Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM) Eskişehir tarafından düzenlenen “NATO ve Bağımsızlık” başlıklı söyleşi, yoğun katılımla gerçekleştirildi. Vişnelik Semt Evi’nde düzenlenen etkinlikte gazeteci ve yazar Barış Terkoğlu, katılımcılarla bir araya geldi.
THTM Kurucu Üyesi Barış Terkoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı programda, uluslararası gelişmeler, NATO’nun günümüzdeki rolü, Türkiye’nin dış politika gündemi ve bağımsızlık kavramı üzerine değerlendirmeler yapıldı.
Etkinliğe Eskişehirli vatandaşlar yoğun ilgi gösterirken, salonun büyük bölümünün dolduğu görüldü. Söyleşi boyunca katılımcılar, gündeme ilişkin değerlendirmeleri dikkatle takip etti.
Konuşmasında dünya siyasetinde yaşanan gelişmelere değinen Barış Terkoğlu, uluslararası ilişkilerde yaşanan değişimlerin ülkeler üzerindeki etkilerine ilişkin görüşlerini paylaştı. NATO’nun kuruluş süreci ve günümüzdeki konumu hakkında değerlendirmelerde bulunan Barış Terkoğlu, Türkiye’nin dış politikada karşı karşıya bulunduğu gelişmelere ilişkin düşüncelerini aktardı.
Bağımsızlık kavramının yalnızca askerî boyutla sınırlı olmadığını belirten Barış Terkoğlu, ekonomik, siyasi ve toplumsal alanlardaki gelişmelerin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Güncel uluslararası gelişmeler üzerinden çeşitli örnekler veren Barış Terkoğlu, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın stratejik önemine dikkat çekti.
Programın ilerleyen bölümünde katılımcılardan gelen sorular da yanıtlandı. Söyleşiye katılan vatandaşlar, dış politika, bölgesel gelişmeler ve Türkiye’nin uluslararası ilişkilerine yönelik merak ettikleri konuları Barış Terkoğlu’na yöneltme fırsatı buldu.
Etkinlikte konuşan gazeteci ve yazar Barış Terkoğlu şu ifadeleri kullandı;
"Türkiye'de birkaç tabu vardır. Bu tabuların öyle dinle, imanla, inançla falan da bir ilgisi yoktur. Hadi onların tabulaştırmasını bir yere kadar anlamaya çalışabiliriz. Hiç tabu, bu tabuların yoktur. Mesela sermaye bir tabudur ülkede. Bu ülkede gazetecilik yapıyorsanız, bu ülkede çeşitli meseleler üzerine konuşuyorsanız, her şeyi eleştirmenize müsaade ederler ama sermayeyi eleştirmenize müsaade etmezler. Asla Türkiye'deki televizyonlarda servet sahiplerinin eleştirildiğini göremezsiniz. Markaların adı anılmaz mesela ama marka da vermeyelim denir. Dikkat ediyor musunuz. İnsanların isimleri verilir, karalanır, her türlü suçlamada da yapılır ama örneğin mesela bir arama, araba markasından, bir peynir markasından bahsedilmez. Bunun sermaye ile ilgisi var arkadaşlar, para ile ilgisi var. Bence size bu tabuların listesini yapsam, ben en başa NATO'yu yazardım.
Çünkü dikkat edin Türkiye'de siyasette NATO meselesi bir tabudur. Benim de olduğum yerlerde tabudur. Sadece iktidar için bir eleştiri yapmıyorum, muhalefette de tabudur. Çünkü Türkiye'de NATO ile ilgili şöyle bir algı var, aşağı yukarı yetmiş küsur yıldır oluşmuş bir tablo içinde şöyle denir, ne yani eğer NATO'dan çıkarsak, ülkemizi savunacak hiçbir şey bulamayız. Değil mi. NATO ülke savunması için adeta bir ön koşul haline gelmiştir.
Bizim gazetecilerimiz NATO'yu konuşmazlar. Bizim yazarlarımız konuşmazlar. Bizim muhalefet partimiz NATO'yu tartışmazlar arkadaşlar. Türkiye'de dikkat ediyor musunuz, çok yakın zamanda hiç uzağa gitmeyeyim, ana muhalefet lideri Newsweek dergisine bir makale yazdı. Makalesinde bizim NATO aracılığıyla, NATO ülkelerini savunmak için aslında bir projeyi devam ettirebileceğimizi muhalefet eliyle de söyledi. Ülke adına böyle bir taahhütte bulundu. Yani dedi ki iktidar bunu yapıyor ama merak etmeyin, iktidar değişirse NATO meselesinde bir kırılma olmayacak, hatta tam tersine daha da artacak.
Demek ki NATO meselesi herkes için böyle. Hatta ben çok yakın mesai harcadığım için cezaevi süreçlerinde de biliyorum, bizim ordumuz da, askerlerimiz de çoğu zaman kollarında birer NATO yıldızı taşımayı kendilerine bir rütbe sayarlar, onurlu bir rütbe sayarlar. NATO'yu tartışmak gerekiyorsa da genellikle bunun için emekli olduktan sonrasını tercih ederler. Türkiye'de generaller emekli olana kadar NATO askeri, emekli olduktan sonrasıysa NATO için acaba tartışabilir miyiz Türkiye'nin güvenliğini diyen bir yerdedir. O yüzden NATO bir tabudur arkadaşlar.
Ama son dönemde ben bununla ilgili şöyle dalga geçiyorum. Türkiye'de NATO tabu ama herkes için tabu ama dikkat ediyorsanız, mesela NATO'nın kurucuları için tabu olmaktan çıkıyor. NATO'nun kurucusu kimdir, tartışmasız Amerika Birleşik Devletleri. Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanı belki de NATO'dan çıkabiliriz diyor. Türkiye'de NATO'dan çıkmayı teklif ederseniz sizi belki ihanetle suçlayacaklar ama Amerika Birleşik Devletleri başkanı, NATO'dan çıkabiliriz diyor. Mesela bakın Fransa'nın başkanı Macron, NATO'nun beyin ölümü gerçekleşmiştir diyor. Yani bakıyorsunuz ki Türkiye'de tartışılamayan NATO, aslında dünyanın her yerinde tartışılıyor.
O açıdan ben NATO'yu tartışanlardanım. Yani NATO'yu bir tabu olarak görmüyorum. Türkiye'nin NATO'dan çıkabileceğini, çıkması gerektiğini düşünüyorum. Yanlış anlamayın, biz eşitlikçiyiz, biz sınıf, sınıfsal bakarız her meseleye. Bu açıdan da şöyle bir savunmamız da yok, Türkiye çıksın, biz başkalarına savaş açalım meselesi o. Hayır biz bütün dünya halkları için NATO'nun tehlike olarak görüyoruz. Biz bütün dünya halklarının barışı için NATO'dan çıkmayı savunuyoruz, NATO'nun ortadan kaldırılmasına gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ben bu perspektifle bakıyorum.
Şimdi arkadaşlar, yaşamış olduğumuz altı yedi Temmuz hadisesini, önümüzdeki günlerde gerçekleşecek hadisenin, ben İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin durumu ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Daha önce de anlattım bunu belki biliyorsunuz. Ne demek istiyorum. Şöyle demek istiyorum, biz burası cumhuriyetçi bir kurum, biz cumhuriyetle, biz cumhuriyetle bir eşitlik düzeni, biliyorum sınıfsal eşitlik değil, sosyal belki ekonomik eşitlik değil ama kurumsal eşitlik, vatandaşlığa dayalı eşitlik, yurttaşlığın haklarına dayalı eşitlik, anayasal, böyle bir eşitlik düzeni kurduk. Ve bunu cumhuriyetin kurumlarıyla kurumsallaştırdık. Bu aynı zamanda hele ki cumhuriyetin bir kurtuluş programı üzerine şekillenmesi bizim cumhuriyetimizi, batılıların gelip cetvelle çizdiği ve burasının adı cumhuriyet olsun dediği bir cumhuriyet olmaktan çıkardı. Bizim cumhuriyetimizin aynı zamanda kendisinden önceki kurumları devralan, bunu modernleştiren ve bağımsızlık perspektifinde yaşatabilir bir hale getirdi.
Ve bizim cumhuriyetimiz Birinci Dünya Savaşı'nın içinden çıktı ama çok erken bir tarihte İkinci Dünya Savaşı'nı fark etti. Atatürk'ün dış politika perspektiflerine baktığınız onu görürsünüz, İkinci Dünya Savaşı geliyor. Ve kendisini şöyle konumlandırdı, buna eleştirenler de olabilir, ben bunu eleştirenleri de görüyorum ama bence doğru bir şey, biz İkinci Dünya Savaşı'nın dışında kalacağız diye kendisini konumlandırdı. Askeri anlamda uzun uzun anlatmayayım, stratejilerini böyle çizdi. Mevzilerini hatta böyle kazdı. Kendisini biz bu savaşın dışında kalacağız diye konumlandırdı. Bu savaş kime karşı olacaktı. Bu savaş son kertede batılıların Sovyetler Birliği'ne karşı vereceği bir savaştı. Nitekim öyle bitti biliyorsunuz. Nitekim Hitler, Stalingrad'da yenildi. Ne yaptı bizim cumhuriyetimiz. Şunu yaptı, mesela bu savaşın Sovyetler Birliği'ne karşı ana mevzilerinden biri ne olabilir. Yaşanmış örneği var, Çanakkale Harbi var. Çanakkale Harbi biliyorsunuz, Çanakkale'yi ele geçirmek için yapılmış bir savaş değildir. Henüz Sovyet devrimi olmadan önce Çar'a yardım etmek üzere bir Boğazlardan geçişi gerçekleştirmek üzere emperyalistlerin bu bölgeye geldiği bir operasyondur. Çanakkale'de olmasının nedeni biz Çanakkale'de o gemileri durdurmaya çalıştığımız içindir, sonra Çanakkale geçildi aslında sonrasında.
Cumhuriyet şöyle perspektifle çalıştı, biz topraklarımızı emperyalist, Sovyetlere karşı bir emperyalist saldırı üssü olmaktan çıkaracağız. Çanakkale örneğini vermemin nedeni şu, bu saldırının ana mevzilerinden biri neresi olacak, Boğazlar olacak. Biz Boğazları buradan, bu mevzilerden biri olmayı çıkaracağız. Ne yapıldı, Montrö Anlaşması yapıldı. Çünkü cumhuriyet 1923'te kurulduktan sonra hala Boğazların durumu belli değildi. Ama bin dokuz yüz otuz altıda biliyorsunuz artık netleşmiş haliyle Boğazlar Sovyetlerin de çabalarıyla bir emperyalist savaş merkezi olmaktan çıkarıldı. Artık Boğazlar herhangi bir şekilde çatışmasızlığı, çatışmasızlık alanı oldu, herhangi bir şekilde çatışmalara kapalı oldu, Karadeniz bir barış denizi oldu. İşte Türkiye Cumhuriyeti bin dokuz yüz yirmi üçle bin dokuz yüz kırklar arasında kendisini bağımsız bir dış politikayla İkinci Dünya Savaşı'ndan koruyacak, dünyanın çatışmalarından koruyacak bir yere doğru çekti. Ve Türkiye'de Türkiye'yi emperyalistler sürekli olarak bu çatışmanın içine sokmak istediler. Türkiye ise hep dışında kalmaya çalıştı. Bu bence kendi bulunduğu pozisyon adına doğru bir pozisyon.
Arkadaşlar, savaş bittiktan sonra, savaş bu arada biz İkinci Dünya Savaşı'na katılıyoruz biliyorsunuz. Ne zaman, savaşın bittiği günlerde. Türkiye de savaşı ilan ediyor. Savaş bittiğinden sonra yeni bir dünya kuruluyor. Ve bu yeni dünyada Türkiye bir seçim yapmak durumunda kalıyor. Türkiye'nin kendisini artık Sovyetlerle, Almanya'nın ortasına kadar gelmiş Sovyetlerle bunun batısındaki emperyalist sistem arasında bir tercih yapmaya zorladığında açıkçası Türkiye Menderes'ten de daha önce, Demokrat Parti'den de daha önce bir tercih yapıyor.
NATO'ya girmeye karar veriyor. Bunun için, niye benzettiğimi anlatacağım. Yalçın Küçük'ün ilginç bir tezi vardır, Türkiye'de hep tartışılır. Sovyetler Türkiye'den üs istedi mi, istemedi mi. Kars ve Ardahan'ı istedi mi, istemedi mi. Mesela Yalçın Hoca bu tezi der ki, böyle bir şey yoktur, bu uydurmadır. Bu tamamen Türkiye'deki siyasi elitlerin kendisini Batı kampına taşıyabilmek için bakın bize karşı Sovyet tehdidi var, bizden üs istiyorlar, bizden toprak istiyorlar, diyerek uydurdukları bir tezdir der. Buna inananlar da vardır. Ben şimdi bu tezi tartışmak için söylemiyorum. Ben de bu arada bunun çok büyük oranda abartılmış, uydurulmuş bir şey olduğunu düşünenlerdenim. Ama şöyle bir realite var. Türkiye kendisini Batı kampına sokabilmek için iki şey yaptı. Bir, Sovyetler bizim için tehlikedir, Sovyetler bizim için tehneliyse biz artık kendimizi Batı kampına ait sayıyoruz dedi. İkincisi arkadaşlar, biliyorsunuz şiir, Nazım Hikmet'in şiirlerine konu oldu. Aynı zamanda kendisini, kendisiyle hiç alakası olmayacak bir savaşın içerisine, Kore Savaşı'na soktu.
Türkiye bir anlamda emperyalist sisteme biz artık senden yanayız demek için bir tehdit ve bir çatışmayla tanımladı. Tehdit Sovyetler Birliği, çatışma Kore Savaşı. Biz o günden beri topraklarımızı nereye açtık, emperyalist üslere açtık, başta İncirlik olmak üzere. Türkiye'de herkes İncirlik'i bilir ama çok sayıda NATO üssü olduğunu İzmir'inden Kürecik'e kadar, bunların çoğunun sayısını bilmez, bunlara açtık. Biz Türkiye'yi sık sık işte Libya çatışmasında bile, hatırlıyor musunuz bilmiyorum, NATO'nun Libya'da ne işi var dedi Türkiye Cumhurbaşkanı o dönem. O dönem Başbakandı, özür dilerim. Buralara açtık. Türkiye de bu çatışmanın içerisine girdi. Türkiye bir anlamda NATO'nun aşağı yukarı bütün operasyonlarında bir kanat ülke olmayı kabullendi.
Fakat arkadaşlar, fakat arkadaşlar şöyle bir realite var. Gerçekten NATO 1950'li yıllardan beri Türkiye için bir koruyucu, bir risklerden kurtaran bir şemsiye mi. Bunu bir örneğini gösterebilir misiniz bana. Bana Türkiye'yi NATO'nun herhangi bir saldırıdan koruduğuna dair bir örnek verebilir misiniz. Ben hiç bilmiyorum bu arada. Yıllardır tabu olarak anlatılan, neredeyse işte yetmiş seksen yıldır anlatılan bu hikayenin bir örneğini bilmiyorum. Siz biliyorsanız söyleyin lütfen. Mesela bize çok yakın bir zamanda İran Savaşı'nda İran bizi ortadan kaldırmaya füzelerle boğmaya falan çalıştı da NATO korudu mu. Savaşta öyle bir şey oldu mu. O hikayenin uydurma olduğunu biliyorsunuz. Veya bize Sovyetler Birliği işgal etmeye çalıştı mı. Böyle bir şey olmadığını biliyorsunuz. Ama açıkçası bu realite sayesinde Türkiye NATO kampı içine dahil oldu.
Ama ta ki küresel sistemin çözünüşü, ulus devletlerin kuruluşu, özür dilerim ulus devletlerin bir tehlike haline gelişi, Sovyetler Birliği'nden sonra açık ki ulus devletleri de tehlike halinde görmeye başladılar. Onları da duvarlarını yıkmaya, onları da gümrük duvarlarından arındırmaya, onların da topraklarına işte kendi bağımsızlık sınırları içinde tuttuğu şeyleri tehlike olarak adlandırmaya başladılar. Bu nedenle Irak'ı yıktılar, Suriye'yi parçaladılar, İran'a saldırdılar, Libya'yı yok ettiler, Yugoslavya'yi parçaladılar, o da bir NATO operasyonuydu, bütün bunlardan yeni bir dünya oluşunca Türkiye'de de şu tartışılmaya başlandı. Sosyalistler zaten hep tartışıyordu ama Türkiye'deki cumhuriyetçiler de o elli yıllık, altmış yıllık, yetmiş yıllık hikayeyi tartışmaya başladılar. Ne, NATO bizim için koruyucu bir şemsiye midir.
Ben arkadaşlar, 2011 2013 yılında cezaevine girdim ama benim cezaevine girme nedenimi sorarsanız tam olarak budur. Neden budur, şöyle anlatayım. 2003 yılında bu işin başlangıcı, bu NATO meselesinin sorgulanmasının başlangıcı, 2003 yılında Harp Akademileri'nde bir toplantı yapılıyor. Ve bu Harp Akademileri toplantılarında Erol Manisalı Hoca, Erol Manisalı Hoca sosyalist, sol içinde olan biri değildir. Solla cumhuriyetçilik arasında duran bir aydın kimliği olan bir isimdir. Çıktı ve bir konuşma yaptı. Tam da biraz önce söylediklerimi sorguladı. Neden biz bu kadar ülke olarak NATO'nun şemsiyesi altında bütün ulusal güvenliğimizi tanımlıyoruz, dedi. Neden biz ülkenin güvenliği deyince sadece Amerika'yı anlıyoruz, dedi. Niye biz komşularımız Rusya'yla, komşularımız İran'la veya işte Suriye'yle neden sürekli çatışacakmışız, savaşacakmışız gibi yapıyoruz, dedi ve askerlerin suratına bunu sorguladı, biliyorsunuz değil mi Harp Akademileri'nde.
Ve bunun arkasından Tuncer Kılınç çıktı. O da dedi ki, yani Erol Manisalı doğru söylüyor, hatta konuşmasında şöyle bir ifade kullanıyor. Amerika'yı ve Batı ülkelerini ihmal etmeden, bakın tartışılmaz dedim ya, ihmal etmeden bizim Rusya'yla ve İran'la da dostluk ilişkisi kurmamız lazım, dedi. Arkadaşlar, biz o konferans gününden beri bu açıdan bir patinaj yaşıyoruz. Nasıl bir patinaj yaşıyoruz. Ben bilmiyorum ne var, ama biliyorsunuz Wikileaks belgelerini yazdım Amerikan sızıntılarını. Amerikan sızıntıları 2003'teki o konferansı takip etmiş, onu görüyorsunuz. Türkiye'de işte kurumların içerisinde NATO'yu sorgulayanları, Amerikan şemsiyesini sorgulayanları takip etmişler. Ve Türkiye'deki siyasal çatışmaları hep bakın bize bir şey diyoruz, sağcı, solcu, ocu, bucu biz ideolojik kavgalarımız var ama onlar hep bizden yana ve öbür taraftakiler diye tanımlıyorlar.
Ve Türkiye'de aslında görmüş olduğumuz Ergenekon davaları, Balyoz davaları, askeri casusluk, siyasi işte Poyrazköy davaları yani Türkiye'deki cumhuriyetçi kesime dönük açılmış olan savaşın tamamı bu nedenle gerçekleşmiş. Hatırlıyor musunuz 2005'te Fethullah Gülen'in ulusalcı hareket, ulusalcı dalga yok edilecek konuşmasını. O mesela bunun bir örneğidir. Bu açıdan Türkiye'de aslında NATO'yu sorgulayan, Batı şemsiyesini sorgulayan, bu güvenlik mekanizmasını sorgulayan hareketlere yapılmış bir operasyondur. O yüzden bizim cumhuriyetçi hareketimize yapılan operasyon meselesi bir sembole, işte bir rozete karşı yapılmış bir operasyon değildir. Doğrudan doğruya NATO'nun sorgulanmasına karşı yapılmış bir operasyondur.
Arkadaşlar, bundan sonra sadece bununla kalmadı. Türkiye'de Fethullahçı meselelerle mücadele, Fethullahçı meselelerle mücadele aslında devletin çok derinliklerine kadar gittikçe hatırlayın Türkiye bir 15 Temmuz'u yaşadı. Hatırlayın Türkiye bütün bu açıdan Amerika'nın, şu çok net görünür bir hale geldi, Türkiye'de 15 Temmuz bir Amerikan operasyonudur, Amerikan darbesidir ve aslında içimizdekiler de Fethullahçılardır diye Türkiye, Batı güvenliğini sorgular hale geldi bütün yurttaşlarıyla, sağcısıyla, solcusuyla. Türkiye bu açıdan mesela bir sembol, Rusya'yla yakınlaşması, yeniden bunları tanımlaması, bu çatışmaların dışında kalmaya çalışması, Boğazlar meselesinin yeniden önem kazanması, bütün bunlar oldu. Ve biz Amerika'yla görünür bir şekilde mesafeleniyor haldeydik ama çok kısa sürdü.
Altı yedi temmuz iki bin yirmi altıda bunun bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki bizim siyasi iktidarımız, bugünkü akp hükümetini kastediyorum, Türkiye'de son belki yirmi yıldır sorgulanan bu Amerika'yla, bu Batı'yla güvenlik şemsiyesini yeniden tanımlamaya karar vermiştir. Altı yedi temmuz Türkiye'nin Nato'yla yeniden bir nikah tazelemesidir.
Hani ben size şuna benzettim ya, ikinci dünya savaşında Türkiye'nin durumu sorgulanıyordu. İkinci dünya savaşı sonrasında bunlar hangi kampta yer alacaklar diyordu. Bizim o dönemki hükümetimiz sovyetler bizim için tehdittir, biz aslında Batı kampındayız diye tanımlıyordu. Türkiye'de son yirmi yıldır sorgulanan Batı şemsiyesinde artık biz Batı'yla yeniden nikah tazeleyeceğiz, biz Amerika'yla yeniden nikah tazeleyeceğiz demek için bu işi bir fırsat olarak görüyor. Türkiye'de Nato zirvesi yapılmasını bir fırsat olarak görüyor.
Ve diyor ki, bakın, biz mesela son yirmi yılda enerji sıkışmışlığı içerisinde Rusya ile bir iş birliği yaptık. Biz mesela örneğin, askerler şunu anlatıyorlar sürekli, savunmalarını okuyun Ergenekon Balyoz davasında, Amerika Birleşik Devletleri Rusya ile çatışma isteyip boğazları kullanmak istediğinde biz buna içeride direnenler olduğunu gördük. Mesela biz İran meselesinde hala bakın son ana kadar Türkiye ittirilmeye çalışıldığında, hayır, biz İran'la savaşmayacağız diyenler olduk. Ama Türkiye şu anda altı yedi temmuz itibarıyla bu işler için bir dönüm noktasında, aslında bir süredir de hazırlandığı şekliyle.
Türkiye diyor ki artık, iki bin yirmi üçte Nato'nun son toplantısında bir karar alındı. Bir süredir zaten olan biten karar, Ukrayna savaşıyla da yukarı çıkmış bir karar. Nato biliyorsunuz komünizme, sosyalizme karşı kurulmuş bir örgütlenme, açık politik bir örgütlenme Nato. Böyle bir misyonu olan Nato artık Rusya'yi düşman ilan etmiş bir durumda. Rusya'nın periferisindeki İran gibi ülkeleri düşman ilan etmiş durumda. Ortadoğu da dahil olmak üzere Rusya'nın etki alanında varlık göstermek isteyen bir strateji çizmiş durumda iki bin yirmi üçte. Bizim hükümetimiz de iki bin yirmi üçten sonra diyor ki, biz bu pozisyonlarda görev alacağız, rol alacağız diyor.
Bakın, ben yazmıştım onu, dikkat ettiniz mi bilmem. Şöyle bir şey oldu. Tabii ki hani bu birisi uyardı beni, linkedin diye bir iş bulma yeri var. Belki sizin içinizde de oraya cv'lerini koyanlar vardır, iş arayanlar vardır. İş piyasasında olanlar da orayı da hala iletişimini sürdürüyor, bir milyardan fazla abonesi var. Birisi beni uyardı, o sayede gidip baktım. Bir tane aslında Gazi Üniversitesinde de akademisyenlik yapan bir Türk askeri, çalışma yerine Adana, Nato çok uluslu karargahı yazmış. Allah allah. İşte bakınca görüyorsunuz, toplantılar yapılıyor. Türkiye'de Adana'da bir çok uluslu karargah kurmak için. Onların hepsi görünüyor orada. Örneğin bir sembolü var, ben onu yayınladım belki görmüşsünüzdür, böyle çift başlı Selçuklu kartalı. Nato'nun amblemiyle Selçuklu kartalı birleştirilmiş.
Böyle bir şey kuruldu. Ben bunu aradım, Milli Savunma Bakanlığına dedim ki, ya ben linkedin'da bakıyorum, linkedin demedim önce, özür dilerim, bana böyle bir bilgi geldi, böyle bir çok uluslu karargah kuruluyormuş, bu doğru mudur dedim. Yalanladılar, böyle bir karargah kurulmuyor, yalan, doğru değil dediler. Arkadaşlar, sonra bakanlığa ben bu linkedin'daki toplantı fotoğraflarını, armayı, işte oradaki katılımcıların çünkü orada herkes mesaj yazıyor, katılımcıların listesini, ben burada çalışıyorum diyen kişinin profilini, peki bunlar da mı yalan diyerek yolladım. Onun üzerine birkaç saat sonra bana geri döndüler, doğru dediler ama açıkça anlaşılıyor ki bunun duyurulmasını istemiyorlardı.
Türkiye mesela şunu öğrendi bu sayede, biraz önce dedim ya iki bin yirmi üçte Nato son toplantısında bir karar almış, Rusya'ya karşı kimler bizimle kararı almış, ben bunu bu kadar kolay özetleyeyim. Türkiye de demiş ki, biz sizinleyiz ve bu kapsamda Rusya'ya karşı bölgede kurulacak Nato karargahlarına talibiz demiş özetle.
Adana'daki çok uluslu karargah kime karşı olabilir. Çin ile mücadele edecek olabilir önümüzdeki dönemde. İkinci bir şey, aynı günlerde şunu gördük. Yine gazetelerde yazdı. Ben ne demiştim en başında. Rusya ile kavganın ana üslerinden birisi neresi demiştim. Boğazlar. Cumhuriyet perspektifi neydi. Boğazları çatışmasız yapmak. Bunun için ne yaptı. Montrö. Hem bağımsızlığını korudu boğazların hem de bir karar verdi. Dedi ki Sovyetler'e merak etme. Ben buradan tek bir savaş gemisini bile sana doğru geçirmeyeceğim. Bunun taahhüdünü verdi. Ne olduğunu gördünüz aynı günlerde. Boğazlarda, Beykoz'da yine bir çok uluslu karargah kurulduğunu gördünüz. Sorsanız bu arada o bir karargah değil. Gönüllüler Birliği. Ukrayna Gönüllüler Birliği diyor. Arkadaşlar, Türkiye'nin boğazlarının çevresinde Ukrayna Gönüllüler Birliği kurmanın hedefi ne olabilir.
Üçüncüsü. Türkiye biliyorsunuz, bu zikzak içerisinde, biz hani sevgililer böyle biz neyiz diye birbirlerine sorar ya, Amerika ile biz neyiz diye, Rusya ile biz neyiz diye sordu. Yani hem biz müttefikiz dedi ama madem müttefiksek siz niye bize, bizim içimizdeki Fetullahçıları destekliyorsunuz, niye bize darbe yapıyorsunuz, niye bunlar oluyor dediği süreçte S-400'ler almıştı, hatırlayın. Bunu da şöyle gerekçelendirmişti, demişti ki bizim bir hava savunma sistemine ihtiyacımız var ve S-400'leri biz bu yüzden alıyoruz. Arkadaşlar farkında mısınız, neredeyse on sene oldu. Muhtemelen pantolon aldığınızda beş dakika sonra eve gittiğinizde paketini açıyorsunuzdur, giyiyorsunuzdur. Bir kıyafeti böyle kullanıyorsunuzdur. Yaklaşık on senedir neredeyse bu süreç yaşanıyor, biz o S-400'lerin paketini açamadık bir türlü."
Karşılıklı görüş alışverişinin yapıldığı etkinlikte, NATO, bağımsızlık, küresel gelişmeler ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin başlıklar ele alındı. Yaklaşık birkaç saat süren programın sonunda katılımcılar Barış Terkoğlu ile sohbet ederek hatıra fotoğrafı çektirdi.
Vişnelik Semt Evi’nde gerçekleştirilen etkinlik, katılımcıların yoğun ilgisi ve gündeme ilişkin yapılan değerlendirmelerle tamamlandı.