Eskişehir'de konuşan İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan şu ifadeleri kullandı:
“Gerçekten aile meselesi önemli ve benden önce Sayın Yunus Emre Derneği Başkanı, İl Başkanımızın da söylediği gibi mesele hakikaten sadece belli ekonomik tedbirlerle çözümlenebilecek bir mesele değil.
Bu kapitalizmin dünya sahnesine dahil oluşundan sonra, diyelim aşağı yukarı 200 yıllık bir dönemden bahsediyoruz. Endüstri Devrimi ile beraber bütün ekonomik yapılar kapitalist bir şekillenmeden geçtikten sonra aslında biz bu ekonomik sistemin bütün sosyal yapıları da ne denli değiştirdiğini, içinde yaşadığımız için belki çok fazla idrak edemiyoruz.
Birçok değişimin, ki değişimler içerisinde sosyal değişimler var, psikolojik, kişisel, bireysel değişimler var, temelinde bu sistemin olduğunu belki görmezlikten geliyoruz veya fark etmiyoruz. Çünkü kapitalizmden başka bir dünya olmadığını artık kanıksamamız bekleniyor.
Ama bu paradigma içerisinde bizi aslında değiştiren, bizi bugünkü hâlimize getiren, biz dediğim insanlıktan bahsediyorum, yani bugünün insanıyla 100 sene öncesinin, 200 sene öncesinin, 300 sene öncesinin insanının aynı olmadığı iddiasıyla bunu söylüyorum, artık daha bireyciyiz. Öyle değil mi? Çünkü sistem bizim böyle olmamızı öngörüyor. Topluluk hâlinde değil, bireyci olarak güdüleniyoruz. O şekilde profilleniyoruz.
Şu andaki teknolojiyle de artık nokta atışıyla her bir insanın profilinin tespit edilmesi, doğru düğmelerine nasıl basılacağının belirlenmesi ve ona göre her bir bireysel müşterinin daha çok tüketen, kararları daha kolay manipüle edilebilen biri hâline getirilmesi söz konusu.
Dolayısıyla bu yapılırken aile biriminin olması istenmiyor. Çünkü aile biriminde anne, baba belli kararları çocukları adına alabilir. Birer birer hepsinin avlanması daha zor olabilir, çünkü daha dirençli bir yapı. Hele bir geniş aile olursa, amcalar, teyzeler, dedeler, babaanneler, anneanneler vesaire, onun parçalanıp manipüle edilmesi daha da zorlaşabilir.
Onun için biz şu anda kapitalizm içerisinde ailenin korunmasına yollar ararken aslında biraz belki de muhal olan, biraz böyle çetin, ekstra zor olan bir şeyi başarmaya çalışıyoruz da diyebiliriz.
Onun için birçok sosyal meselede, kökeninde kapitalizmin insana uğratacağı değişimi göz önünde bulundurmak ve aslında doğrudan temel adresin, kapitalizmin sorgulanmasını da sağlamamız lazım. Yani içinde yaşıyor olsak da, bizi ne kadar değiştiriyor olsa da bunu sorgulamaktan bir kere vazgeçmememiz lazım.
Çünkü tarih boyunca dünya kapitalist bir düzende yaşamamış. Tarih boyunca sermayenin biriktirilmesi kutsanmamış. Yani bugün düşünün ki bu sistemde bir Allah kulunun, bir insanın 1 trilyon dolarlık mülkünün olması yadırganmıyor. Bilakis insanlığın büyük kesimleri bundan büyüleniyor: ‘Adam ne kadar başarılı, ne kadar çok biriktirmiş.’ Biriktirmek kutsanıyor çünkü kapitalist dinin, diyelim bir din diyeceksek buna, inancına göre.
Dolayısıyla bizim inanışımız nasıl, bizim bu topraklardaki tarihimiz nasıl? Biz insanı kutsuyoruz. İnsanın parçası olduğu aile yapısını önemsiyoruz. Aile yapısını kimliğin, kültürün, bizim millî karakteristik özelliklerimizin korunduğu adeta bir tarih kapsülü gibi görüyoruz.
Birçok şey aile içerisinde yönetiliyor, birçok şey aile içerisinde korunuyor, birçok aktarım aile içerisinde gerçekleşiyor. Sözlü kültürden gelen bir millet olduğumuzu, göçebelikten yerleşikliğe geçmiş bir millet olduğumuzu da düşündüğümüz zaman ailenin rolü bizim için daha da vazgeçilmez.
Dolayısıyla bizim için aile zayıfladığı zaman aslında biz, biz olmaktan çıkmaya hızla yol alıyoruz demektir. Çünkü nesilden nesile, dededen toruna aktarılan birçok aktarım mekanizmasının ortadan kalkıp artık aktarım mekanizmalarının tamamen dünyadaki egemen güçlere teslim edilmesi söz konusu.
İşte algoritmalar dediğimiz… Algoritma eskiden medya üzerindendi, medya gelişti. Ondan sonra sosyal medyaya, yapay zekâya, bu profillemelere geldik. Dolayısıyla bu aktarım mekanizmaları tamamen artık bizim dinamiklerimizin dışına teslim edilmiş oldu. Amerika merkezli sosyal medya şirketleri hepimizin profillerini çıkarmış, hangimizi nereye götürmek istiyorsa oraya doğru her sayfa geçişimizde, her sosyal medya takibimizde bizi yönlendiriyor, yaklaştırıyor.
Onun için sivil toplum ne yapabilir? Sonuçta sivil toplumda bizim bu algoritmalara göre avantajımız, oturup birbirimizin yüzüne bakıyoruz, oturup konuşuyoruz, oturup samimi paylaşım yapabiliyoruz.
Mesela salgın zamanındaki araştırmalar şunu gösteriyor: İnsanlar, özellikle gençler, haberleri yüzde 70-80 oranında sosyal medyadan takip ederken salgın döneminde ‘Nereden salgınla ilgili gündemi takip ettiniz?’ dendiği zaman bu oran konvansiyonel medya lehine değişti.
Yani insanlar sosyal medyayı takip etmekle birlikte, haberlerini oradan almakla birlikte, sorduğunuz zaman ‘Güveniyor musunuz sosyal medyaya?’ dediğinizde ‘Güvenmiyorum.’ diyor. Ama bilinçaltında pekâlâ orası tarafından manipüle edilebildiğinin de farkında değil. Yani oturup konuştuğunuz zaman farkına vardığını anlıyorsunuz.
Mesela eskiden Biri Bizi Gözetliyor evleri vardı ya… Sonuçta bütün ev kameralarla takip edilir ama içinde yaşayan insanlar 3-5 gün sonra muhtemelen her yerde kamera olduğunu unutarak yaşamına devam eder. Biz de inancımıza göre Allah tarafından her an izlendiğimizi, bütün artılarımızın, eksilerimizin not edildiğini bilmemize rağmen nasıl unutuyorsak insanlar da sosyal medyada manipüle edildiğini, takip edildiğini, oradaki birçok şeyin doğru olmadığını sorduğunuzda bilmelerine rağmen orayla etkileşimindeki bilincini yükseltemiyorsunuz.
Ama gerçek sivil toplumda, bu yüz yüze oturup kalktığımız ağlarda birbirimize güven duygusu daha yüksek, birbirimizi ikna etme ihtimalimiz daha yüksek ve birbirimizle yeni öbekler oluşturma şansımız mevcut.
Bir yandan diyelim ki kapitalizm sorgulamasını gündemde tutmamız mı gerekiyor? O zaman gündemde tutmalıyız. Konuşmaya devam etmeliyiz. Kendimizi bu konuda eğitip ‘Başka bir dünya mümkün mü?’ diye sorgulamalıyız.
İşte dünyayı adaletsiz kılan bir sistem olduğunun farkında mıyız mesela? Neden adaletsiz kılıyor? İşte bir kişinin 1 trilyon dolar sermaye, varlık biriktirmesini kutsayan bir sistemdesiniz.
Yani evrimde ne var Darwin’de? ‘Altta kalanın canı çıksın’ var, değil mi? ‘Survival of the fittest’ diyorlar ya hocam. Nedir? Güçlünün kurtulması, güçlünün ayakta kalması. Altta kalanın canı çıksın, tam tersi yani mefhum-ı muhalifinden.
Dolayısıyla sistem aslında bunu sistemin merkezine koyuyor. ‘Bu sayede toplumumuz daha müreffeh olacak, daha iyi girişimcilerimiz olacak. Onların biriktirmesini motive ettiğimiz için yeni fikirler olacak, rekabet olacak.’ diyor. Tamam, hepsi oluyor. Teknolojik gelişim oluyor, bir sürü yatırımlar oluyor vesaire.
Ama dünyada adaletsizlik azaldı mı? Azalmadı. Özellikle son 40 yılda Amerika başta olmak üzere Batı da dahil dünyada gelir dağılımı adaletsizliklerindeki artışı izliyoruz.
Başka, savaşlar durdu mu? Savaşlar durmadı. Şu anda Türkiye, dünyada devam eden aktif savaşların zaten göbeğinde duruyor. İşte kuzeyimiz, güneyimiz… Güneyimizde soykırım… Bugün yıldönümü olduğu için, soykırım başlangıcının ayrıca bunu hatırlamamız, gündemde tutmamız önemli. Ama yakın zamanda başlayan İran’a yönelik Amerika ile İsrail’in saldırıları… Dolayısıyla bölgemizde savaşların ortasındayız. Dünyanın başka yerlerinde devam eden iç savaşlar, başka katliamlar var.
Dolayısıyla kan, gözyaşı bu sistemde durmuyor. Yani bu gelişmeler, ‘İşte yapay zekâ hayatı şöyle kolaylaştırdı, böyle insanın konforunu artırdı…’ Tamam da daha temelde insanın temel ihtiyacı bir kere bir emniyet ihtiyacı, bir huzur ihtiyacı. Onun üstüne iaşe ihtiyacı geliyor, onun üstüne yemesi, içmesi, barınması geliyor.
Daha biz alttakini bu sistemde, kapitalizm altında temin edemediğimiz gibi bu kapitalizm döneminde de iki tane büyük dünya savaşını yaşamışız. Yüz milyonlarca insan savaşlarda, katliamlarda ölmüş, soykırımlar dünyada olmuş. Güya bunlara karşı kurulan Birleşmiş Milletler sistemi de şu anda artık hiçbir şeye cevap verebilmekten aciz duruma gelmiş.
Onun için bir tarafta bunun temelini sorgulayan gündemimizi canlı tutmamız lazım. Diğer tarafta da bugün fiilî olarak ne yapabiliriz?
İşte biz mesela sivil toplum kuruluşlarının gündem yapmasının ötesinde kendi günlük faaliyetlerinde dedik ki: ‘Mesela İlim Yayma Vakfı burs veriyor. Biz burslarımızı Aile Yılı vesilesiyle yeniden gözden geçirsek neyi değiştirmeliyiz?’ diye istişare ettik. Ve dedik ki doktora öğrencisine burs verdiğimiz zaman, doktora öğrencisi evliyse bursunu artırarak verelim. Çocuğu varsa bursunu daha da artırarak verelim.
Mesela şu anda burs mülakatları bu hafta ve haftaya İstanbul Vefa’da yapılıyor. Doktora bursumuz aylık 35 bin lira, 12 ay boyunca veriyoruz. Evliyse üstüne 2 bin 500 lira ilave ediyoruz. Çocuk başına 5 bin lira daha ilave ediyoruz. Neden?
Mesela mülakatlarımızda, 15 yıldır öğrencilerle mülakat yapıyorum, ben de katılıyorum. Yurt mülakatı yapıyoruz, burs mülakatı yapıyoruz… Mesela doktora talebesi diyor ki: ‘İşte doktoramı bitirdikten sonra evleneceğim. Sözlüm var, nişanlım var.’ Ya bunları da göre göre niye geciktirmesine ben göz yumayım kurum olarak?
Ben arkadaşımın akademik hayatına evlenerek devam etmesini istiyorum. Muhtemelen eşi de başka bir akademisyen olacak. Beraber evlensinler, ikisi de çalışmalarında birbirini desteklesin.
Benim kendi tecrübemde de böyle oldu. Amerika’da öğrenci olduğumuz dönemde ben de doktoradaydım, eşim lisanstaydı ve ilk yavrumuz dünyaya geldi. Ders programlarımızı birbirimize göre uyarlayarak birimiz evdeyken birimiz okuldaydık, birimiz okuldayken birimiz evdeydik. Böyle beraber çocuğumuzu yetiştirmeye, ilk çocuğumuzda yük paylaşmaya çalıştık. Bu ne yapar? Bu, evliliği de daha güçlü kılan bir süreç olur elbette.
Onun için mesela burslarımızı buna göre şekillendirdik. İbn Haldun Üniversitesi’nde aynı şekilde burslarımızı şekillendirdik.
Şimdi işverene düşen görevler var. İşveren de sonuçta kapitalizm sistemindeki önemli dinamiklerden bir tanesi. Devlet bazı teşvikler, bazı kampanyalar, bazı sistemler ortaya koyarken işverenin de buna eşlik etmesini teşvik etmek lazım.
Yani ‘Devlet evlenene şöyle bir destek veriyor, ben de bunun üzerine bunu ekliyorum. Devlet şu kadar izin veriyor, ben bu iznin üstüne şunu ekliyorum. Özlük haklarımı belirlerken çalışanımın evli, çocuklu olmasına göre bir skala oluşturuyorum.’ gibi…
Aile Bakanlığımızın da ‘aile dostu iş yeri’, ‘aile dostu kurum’, ‘aile dostu işveren’ gibi bir yaklaşımı varmış, MÜSİAD’la beraber çalıştıkları. Dolayısıyla sivil toplumda da bunların arayışını, lobisini yapabiliriz.
Bir yandan kapitalizm şirketleri amansız bir maliyet ve fiyat rekabetine sokmaya çalışırken, bir taraftan da çalışanının refahını, ailesini koruyarak muhafaza etmeye yönelik kamuoyu oluşturmaya ihtiyacımız var.
Ben aslında gelişmiş toplumlarda sivil toplumun siyasete daha fazla öncülük etmesi gerektiğini savunuyorum. Bunu da görüyoruz elbette. Ama şu anda Aile Yılı ve Aile 10 Yılı vesilesiyle de devletimizin, siyasetimizin yine bize, topluma öncülük ettiğini görüyoruz.
Onun için bizim de hemen, yani 20 yıldır Cumhurbaşkanımız ‘Üç çocuk, üç çocuk.’ derken maalesef insanlar bunu tiye alarak geçiştirdiler. Bununla ilgili ‘Peki ne yapmamız gerekiyor? Kurumsallaştırma ne düzeyde gerçekleştirilebilir?’i konuşmak varken, 2,5’tan 1,4’e doğurganlık oranımızın düşüşünü maalesef seyrettik.
Kimisi kadınlara taarruz etti, kimisi erkeklere hemen sorumluluk verdi. Bunun bir kadın-erkek beraber meselesi olduğunu yeni yeni idrak etmeye başladık.
Ama maalesef bütün dünyada bu yaşanmış ve bunu geri çevirebilen ülke de olmamış. Bundan dolayı pes mi edeceğiz? Yoksa biz bunu, artık dünyanın önemli ülkelerinden bir tanesiyiz, dünya sahnesindeki önemli oyunculardan bir tanesi bugün Türkiye, ‘Biz bunu tersine çevirebilen ilk ülke olacağız.’ iddiasıyla mı hareket edeceğiz?
Ben bunu tersine çevirebileceğimize inanıyorum. Bizim toplumumuzun kendine has dinamikleri var. Yeter ki bu dinamikleri yeniden açığa çıkarabilelim. Kendi kültürel, millî özelliklerimizi açığa çıkarabilelim.
Kendimiz olmak dünyada bize hiçbir şey kaybettirmeyecek. Hiçbir şeyden geri kalmayacağız. Çünkü ne dediler zamanında? ‘İşte biz Müslüman olduğumuz için geri kaldık.’ Yani Osmanlı’nın çöküşünü de, Batı’nın yükselişinde geri kalışımızı da bizim kimliğimize, kültürümüze, inancımıza bağlayanlar oldu.
Şimdi onlar mahcup oldu mu? Oldu. Tasfiye oldu mu? Oldu. Öyle bir eliti kalmadı ülkemizin, öyle bir entelektüel kesim söz konusu değil. Bugün işte Selçuk Bayraktarlar örneği var. Bugün Türkiye’de teknoloji alanında dünyada zirveye oynayan birçok aktörün gayet yerli, millî, kendi kültürünü, inancını kuşanmış bireyler olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Tam tersine Türkiye’de dine, kültüre, yerliliğe, millîliğe mesafeli olan kesimden artık hiçbir üretkenlik gelmediğini görüyoruz.
Dolayısıyla biz gençlerimize de bunu gösterebilirsek eğer… Bak, bu Mehmet Akif’in bize verdiği mesaj. İstiklal Şairimiz diyor ki: ‘Biz pekâlâ kendi kimliğimizle, kültürümüzle muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkabiliriz.’
O zaman bugün buna artık müdellel olarak gördüğümüz bir devrin günlerini yaşıyoruz. Bunu başardığımız zaman ben inanıyorum ki aile yeniden toplumun merkezine gelecektir ve o bireyci paradigmaya Türkiye’den bir alternatif öneri gündeme gelebilecektir.
O zaman da işte biz gerçekten belki de ‘Aileyi kurtaralım.’ derken bu kapitalizm denen belanın da böyle olmak zorunda olmadığını, bireyi kutsamak, tüketmeyi kutsamak yerine insanın manevi değerini, paylaşmanın kıymetini kutsayacak belki bir sisteme doğru evrilmeyi de konuşabiliyor olacağız inşallah.
Sivil toplum kuruluşlarının da, Sayın Hocam, ‘Peki ben pratikte ne yapıyorum?’ demesi lazım. Yani biz biraz böyle son dönemlerde konuşmak, eleştirmek, kıyasıya kızmak… Bu çok kolay olan bir şey. Ama ‘Ben bu konuştuğum, dertli olduğumu gösterdiğim konuda ne yapıyorum, ortaya ne koyuyorum, ne gayreti toplumla paylaşıyorum?’ sorusunu da kendimize daha çok sormamız gerektiğini düşünüyorum.”





