elinde bulunduranların bütün insanlara aynı mesafede olması ve eşit yaklaşması beklenir; çünkü bu işin usulü budur.
Anayasa'ya göre Cumhurbaşkanı hepimizin Cumhurbaşkanıdır. Hepimizin Cumhurbaşkanı olması gerekir ancak Cumhurbaşkanı mikrofonu alınca "CHP'liler şöyledir, CHP zihniyeti böyledir" derse o zaman bizim Cumhurbaşkanımız olmaktan çıkar ve gereken saygıyı görmez. Ne yazık ki bu noktada uzun yıllardır bir sıkıntı vardır. Bunu öncelikle yönetenlerin aşması gerektiğini düşünüyorum. Bizim de ona göre saygı göstermemiz beklenmelidir; biz de bekleriz.
Eskiyi kaşıyarak; 30 sene önce şöyle olmuştu, İsmet Paşa böyle yapmıştı, Kamer Genç'in cenazesinde şöyle olmuştu diyerek bugünü eleştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Bazı şeyler Türkiye'de yaşanmış ve gerçekleşmiştir. Ne siz o anda oradasınız ne de biz o anda oradayız. Oradaki psikolojiyi ve ortamı değerlendirerek yorum yapmak tarihçilerin işidir. Şu anda "İstiklal Mahkemeleri gibi mahkemeler kuracağız, temyizi olmayacak ve önümüze geleni asacağız" desek kim kabul edebilir? Hiç kimse kabul etmez çünkü 2026 yılının hukuku böyle bir uygulamayı reddeder. Ancak bu durum 1925'te belki doğrudur, onu bilmiyoruz. Bu nedenle o işin yorumunu tarihçilere bırakmak lazımdır.
"Madanoğlu'nun fotoğrafını koyup sen de böylesin" diyen bir CHP'li yoktur. Siz var olduğunu söylüyorsunuz ama böyle bir şey yoktur. Aksine, bir Yunan bunu koyduğunda CHP'liler itiraz ederek "Böyle bir şey olmaz" demiştir. Bunu teşekkürle karşılayacağınız yerde mahalle dedikodusuna dönüştürürseniz doğru bir şey olmaz. Bu durum "CHP kazanırsa su paralarını PKK'lılar toplayacak" demenizle aynı noktaya gelir. Kendi kendinize bir şey üretmeyin; politika objektif ve somut eleştiriler ister. Olmayan bir şeyi ortaya atıp bizi kendimizi savunmak zorunda bırakmak doğru bir strateji değildir. Biz böyle bir şey demedik ve diyeni de kabul etmeyiz. Ancak sizin şu karşımızdaki durumu daha iyi değerlendirmeniz lazımdır.
Sayın Genel Başkan'ın kime "Beni hapse atacaklar" dediği varsayım ya da uydurmadır. Bunun CHP'nin resmi politikalarında görülebilmesi için belgelenmesi gerekir. Cumhuriyet Halk Partisinin bir üyesi ve bir belediye başkanı olarak bana böyle bir talimat, açıklama veya dedikodu gelmedi. Sizin kendi kendinize böyle söylemeniz doğru bir iş değildir.
Ekonomik sıkıntıyı ve her şeyin sorumlusu olduğunuzu kabul ediyorsunuz. 23 yıldır tek başınıza ezici bir çoğunlukla yönetiyorsunuz. Ekonomi kötüyse sorumlusu sizsiniz ve bunun gereği bellidir; yapamayan gider, yapan gelir. Bu kadar açık bir durumda hem yapamayacaksınız hem 23 yıldır çözemeyeceksiniz hem de "biraz daha" diyeceksiniz; böyle bir politika yoktur. Bunu artık kabul etmeniz lazımdır. Hangi alanda başarılısınız? Savunma sanayisi diyorsunuz ama olmayan şeyleri sayıyorsunuz. Ankara'nın dibine İHA ve SİHA düştü, ne oldu? Parçasını bile bulamadınız ya da anlatmadınız. Koskoca Karadeniz'i aşarak geliyor, size İspanya'dan uyarı geliyor ama Yenimahalle'ye, neredeyse Anıtkabir'e düşecek. Bu başarılı bir savunma değildir.
Harp sanayisi en önemli sanayidir. Harb-İş Sendikası üyelerinin sokaklarda bağırdıklarını, eylemlerde ve sendika yetkililerinin söylediklerini iyi dinleyin. Şu haliyle bıraktığınız o fabrikalar ne yazık ki eskinin tırnağı olamayacak noktaya geldi. Hem oralara liyakatsiz pek çok kişiyi doldurarak işi bozdunuz hem de fabrikaların işleyişini farklı bir alana çekerek orada da partizanlık yapmaya başladınız. Savunma sanayisi dediğiniz en hassas noktada o uçağı uçuracak, bombayı iletecek nitelikteki insanları oradan kaçırdınız. Orada verdiğiniz ücretler insanları pazarda çalışmaya zorladı. Eskişehir Hava İkmal Bakım Merkezinde çalışan insanların bir kısmı ikinci işte çalışmak zorunda kaldı. Siz ise "Savunma sanayimize dokunamazsınız" diyorsunuz ama durum öyle değildir. Yanlıştasınız; bunu inşallah görür ve düzelme ihtimalini gerçekleştirirsiniz."





