CHP'nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel Eskişehir’de grup toplantısında konuştu ve 36. NATO Liderler Zirvesi hakkında da değerlendirmeler bulundu.
Özgür Özel şu değerlendirmeleri yaptı;
"Ülkemiz bugün ve yarın devlet başkanlarının da bulunacağı NATO zirvesine ev sahipliği yapıyor. Öncelikle öncelikle şunu söyleyeyim. Biz son yerel seçimin 1. partisi olarak böyle bir dönemde böyle bir ev sahipliğini önemsiyoruz. Elbette çok iyi bir ev sahipliği yapılmalıdır. Yabancı liderler heyetler ağırlanmalı. Türkiye'yi gelmeliler görmeliler. NATO'da sözümüz geçsin. Türkiye bölgesel ve küresel gelişmelerde söz ve karar sahibi olsun. Oyun kurucu bir ülke olsun isteriz. Ülkemizin milli menfaatlerinin iktidarıyla muhalefetiyle birlikte savunulmasını ve bu tip organizasyonların hep birlikte sahiplenilmesini arzu ederiz.
Ancak ne yazık ki üzüntülerimizi ne yazık ki sıkıntılarımızı ifade etmek durumundayım. Demokrasiyi ve adalet sistemini zayıflatan 86 milyonu kutuplaştıran kendi gibi düşünmeyenlere hukuksuzlukla müdahale eden iktidarın varlığında bugün Türkiye NATO liderlerini son seçimlerde o NATO liderlerinin Türkiye'de en bildiğiniz şehir neresidir dediğinde tereddütsüz ismini söyleyeceği İstanbul'un 3 seçim üst üste hem de karşısında meclis başkanı varken bir önceki son başbakan varken en güvendikleri bakanları şehircilik bakanı varken artan farklarla iptal edilen mazbatasına rağmen yenilenen seçimde artan farkla son seçimde milyonu geçen farkla kazanan belediye başkanının tutuklu olduğu. Bir sonraki seçimlerdeki cumhurbaşkanı adayımızın ön seçimde 15.5 milyon oy alan özgürlüğü için 25.5 milyon insanın imza verdiği cumhurbaşkanı adayımızın tutuklu olduğu. Partinin evlatları belediye başkanlarımızın, belediye meclis üyelerimizin, bürokratlarımızın tutuklu olduğu. Türkiye'nin kurucu partisine Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu partinin adaysızlaştırıldığı, kurumsuzlaştırıldığı, lidersizleştirilmeye çalışıldığı bir süreçte bugün Türkiye'de NATO zirvesi yapılmaktadır.
Bugün bu NATO zirvesinden önce Avrupa'nin en önemli yapılarının raporlarında ana muhalefet partisi olarak okuduğumuzda utandığımız tespitler yer almaktadır. Maalesef maalesef ülkede Adalet Bakanlığı'nın başındaki kişi raporlarda ismiyle Avrupa'daki mal varlığıyla anılmakta. Bizim bu ifadelerimize Cumhurbaşkanı sen sus cevap verme dediği günler hatırılarda kalmakta ve kendisinin bu konuda tek savunanı kendisi olmakta. Raporları yazanlarla bir başına kendi polemiklere girişmekte ancak Türkiye'ye bu büyük utanç okumaktan memnuniyet duymadığımız böyle bir raporun varlığından utanç duyduğumuz bir süreçte NATO zirvesi Türkiye'de yapılmaktadır. Muhalefete saldıran kendinden olmayana hukuksuzlukla muamele eden bir iktidarın Türkiye'nin milli menfaatlerini savunamadığını ve savunamayacağını üzüntüyle görüyoruz.
Önce NATO salonlarından NATO salonlarının dışında yaşananlara birazcık değinelim. Haftalardır Ankara'mızda olağanüstü hal uygulanmaktadır. Kendi insanına çile çektiren anlamsız paronayak bir olağanüstü halin içindeyiz. Protesto gösterileri yapılabilir diye 225 insan ev baskınlarıyla gözaltına alınmış önce 178'i tutuklanmıştır. Daha dün daha dün 100 gözaltı işlemi daha yapılmıştır. Bizim yasalarımızda önleyici gözaltı bile yokken yasakken önleyici tutuklama adı altında yani bunlar NATO sırasında gelirler eylem yaparlar diye insanlar özgürlüklerinden edilmiştir. Pikniğe giden Tema gönüllüleri tutuklanmışlar 75 yaşındaki emekli öğretmen Aytan Yakut tutuklanıp tepkilerden sonra serbest bırakılmış akademisyen Emel Memiş halen tutukludur. Daha önce NATO zirvelerine ev sahipliği yapan hiçbir ülkede böyle bir özgüvensizlik görülmemiştir.
Trump kendi ülkesinde yüzbinler milyonlar tarafından protesto edilebilerken Erdoğan Trump'ın Türkiye'deki bir protestosunun kendisi için bir son olacağını düşünmekte. Bundan yaşamsal bir kaygı duymakta. Eğer Trump'a burada birisi bir şey derse Trump benden desteğini çekecek vehmiyle Ankaralılardan utanmakta Ankaralıları evine hapsetmekte ve örneğin Filistin davasını savunan birinin Trump'a çıkıp Gazze'deki zulmün hesabını sormasına engel olmak için elinden geleni yapmaktadır. Yüzlerce insanın gözaltına alındığı meydanların kapatıldığı yolların bariyerlendiği esnafın iş yapmasının önüne geçildiği bir yerde ülkenin başkenti perişan haldedir. Milletin evinden işine gitmesi engellenmekte kamu görevlerine 1 hafta evden çalışma salık verilmektedir.
Bu kadar özgüvensiz bir yönetim anlayışı olmaz. Ülke adına bir utanç durumuyla karşı karşıyayız. Ülkemize gelen liderler heyetleri ne görecekler? Hayalet bir şehir. Ankara'ya gelip bir tane Ankaralı görmeden bir dükkana uğramadan polislerle dolu bomboş sokakları görüp Ankara'dan ayrılacaklar. Ülkenin yoksulluğundan utanmayanlar bunları liderlerin görmesinden utanıp panolarla bunları gizlemeye çalışmaktadırlar. Bu mudur Türkiye'nin imajı? Kimse kusura bakmasın bu güç değildir güçsüzlüktür. Bu acizliktir bu özgüvensizliktir. Kendi insanından korkan kendi insanından utanan onları bariyerlerin arkasına saklayan bir iktidarın ömrünün sonu gelmiş demektir. AK Parti tükenmiştir bitmiştir.
Oysa, oysa gizledikleri şehir, gizledikleri şehir bir gün yabancılar geldiğinde, bir gün yabancılar geldiğinde ne görecekler diye o şehre bakan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bizzat tasarladığı, Cumhurbaşkanı'nın yerinin, konutunun, köşkünün belli olduğu, hemen altında seçilmiş meclisin bulunduğu, hemen altında meclisten atanan seçilen bakanların görev yaptığı, aynı hizada adliye saraylarının bulunduğu yargı, yürütme ve yasamanın hem birbirine denk hem doğru bir sıralamayla yer aldıkları, o geniş caddenin etrafına Türkiye'nin dostu ülkelere en güzel büyükelçilik arsalarının tahsis edildiği, gelen Ankara'yı bir gezsin demokrasi anlayışımızı görsün, kuvvetler ayrılığını görsün, millete verdiğimiz meclisine verdiğimiz değeri görsün, bakanlarını görsün, yargısını görsün, kendisini görsün diye yaptıkları Atatürk'ün tasarladığı ve hayata geçirdiği, o güzel elleriyle tane tane çizdiği Ankara'nın, görmesinler, bilmesinler, yolda bile yürümesinler diye panolandığı bir güne gelmişizdir.
O günün kurucu liderinin vizyonundan bugünün yıkıcı liderinin vizyonsuzluğuna bu ülke sürüklenmiştir. Ancak bunun sonu er ya da geç gelecektir.
Devletin geleneklerini yıkan, devletin geleneklerini yıkan ve bu ülkenin, bu ülkenin gücünden korkup kendi kaba kuvvetini acizlik değil de kudret gibi göstermeye çalışanlara karşı şunu ifade edeyim. Biz bu ülkenin kurucu partisiyiz, kurucu iradesiyiz. Bu ülkeyi cumhuriyetle güçlendiren, kalkındıran, dış politikada sözünü dinleten, tehditlere karşı caydırıcı bir güç haline getiren kadroların bugünkü temsilcileriyiz. Cumhuriyetimizin değerleriyle yurttaşlarımıza sunduğumuz özgürlüklerle mazlum milletlere ilham olmuş cesaretimizle birlikte bu ülkenin kurucu kadrolarının bugünkü temsilcileriyiz.
Dış politikadaki ilkelerimiz de bize kurucu kadrolarımızdan mirastır. Dış politikaya siyaset üstü bir pencereden bakarız. Planların günlük değil, bir döneme ait değil 10 yıllık, 20 yıllık, 30 yıllık hazırlanması fikrinin sahipleriyiz. Hiçbir iktidarın da bu ilkeleri kişiselleştirmesine, kendi menfaati için aşındırmasına, 86 milyonun değil kendi siyasi çıkarları için zayıflatmasına müsaade edemeyiz.
Bugün Erdoğan iktidarı dış politikada kendi kişisel menfaatlerini Türkiye'nin menfaatlerinin üzerinde tutmaktadır. Yabancı liderlerle kurulan ilişkiler kurumsal değil kişisel zeminde ilerlemektedir. Yapılan pazarlıklar Türkiye'nin geleceği için değil AK Parti iktidarının devamını sağlatmak için yürütülmektedir. O yüzden NATO zirvesini bu şahsi dış politikadan uzaklaşılmasını, milli menfaatlerin savunulması kaydı şerhiyle dikkatle takip ediyoruz.
Rusya-Ukrayna savaşı, Suriye'deki belirsizlikler, İsrail'in Filistin ve bölge ülkelerine yönelik saldırıları, Amerika ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları ve tüm bölgeyi ve dünyayı krize sürükleyen hukuksuz politikaları, NATO içindeki tartışmalar ve Türkiye'nin ittifaktaki rolü, bu başlıkların hepsi önümüzde durmaktadır. Bu konularda Türkiye'nin barıştan yana, uluslararası hukuktan yana, diplomasiden yana, mazlum milletlerden yana ilkeli bir tutum alması beklenir ama bu hedefin ne kadar uzakta olduğumuzu ifade etmek isterim.
Avrupa ile bozulan ilişkilerin düzeltilmesi noktasında adımlar atılmasını, demokrasi ve hukuk zemininde yeniden hukukun üstünlüğü, demokratikleşme adımlarıyla ülkemizin çıkarlarını önceleyecek kurumsal ilişkilerin başlatılmasını bekleriz ama maalesef bu beklentilerin çok uzağındayız.
Elbette NATO üyesiyiz, NATO'nun en büyük 2. ordusuna sahibiz ama NATO'ya körü körüne bağlı olamayız, her yanlışın arkasında sessiz duramayız. Rusya ve Çin ile doğru, kurumsal, istikrarlı, güçlü temeller üzerinde yükselen ilişkiler kurmak durumundayız. Unutmayın ki NATO'nun, NATO'nun doğu kanadındaki Soğuk Savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile sınır komşusu olmuş, Batı ittifakının bir bileşeni olmuş ve bu denge politikasını yıllarca dış politikadaki becerikli, iyi eğitimli, geleceği öngören Türkiye'nin tüm menfaatlerini birlikte gözeten diplomatlarımız ve Dışişleri politikalarımız sayesinde çok doğru bir şekilde yürütmüş, böyle bir mirasa sahip bir ülkeyiz. Trump yönetimine tamamen bağımlı bir dış politikanın ülkemize fayda getirmediği ve getirmeyeceği açıktır. Bu nedenle stratejik adımları ortak akılla atmak gerekir.
Bu konuda her zaman olduğu gibi yapıcı öneriler sunmaya devam edeceğiz. İktidar Türkiye'nin Türkiye için bir stratejik aklı, stratejik bir planı takip etmelidir.
Ancak bu stratejik akıl Rusya'dan S400'leri bir inatla alıp sonra hiç kullanmadan hangarda çürütmekle sağlanamaz. Bu stratejik akıl bu yüzden F35 programına girilmiş 1 buçuk milyar dolar ödeyip de tek uçak bile alınmadan Amerika'da üzerine Türk bayrağı işlenmiş 6 tane F35'i bile oradan alıp getiremeyen bir öngörüsüzlükle, ondan vazgeçip F16 modernizasyonu deyip onu bile başaramayan bir öngörüsüzlükle sürdürülemez.
O zaman Şangay Beşlisi'ne girerim diye ucuz tehditler savurup sonra Trump'tan azarı yiyince Çin mallarına vergi bindirmekle Amerikan mallarının vergilerini Amerika'ya doğru uçakta giderken sıfırlamakla bir stratejik plan sürdürülemez.
Trump'ın oğluyla görüşüp babasından randevu istemekle, 250 Boeing uçağından fahiş fiyata elengi sipariş etmekten ve şu güzelim Eskişehir'in nadir toprak elementlerini Trump'a vadetmekle stratejik bir akıl sürdürülemez.
Tarihimizde Amerika yönetimine bu kadar göbekten bağlı bir yönetim görülmenmiştir. Türkiye ABD'ye bu şekilde bağlı hale getirilemez.
O Trump yönetimi kim? Bu ülkenin Cumhurbaşkanına "Aptal olma." diye mektup yazıp yollayabilmiştir. O Trump kim? Bu ülkenin Cumhurbaşkanını mal varlığı ile tehdit edip geri adım attırabilmiştir. O Trump kim? Türkiye'deki yargının bağımsız olmadığını yüzümüze vurmak için her seferinde "O akıllı bir adam. Bir papazın vardı. Ondan istedim, hemen yolladı." diyerek Brunson'ı, ki Erdoğan'ın "Bu can bu bedende durdukça o papaz gidemez. Ver papazı, al papazı." deyip, Trump'ın bir telefonuyla papazı Oval Ofis'e yolladığını Trump her seferinde hatırlatmaktadır.
Gazze'de 75000 kişiyi, çoğu çocuk ve kadın, 75000 insanı katledenlerle bu şekilde yürünemez. Bize her türlü ambargoyu uygulayanların ambargodan vazgeçmeleri için ağzının içine bu şekilde bakılamaz.
Türkiye Cumhurbaşkanına "Biz ona onda olmayanı veriyoruz, meşruiyet veriyoruz. Geri kalan her şeyi onlardan alıyoruz." diyenlere sessiz kalınamaz. "Bizden 5 dakika randevu almak için bize yalvarıyorlar." diyen Dışişleri Bakanıyla 2 gün sonra Oval Ofis'te şakalaşılamaz.
O Trump kim? Türkiye'ye gelip Anıtkabir'i ziyaret etmeyen bir Amerikan Başkanıdır. 1959'da Eisenhower'ın, 91'de Baba Bush'un, 99'da Clinton'ın, 2004'te Oğul Bush'un, 2009'da Obama'nın Anıtkabir ziyaretleri kayıtlardayken taslak programa Anıtkabir ziyareti yazıp sonra o ziyareti çıkarıp da Ankara'ya gelen bir Amerikan Başkanının bugün Erdoğan tarafından çocuklarla karşılanacağının haberleri geçmektedir.
Eğer Amerikan Başkanı çocuklarla karşılanacaksa o çocuklar ellerinde İran'da öldürülen 165 kız çocuğunun resmini tutmalıdır. 5 ay sonra ülkesinde topal ördek haline gelecek, belki her iki tarafta birden gücünü kaybedecek birisine yaranmak için böyle bir ilişki bağı asla ve asla savunulamaz. Hele hele bugün o törene götürülecek çocukların eğitiminden sorumlu Milli Eğitim Bakanının daha dün çıkıp da, daha dün çıkıp da, daha dün çıkıp da Kurtuluş Savaşı'nın adını değiştirmeye kalkması, neden kurtuluyoruz diye soru sorması artık bu iktidarın bu millet tarafından taşınamayacağının göstergesidir.
Ve o Kurtuluş Savaşı'nda "Neden kurtuluyoruz?" sorusunun cevabının; işgalden kurtuluyoruz, istiladan kurtuluyoruz, ülkenin parçalanmasından, milletin artık bir başka ülkenin sömürge olmasından kurtuluyoruz cevabını bilmeyenlerin, halen daha o gün işgal altındaki İstanbul ve İstanbul'daki son padişahla ilgili kendilerince bir meseleyi Kurtuluş Savaşı'ndan önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önünde tutanlara neyi hatırlatmak lazım?
Belki şunu hatırlatmak lazım: Bu ülke nasıl kurtuldu diye sorana şunu hatırlatmak lazım. Evladının, evladının battaniyesini mermiye saranların kağnılarla geceleyin çektikleri yollarla kurtuldu. O çektikleri kağnıları da çeken öküzdü, öküz.
Biz Türkiye'nin 1. partisi olarak dış politikada kurumsal akla dayanan, uzun vadeli planları olan, bu milletin hakkını hukukunu cesaretle savunan bir anlayışı benimsedik, savunmaya da devam edeceğiz.
Ortadoğu'da komşularımızla iyi ilişkiler kurmayı önceliyoruz. Bu bölgede bölgesel kalkınma, iş birliği ve barışı savunurken, okyanus ötesinden bölgemize yapılacak müdahalelere karşı duruyoruz.
Elbette yönümüzü Batı'ya ve AB'ye dönüyoruz. Ama bununla birlikte Rusya, Çin, Türk coğrafyası ve Balkanlar ile olan stratejik ilişkilerin aksatılmadan, sürekli güçlendirilerek devam etmesini öngörüyor ve bunu ısrarla öneriyoruz.
Türkiye'nin bir an önce kurtulmak istediği Trump yönetimine karşı bu teslimiyeti de sonuna kadar reddediyoruz. Bundan sonra da bundan önce olduğu gibi tam bağımsız Türkiye'yi savunmaya, her türlü emperyalizme itiraz etmeye ve direnmeye devam ediyoruz."





