ESKİŞEHİR HABER

Özcan Güngör Eskişehir'de yaşanan o acı olayı hatırlattı; "Dünyada bunların sayısı şu anda en az 40 bin"

Prof. Dr. Özcan Güngör, gençlerde radikalleşme ve kurumların hazırlıksızlığına dikkat çekti, sistem eksikliklerini örneklerle anlattı

Abone Ol

ES TV'de Kerem Akyıl'ın sorularını yanıtlayan Anahtar Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Özcan Güngör şu ifadeleri kullandı;

"Acının ardından bazıları “bu konu üzerinden siyaset yapılmaz” diyor. Doğru, gerçekten yapılmaz; çünkü ortada büyük bir acı var. Ancak tedbir alınmadığında ve sağlıklı bir muhasebe yapılmadığında bu tür olaylar tekrar ediyor.

Bu ne demek? Yaklaşık bir yıl önce Eskişehir’de Arda K. isimli bir gencin gerçekleştirdiği bir eylem vardı. Arda K. nasıl bir gençti? Sosyolojide bunun farklı tanımları var. İçe kapanık, sessiz, sakin; kendi içinde çeşitli nefret duyguları biriktiren; sosyal medyada, özellikle Discord gibi ortamlarda son derece saldırgan olan fakat çevresindekilerin bundan haberdar olmadığı bir gençti.

Hatırlarsınız, bir gün eline bıçak alarak sokakta önüne gelene saldırmıştı. O dönemde Ruşen Çakır beni aradı. Aynı zamanda Türkiye’de radikalleşme üzerine çalışan biriyim. Yaklaşık bir buçuk saatlik bir program yaptık. Programda birçok ayrıntıyı anlattım; ancak özetle şu noktaya dikkat çektim: Türkiye’de gençlerdeki radikalleşmeyle ilgili doğrudan muhatap olan kurumlar Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığıdır.

Bu çerçevede bir okul müdürüyle, bir ilçe millî eğitim müdürüyle, Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğünde çalışan bir uzmanla ve uzaktan bir başka yetkiliyle görüştüm. Ayrıca Gençlik ve Spor Bakanlığında görev yapmış eski bir daire başkanıyla da konuştum.

Hepsine aynı soruyu yönelttim: “Radikalleştiğini düşündüğünüz bir gençle karşılaşırsanız, bu durumu fark ederseniz ya da davranışlarından şüphelenirseniz ne yaparsınız?” Okul müdürü, “Hocam, biraz sert uyarırım, tehdit ederim, kendine gelmesini söylerim.” dedi. “Peki, çocuk bu şekilde devam ederse ne yaparsınız?” diye sordum. “İlçe millî eğitime gönderirim; onlar da genelde neden gönderildiğini sorgular.” dedi. “Sonrasında ne olur?” diye sorduğumda ise “Sonrasında yapabileceğim başka bir şey yok.” yanıtını verdi. Yani süreç, uyarı ve yönlendirmeyle sınırlı kalıyor.

Daha sonra, “Çocuk birine bıçak çekerse ne yaparsınız?” diye sordum. “Disiplin kurulunu toplar, bir hafta uzaklaştırma veririm. Süre dolunca tekrar okula döner.” dedi. Bunun üzerine, “Bu süreçte rehberlik servisinin ya da Rehberlik Araştırma Merkezlerinin bu genç için bir rehabilitasyon ya da deradikalizasyon planı var mı?” diye sordum. “Yok.” dedi. “Peki, bu tür durumları önceden tespit etmeye yönelik bir mekanizmanız var mı?” sorusuna da “Yok.” yanıtını verdi. İl millî eğitim düzeyinde de benzer bir sistemin bulunmadığını ifade etti.

Hatta konuşmanın sonunda, konuyu daha fazla sorgulamam halinde kurum içinde tepkiyle karşılaşabileceğini ve bunun kendisi açısından risk oluşturabileceğini de dile getirdi.

Yani kişi iyi niyetle bir şey yapmaya çalışsa bile, “haddini aşıyorsun” denilerek üstten uyarılabileceğini söylüyor. “Hiçbir hazırlığımız yok.” dedi. Ben de o zaman şöyle dedim: “Bakın, Diyanet İşleri Başkanlığı…” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaklaşımı ise şu şekilde: “Bizim doğrudan böyle bir hizmetimiz yok. Ancak ilgili devlet kurumları dinî radikalleşme konusunda bizden destek isterse yardımcı oluruz.”

Bunun üzerine şunu sordum: “Camilerde veya cami çevresindeki derneklerde bulunan gençlerin Vehhabîlik, Selefîlik gibi radikal yapılara yöneldiğini fark ederseniz ne yaparsınız?” Verdikleri yanıt şu oldu: “Hocam, doğrudan yapabileceğimiz bir şey yok. Mümkünse o kişiyi camiden uzaklaştırırız, çünkü ortamda sorun çıkarabilir.” Devamında, “Bu kişilere yönelik, Yunus Emre’nin anlayışına uygun bir eğitim ya da yeniden kazandırma programınız var mı?” diye sordum. “Böyle bir eğitimimiz, modelimiz ya da modülümüz yok.” cevabını verdiler.

Genel yaklaşım şu şekilde özetleniyor: Bir genç somut bir suç işlemişse, yani birine zarar vermişse, aile bilgisi dâhilinde alınarak bazı telkinlerde bulunuluyor. Bunun dışında sistematik bir süreç yok. Sonuç olarak ortada somut bir çözüm bulunmuyor. Gençlik merkezleri için de benzer bir yaklaşım var: “Bu tür kişileri zaten merkezlere almayız, varsa da yönlendiririz.” Ancak bu, sorunu çözmek yerine sadece başka yere aktarmak anlamına geliyor.

Konuşmanın sonunda şunu ifade ettim: “Devletin kurumları açısından yeni bir sosyolojik kavramla karşı karşıyayız: incel.” Bu kavram, Eskişehir’deki Arda K. örneği, Şanlıurfa’daki benzer olay ve İzmir’de bir gencin karakola saldırdığı olay gibi vakalarla ilişkilendiriliyor.

İncel olarak tanımlanan bu gençler, sosyal medyada kendi kimlikleriyle çatışma yaşayan bireylerdir. Kendilerini toplumdan dışlanmış hissederler. Kadınların kendilerinden uzak durduğunu, insanların ise fiziksel özellikleri, görünümleri veya başarı durumları nedeniyle kendilerini küçümsediğini düşünürler. Bu nedenle kadınlara ve başarılı bireylere karşı düşmanlık geliştirebilirler. Kendi aralarında kapalı gruplar oluştururlar. Dünyada bunların sayısı şu anda en az 40 bin.

Bizim yetiştiğimiz dönemdeki sosyal alanlar ve sosyalleşme araçları artık yok. Bunu kabul etmek gerekiyor. Biz sokakta maç yapardık, tartışır, kavga eder, sonra dağılırdık. Ertesi gün okulda yine bir araya gelirdik. O dönemin sosyal ve kültürel şartları farklıydı. Görünmeyen ve ölçülemeyen bir kültürel atmosferin içinde değildik. Mahallede muhtar, bekçi, bir büyüğümüz, imam ya da öğretmen; bizim ne yapabileceğimizi az çok tahmin eder, gerektiğinde hem denetler hem de yönlendirirdi.

Mahallede top oynarken zengin ya da fakir ayrımı olmazdı. Herkes aynıydı. Yeri geldiğinde öğretmen müdahale eder, kulağımızı çeker, uyarırdı. Aileler de buna itiraz etmezdi. Bu dönem artık geride kaldı.

Bugün sosyolojik olarak ne o aile yapısı ne o sosyalleşme ortamı ne medya düzeni ne okul sistemi ne de akran ilişkileri aynı. Bu değişimi anlamadan “şöyle bir nesil yetiştireceğim” demek karşılık bulmuyor. Dindar nesil ya da başka bir ideolojik hedef koyulabilir; ancak bu hedeflerin altı boş kalıyor. Çünkü ailenin etkisi, okulun yönlendirici rolü ve medyanın belirleyici gücü ciddi şekilde zayıfladı.

İncel olarak tanımlanan gençlik konusunda da benzer bir durum var. Türkiye’de bu alanda YÖK tez sisteminde dahi kayda değer bir akademik çalışma bulunmuyor. Oysa bu konu son yıllarda tartışılıyor. Buna rağmen herhangi bir kurumun sistemli bir çalışma yürüttüğü söylenemez. Millî Eğitim Bakanlığı doğrudan tek sorumlu değil; ancak bünyesinde çok sayıda rehberlik öğretmeni bulunmasına rağmen bu alanda yeterli bilgi ve yöntem geliştirilmiş değil.

Rehberlik öğretmenlerinin eğitim süreçleri incelendiğinde, dinî, etnik ya da dijital radikalleşme gibi konulara yönelik özel bir formasyon verilmediği görülüyor. Bu nedenle sahada karşılaşılan yeni sorunlara yönelik kurumsal kapasite sınırlı kalıyor.

Pedagojik formasyon açısından bakıldığında, karşımızda farklı radikalleşme türleri bulunuyor. Bu yalnızca dinî radikalleşme ile sınırlı değil. Dinî, etnik ve dijital radikalleşme gibi farklı alanlar var ve her birinin kendi içinde ayrışan özellikleri bulunuyor. Ancak şu an yalnızca buzdağının görünen kısmıyla karşı karşıyayız. Ruşen Çakır ile yaptığımız programın son bölümünde de şunu ifade ettim: “Eğer kamu kurumları gerekli hazırlıkları yapmazsa, çok daha ağır sonuçlarla karşılaşacağız.” Ruşen Çakır bunun üzerine “O zaman daha sık program mı yapacağız?” diye sordu. Ben de “Korkarım ki evet.” şeklinde yanıt verdim. Bugün gelinen noktada yaşanan acılar bu öngörüyü doğruluyor.

Soğuk Savaş dönemin psikolojik araçlarıyla, o dönemin insan yetiştirme anlayışıyla ya da 1960’lı ve 1970’li yılların yöntemleriyle bugünün sorunlarına çözüm üretmek mümkün değil. O model artık geçerliliğini yitirdi. Geçmişte öğretmenin sınıfta otoritesi kesindi; bir uyarı yeterli olurdu. Mahallede bir öğretmenin aileye yaptığı küçük bir bildirim bile çocuk üzerinde ciddi bir etki oluştururdu. Aileler de bu uyarıyı dikkate alır, çocuk üzerinde gerekli disiplini sağlardı. Bu nedenle çocuklar da o noktaya gelmemek için davranışlarına dikkat ederdi.

Aynı şekilde mahallede tanımadığımız bir yetişkinin uyarısı bile dikkate alınırdı. Toplumsal denetim mekanizması güçlüydü. Bugün ise bu yapı büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.

Artık bu fark neredeyse ortadan kalktı. Eskişehir’in Mihalıççık ilçesindeki bir ilköğretim öğrencisinin hayal dünyasıyla Manhattan’daki bir çocuğun hayal dünyası büyük ölçüde benzeşiyor. Görünürde imkânlar farklı olabilir; biri daha sınırlı şartlarda yaşıyor olabilir. Ancak dijital dünyaya erişim sağlandığında, her iki çocuk da aynı içeriklerle karşılaşıyor. Bu noktada maruz kaldıkları etkiler benzeşiyor.

Dolayısıyla yaşanan yoksunluklar, psikolojik etkiler ve radikalleşme süreçleri de benzer dinamikler taşıyabiliyor. Bu gençlerin kendi aralarında, özellikle kapalı dijital gruplarda kullandıkları özel bir dil ve kavram seti bulunuyor.

Bu tablo karşısında devletin, ilgili kurumların ve ailelerin daha kapsamlı tedbirler alması gerekiyor. Bu konuda akademik çalışmalar ve yayınlar mevcut. Yakın zamanda yayımlanan çalışmalar da bu alana dair çeşitli tespitler ve öneriler içeriyor. Bu mesele siyasi bir tartışmanın ötesinde, bilimsel ve toplumsal bir sorun olarak ele alınmalı. Radikalleşme konusu uzun süredir bilinen ve çalışılan bir alan; ancak artık farklı türleriyle daha görünür hale geliyor.

Bu nedenle, bundan sonraki süreçte benzer olayların yaşanmaması için somut ve uygulanabilir çözüm önerileri geliştirilmesi gerekiyor. Dijital platformların etkisi de bu çerçevede ayrı bir başlık olarak öne çıkıyor. Özellikle gençlerin kullandığı platformlarda oluşan iletişim biçimleri ve dil kalıpları, erken tespit ve önleyici mekanizmalar açısından dikkate alınması gereken unsurlar arasında yer alıyor.

Veriler paylaşıldığında, özellikle bu grupların büyük kısmının Discord, Telegram ve kısmen Instagram gibi platformlarda örgütlendiği görülüyor. Açık şekilde paylaşılan içeriklerde dahi oldukça sorunlu, gençlerin kimlik gelişimini etkileyen unsurlar bulunuyor. Bu nedenle dijital platformların etkisi göz ardı edilemez.

Vergi indirimi gibi ekonomik kararlarla bu platformlara alan açılıyorsa, karşılığında belirli yükümlülükler getirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Özellikle kamu güvenliğini ilgilendiren, başkalarına zarar verme potansiyeli taşıyan radikalleşme süreçlerinin tespiti konusunda veri paylaşımı talep edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Burada kişisel alanın ihlali değil, riskli davranış örüntülerinin erken tespiti amaçlanıyor.

Bu durum, iletişim özgürlüğünün doğrudan kısıtlanması olarak değil; belirli risk göstergelerinin, örneğin belirli anahtar kelimeler veya davranış kalıpları üzerinden analiz edilmesi şeklinde ele alınıyor. Günümüzde yapay zekâ destekli sistemlerle bu tür erken uyarı mekanizmalarının teknik olarak mümkün olduğu biliniyor.

Öte yandan mevcut kurumsal reflekslerin yeterli olmadığı eleştirisi öne çıkıyor. Millî Eğitim sisteminde müfettişlerin rolü daha çok idari denetimle sınırlı. Radikalleşme gibi çok katmanlı ve disiplinler arası bir konuda, yalnızca idari inceleme ile sonuç alınması beklenmiyor. Bu tür durumlar; psikoloji, sosyoloji, güvenlik ve eğitim politikalarının birlikte ele alınmasını gerektiriyor.

Bu çerçevede önerilen yaklaşım, klasik denetim mekanizmalarının ötesine geçerek hızlı, koordineli ve uzmanlık temelli müdahale modellerinin geliştirilmesi yönünde. Özellikle risk altındaki gençlerin erken tespiti ve yönlendirilmesi için rehberlik sistemlerinin güçlendirilmesi, veri temelli analizlerin kullanılması ve kurumlar arası koordinasyonun artırılması temel başlıklar olarak öne çıkıyor.

Ateşli silahlara erişim konusunda, en azından burada verilen örneklerde, çocuklardan birinin babasının ciddi bir ihmali ve kusuru olduğu görülüyor. Türkiye’de babanın polis olması nedeniyle evde tabanca bulunması olağan sayılabilir; ancak beş adet silah bulundurulması dikkat çekici. Bazı kişilerin yatırım amacıyla silah edindiği biliniyor, fakat bu silahların çocuğun erişebileceği bir yerde tutulması başlı başına bir sorun oluşturuyor.

Daha da ciddi olan durum ise, çocuğun 14 yaşında poligona götürülerek silah talimi yaptırılması. Bu durum çocuğun atış konusunda ileri düzeyde beceri kazanmasına yol açmış. İzmir’deki olayda da benzer bir tablo görülüyor; 16-17 yaşındaki bir çocuğun oldukça profesyonel şekilde atış yaptığı ifade ediliyor.

Bireysel silahlanma konusunda Türkiye’de büyük bir yasal boşluk olduğu kanaati yaygın değil. Her isteyenin kolayca silah edinemediği, belirli denetim ve test süreçlerinin bulunduğu biliniyor. Ancak pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da kayıt dışı bir yapıdan söz ediliyor. Bu yapı üzerinden kazanç sağlayan grupların varlığı dile getiriliyor.

Sorunun temelinde, yasal süreçlerin dışında kalan bu kayıt dışı silahlar ve bunların ticaretini yapan kişiler bulunuyor. Genellikle organize suç yapılarıyla ilişkilendirilen bu grupların, çeşitli yollarla temin edilen silahları dolaşıma soktuğu ifade ediliyor. Bu durumun önüne geçilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Bazı açıklamalarda, gerektiğinde yasa dışı yollarla hareket edilebileceğini ima eden sorumsuz ifadelerin kullanılması da dikkat çekiyor. Bu tür söylemler, kamu düzeni açısından risk taşıyor.

Bu çerçevede, yapılması gerekenin devlet ciddiyetinin kararlı biçimde ortaya konması olduğu belirtiliyor. Silah kullanma yetkisi, hukuki olarak devlete ait bir yetki olarak kabul ediliyor. Vatandaşların silah edinmesi ise yalnızca yasal sınırlar içinde mümkün olmalı.

Türkiye’de kayıt dışı silahların varlığı bilinen bir durum olarak değerlendiriliyor. Bu silahların kimler tarafından temin edildiği, kimlerin elinde bulunduğu ve nasıl bir ekonomik döngü oluşturduğu konusunda da bilgi sahibi olunduğu ifade ediliyor. Bu nedenle, gerekli irade ortaya konduğunda bu sorunun üzerine gidilebileceği ve çözüm üretilebileceği düşünülüyor.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, toplumsal yapının bir bütün olduğu ve her bir parçanın diğeriyle ilişkili bulunduğu kabul edilir. Bu nedenle meseleye bütüncül bir sistem olarak yaklaşmak gerekir. Örneğin, televizyon içeriklerine bakıldığında, özellikle ana akım saatlerde mafya temalı dizilerin yoğun şekilde yayımlandığı görülüyor. Bu yapımlarda suç örgütü üyeleri çoğu zaman güçlü, karizmatik, zengin ve cazip hayatlar yaşayan kişiler olarak sunuluyor. Bu durum, suç dünyasının olduğundan farklı ve olumlu bir çerçevede gösterilmesine yol açıyor.

Bu yapımlarda, yasa dışı yöntemlerle sorun çözme, şiddet kullanma ve suç pratikleri sıkça işleniyor. Benzer şekilde, farklı kanallarda da şiddet unsurlarının yoğun biçimde yer aldığı içeriklerin yaygın olduğu görülüyor. Bu tür yayınların toplum üzerindeki etkisi, özellikle gençler açısından, tartışılması gereken bir konu olarak öne çıkıyor.

Bir diğer önemli başlık ise madde kullanımı ve buna bağlı sorunlar. Türkiye’de bu alanda ciddi bir problem bulunduğu, özellikle yasa dışı yollarla ülkeye sokulan büyük miktarlardaki maddelerin varlığının sıkça gündeme geldiği ifade ediliyor. Alt düzeydeki satıcılarla mücadele edilirken, daha büyük organizasyonların yeterince görünür olmaması eleştiri konusu yapılıyor.

Bu durumun, toplumda radikalleşme ve suçla ilişkili diğer süreçleri besleyebileceği belirtiliyor. Bazı yapıların hem insan kaynağı hem de finansman açısından bu alanlardan beslendiğine dair değerlendirmeler bulunuyor.

Öte yandan, dijital ortamda yaygınlaşan yasa dışı bahis ve kumar faaliyetleri de önemli bir sorun alanı olarak öne çıkıyor. Bu tür faaliyetlerin bireyler üzerinde ciddi ekonomik ve psikolojik etkiler yarattığı, hatta bazı ağır sonuçlara yol açabildiği ifade ediliyor. Resmi ve gayriresmi kanallar üzerinden yürütülen bu faaliyetlerin denetimi ve kontrolü konusundaki eksiklikler de eleştiriliyor.

Tüm bu başlıklar birlikte ele alındığında, toplumsal sorunların birbirinden bağımsız değil, aksine birbiriyle bağlantılı olduğu görülüyor. Bu nedenle çözüm arayışlarının da parçalı değil, bütüncül ve sistematik bir yaklaşımla ele alınması gerektiği vurgulanıyor.

Hükümet eleştirildiğinde, genellikle “yasa dışı bahsi engelleyeceğiz” şeklinde bir yanıt veriliyor. Ancak burada asıl soru, yasal bahis dururken neden odağın zaman zaman farklı yerlere kaydığı. Öncelik, yasa dışı bahisle etkin mücadele olmalı. Çünkü bugün elinde telefon olan bir çocuk dahi çeşitli platformlara erişerek istediği oyunu oynayabiliyor. Bu durumun kontrol altına alınması gerektiği açık. Mevcut tabloda, bahis piyasasının büyük bölümünün yasal olmayan alanlarda döndüğü ifade ediliyor; yasal olan kısmın ise daha sınırlı kaldığı görülüyor.

Bu da önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Bununla birlikte, Milli Eğitim Bakanlığı’na da önemli görevler düşüyor. Okullarda rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Avrupa’daki bazı ülkelerde olduğu gibi, risk altındaki çocukları erken aşamada tespit etmeye yönelik basit ama etkili yöntemlerin uygulanması önem taşıyor. Suç oluştuktan sonra müdahale etmek hem daha zor hem de daha maliyetli; oysa önleyici yaklaşım daha etkili sonuçlar verebilir.

Ailelerin de çocuklarına ilişkin belirli işaretleri fark edebilmesi gerekiyor. Medya okuryazarlığının genel düzeyinin düşük olduğu biliniyor; ancak bu tür olaylardan sonra bu alanda bilinç artırılabilir. Günümüzde çocuklar erken yaşta dijital cihazlar kullanıyor, kendi şifrelerini oluşturuyor ve çeşitli platformlarda aktif oluyor. Ebeveynlerin her detayı kontrol etmesi mümkün olmasa da, filtreleme sistemleri ve çeşitli güvenlik önlemleriyle belirli bir denetim sağlanabilir.

Eğitim sistemi içinde de yapısal sorunlara dikkat çekiliyor. Disiplin uygulamalarının yüzeysel kalabildiği, bazı durumlarda sorunun kökenine inilmeden geçici çözümler üretildiği ifade ediliyor. Bu yaklaşımın yerine daha sistematik ve sürdürülebilir yöntemlerin geliştirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Ayrıca, bu tür sorunların yalnızca güvenlik birimlerine bırakılmasının yeterli olmadığı belirtiliyor. Emniyet güçlerinin rolü önemli olmakla birlikte, tek başına çözüm üretmeleri mümkün değil. Sorunun çözümü; eğitim, aile, sosyal politika ve güvenlik kurumlarının birlikte hareket etmesini gerektiriyor.

Öte yandan, okullardaki fiziksel ve idari eksiklikler de dikkat çekiyor. Pek çok okulda güvenlik görevlisinin bulunmaması, temizlik personeli eksikliği ve ücretli öğretmen sayısının yüksekliği gibi sorunlar, eğitim ortamının niteliğini doğrudan etkiliyor. Bu eksikliklerin giderilmesi, daha sağlıklı ve güvenli bir eğitim ortamı oluşturulması açısından önem taşıyor.

Sınıflara ilişkin görüntüler kamuoyuna yansıyor. Nitekim söz konusu olayda da benzer bir durum görülmüştü; bir öğrenci öğretmenine sözlü sunum yaparken, başka bir öğrencinin uygunsuz davranışlar sergilediği dikkat çekmişti. Bu tablo, sınıf içi disiplin ve eğitim ortamı açısından sorunlara işaret ediyor.

Bu durumun birden fazla nedeni bulunuyor. Eğitim ortamının niteliği, okul yönetimi, aile desteği ve genel toplumsal yapı bu süreci etkileyen unsurlar arasında yer alıyor. Aynı zamanda öğretmenlerin mesleki statüsü ve otoritesi de önemli bir başlık olarak öne çıkıyor.

Öğretmenlerin yeniden saygın bir konuma getirilmesi, eğitim sisteminin sağlıklı işlemesi açısından kritik görülüyor. Eğitimcilerin, görevlerini yerine getirirken gerekli otorite ve desteğe sahip olması gerekiyor. Öğretmenlerin itibarsızlaştırıldığı ya da yeterince korunmadığı bir ortamda, sınıf içi düzenin sağlanması da zorlaşıyor.

Bu nedenle, öğretmenlerin mesleki saygınlığını güçlendirecek politikaların hayata geçirilmesi ve eğitim ortamlarının daha sağlıklı hale getirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Pek çok öğretmenin, özellikle sözleşmeli ve ücretli statüde çalışanların, düşük gelirle görev yaptığı ifade ediliyor. Bu kapsamda on binlerce öğretmenin bulunduğu, çalışma koşulları ile sosyal güvenceler arasında ciddi uyumsuzluklar yaşandığı belirtiliyor. Örneğin, haftalık ders yükü yüksek olmasına rağmen sigorta primlerinin yalnızca girilen ders saatleri üzerinden yatırılması, çalışanların sosyal haklarını sınırlayan bir uygulama olarak öne çıkıyor. Aylık gelirlerin de bazı durumlarda asgari ücret seviyesinin altında kaldığı dile getiriliyor.

Bu koşullar altında öğretmenlerden sınıf içinde güçlü bir otorite kurmaları, öğrencilere rol model olmaları ve nitelikli eğitim vermeleri bekleniyor. Ancak mevcut ekonomik ve mesleki şartların bu beklentilerle örtüşmediği yönünde eleştiriler bulunuyor.

Öğretmen açığının giderilmesi, eğitim sisteminin temel ihtiyaçları arasında gösteriliyor. Özellikle rehberlik ve psikolojik danışmanlık alanında çalışan öğretmenlerin güçlendirilmesi gerektiği, riskli davranışlar sergileyen öğrencilerin erken tespiti ve yönlendirilmesi açısından önemli görülüyor. Bu alanda daha sistematik ve yaygın uygulamaların hayata geçirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Öte yandan, okulların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığına dair değerlendirmeler de dikkat çekiyor. Güvenlik ve temizlik gibi hizmetlerin finansmanı konusunda yaşanan sıkıntılar, okul yönetimlerini farklı arayışlara yöneltebiliyor. Resmî olarak bağış alınmaması yönünde baskı olduğu ifade edilirken, gerekli kaynakların yeterince sağlanmaması eleştiri konusu yapılıyor.

Sonuç olarak, eğitim sistemine ilişkin bu değerlendirmeler; öğretmenlerin çalışma koşulları, okul altyapısı ve öğrenci destek mekanizmalarının birlikte ele alınması gerektiğine işaret ediyor. Sorunun çözümü için daha gerçekçi, kapsamlı ve sürdürülebilir politikaların geliştirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Ne zaman Türkiye’de bir felaket olsa, hükümet kanadından gelen açıklama aynıdır: “Olayı bütün yönleriyle inceliyoruz, müfettiş gönderdik, kararlılıkla ilerliyoruz, gereğini yapacağız.” Burada da benzer bir açıklama yapıldı.

Bu gerçekten çok can yakıcı. O evlatlarımız için söylenecek söz bulmak zor. Bu akıl almaz bir şey. Hiç kimse bunu istemez, ben de biliyorum. Ne bakan ne de başka biri böyle bir şeyin olmasını ister. Ama kusura bakmayın, herkes sorumluluğunun gereğini yapmalı. Yapamıyorsa çıkıp özür dilemeli.

Bir kişi çıkıp özür dilesin. “Gerçekten üzgünüm. Bunun olmasını ben de istemezdim ama milletimden özür diliyorum. Bu evlatların sorumluluğunu üstlendim, onların geleceği benim yetki alanımdaydı, özür diliyorum” desin.

İstifasından da vazgeçtik, çünkü yerine gelecek olanın da benzer olacağını düşünüyoruz. Ama en azından bir özür dileyen, yüzü kızaran, sorumluluğunu yerine getiremediği için mahcup olan birini görelim. O zaman “Tamam, anladık. Bu gitse başkası gelecek” diyebiliriz. Ancak şu an böyle bir durum yok.

Burada bir hissiyatımı da söylemem lazım. TRT’de dizilerde bile saniyede bir adam öldürüyorlar. Diziler bazen 45 dakika ya da 1,5 saat sürüyor. Bir saat boyunca sürekli adam kesiyorlar. Bizim ecdadımız durmadan adam mı kesti? Bunların hiç insanlığı yok muydu? Tarihte elbette savaş vardır. Ancak bu insanların sanatı, edebiyatı, ilmi yok muydu? Dostlukları hiç yok muydu? Biz buralara hep adam keserek mi geldik?

Batılılar bize “Siz barbarsınız.” diyor. 1,5 saatlik filmin 1 saatinde adam kesiliyor. “Ne barbarı” diyorsun ama bunu görmüyor musun arkadaş? Bu filmleri yapanlardan rica ediyorum. Sayın Bozdağ’ı da çok severim, kendisi çok iyi bir insan. Ancak bunu yapmayın. İzleyicinin adrenalinini artırmak ve seyir zevkini yükseltmek için yaptıklarını biliyorum. Ama lütfen yapmayın. Biz Türkler dakika başı adam kesen insanlar değiliz."