İbn Haldun Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. İrfan Gündüz şu ifadeleri kullandı:
"Ben Gazze ve Filistinlileri İslam dünyasının izzetini koruyan yiğit bir direniş hareketi olarak görüyorum. Oradaki ölen her bir şehit binlerce arkasından insanı diriltiyor. Bugün tüm dünyada artık vicdanlar harekete geçmiş, sadece Müslümanlar değil, diğer dinlerden de, diğer milletlerden de hem Amerika’ya hem İsrail’e meydan okuyan çığlıklar yükselmeye başlamış. Bu, bu kamu vicdanının yükselen sesidir.
O yüzden orada ölen şehitlerimize rahmet diliyorum. Gazilerimize de Cenab-ı Hakk’tan en kısa zamanda sağlık ve afiyet diliyorum. Ama inşallah Kudüs-i Şerif’in kurtarılacağı gün yakındır. Gazze ve Filistin’in de inşallah tekrar fethedileceği gün yakındır diye düşünüyorum. O yüzden hiç değilse böyle başlayalım söze dedim.
Aile Zirvesi… Aile çok önemli. Fıtrat ve aile dediğimiz zaman fıtrat, insanın yaratılışına uygun yaşaması demektir. Aslında şimdi organik diyorlar ya, organik yaşamak demektir; inorganik değil, organik yaşamak. Hayatınızı ibadete göre tanzim edeceksiniz. Böyle yaşarsanız, hiçbir kötü alışkanlığınız olmadan yaşarsanız çok sağlıklı bir ömür sürersiniz.
Çok yakından tanıdığınız bir siyasetçi böyle siyah gözlük takıyordu. Ben de onu bir yemeğe davet ettim Meclis lokantasında. “Ya gel bir yemek yiyelim” dedim. O da akşam yemeği tabii, yatsı vakti falan gibi.
Sonra, “Ya” dedim ki, “Sayın Bakanım, bu siyah gözlük bu saatte nedir? Allah aşkına, hani gündüz takarsınız da hani yatsı vakti bu siyah gözlüğün ne işi var?” Sonra neyse, o cevap vermedi. Sonra dedim ki, “Çoluk çocuk nasıl?” “Ben evli değilim” dedi, “Annemle beraber yaşıyorum” dedi.
Sonra gözlüğü açtı da meğer gözünün etrafında hep tikler var. O tiki saklamak için adam o gözlüğü takıyormuş. Dedim, “Sayın Bakanım, bak bu tikleri saklamak siyah gözlükle olmaz. Seni başgöz etmek lazım, seni evlendirmek lazım” dedim. Çünkü Allah erkeği kadına, kadını erkeğe teskin edici unsurlar olarak yaratmıştır.
Dolayısıyla ben diyorum ki Aile Zirvesi’nde aileyi ayağa kaldırmanın yolu önce insanı ayağa kaldırmaktan geçer. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Dolayısıyla bana göre önce her birimiz kendimizden başlamamız lazım. Biz kendimizi bırakıyoruz bir kenara, hep sağdan soldan dışarıyla uğraşıyoruz; yok öyle bir şey. Önce kendimizi yeniden inşa etme, aileyi ayağa kaldıracak bir insan tipine doğru önce kendimizi dönüştürmemiz lazım. Bana göre birinci şey bu.
O yüzden Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, “Allah hiçbir toplumu durduğu yerde kendiliğinden değiştirmez, ta ki o toplumu meydana getiren fertler tek tek tek kendilerini değiştirmediği sürece Allah o toplumu değiştirmez.” Demek ki bireysel değişim, toplumsal değişimin dinamiğidir.
O yüzden her birimiz kendimizden başlayalım önce. Önce ben bunu söylüyorum, ben önce kendim için söylüyorum. Söylediğim her söz önce kendimiz için. Ona göre değerlendiriyorum.
Şimdi fıtrata uygun yaşamak ne demekti? Muhterem hocamız çok güzel bir giriş yaptı. Ben hem şöyle söylüyorum: Evliyaullah diyor ki Allah insan vücudunda organları belli bir ölçeğe göre yaratmış, ölçeğe göre vermiş. Dünyayı ne kadar görmeniz gerekiyorsa o kadar göz vermiş. Fazla da görmeyeceksiniz, az da görmeyeceksiniz.
“Ya ben mikroskopla şu dünyaya bakayım” derseniz, elinizin üstünde oynayan mikropları seyrederek yaşayamazsınız. Yediğiniz lokmanın üstündeki mikropları görerek yutamazsınız, yiyemezsiniz. Ha, demek ki mikroskopla bakmayacaksın ama kör de olmayacaksın.
Allah sana dünyayı ne kadar görmen gerekiyorsa o kadar göz vermiş, benim çok hoşuma gidiyor bu. Öbür taraftan ne kadar duyman gerekiyorsa o kadar kulak vermiş. Ne fazla duyacaksın ne de az. “Ya ben casus kulağıyla dünyayı dinleyeyim” dersen, şu duvarın arkasında bize an avrat söven adamın ya da bize iftira eden adamın iftiralarını duyarak nasıl burada yaşayacaksın? Ha, o zaman casus kulağıyla da duymayacaksın ama hiç de duymazlık etmeyeceksin. O kadar kulak vermiş.
Ha, buradan esas, bak bunu dikkatlice dinleyin, özellikle gençlere söylüyorum: Allah kocaman bir vücut, ufacık bir ağız vermiş. Bunun iki anlamı var: Bir, insanlar vücudu kadar düşünüp ağzı kadar konuşması gerektiği için. Bin defa düşünüp bir defa konuş.
O yüzden, “Yok efendim ben öyle demek istemedim de maksadım yanlış anlaşıldı da…” Yok öyle bir özür dilemeye falan! Sen bu düşünceni, laf ağzından çıkmadan önce düşün, ona göre cümleni kur. Böyle mahcubiyetlere düşme.
Birincisi bu. Demek ki bin defa düşünüp bir defa konuşmamız lazım ama şimdi insanlar ağzı kadar düşünmüyor ama vücudunun küpü kadar konuşuyor. Hele televizyonlarda arz-ı endam edenlere bakın; anayasa hukuku konusunda da konuşuyor, spor maçı yorumunda da konuşuyor. Her konuda konuşuyor adam ya! Kardeşim, her horoz kendi çöplüğünde eşinir. Sen bildiğin alanda konuşsan ne olur? Yok maalesef.
İkincisi de insanlar vücudu kadar üretip ağzı kadar tüketmesi gerektiği için. Bu çok önemli. Allah her birimize kocaman bir vücut, ufacık bir ağız vermiş. Demek ki biz vücudumuz kadar üreteceğiz ama ağzımız kadar tüketeceğiz.
Eğer mevlit hansanız, ses sanatçısıysanız ağzınızla da üretirsiniz ama nasıl üretirseniz üretin bir tek tüketim organı var, o da ağzınız. Dolayısıyla herkes vücudu kadar üretip ağzı kadar tüketse, herkes geliri giderinden fazla bir adam olur. İşte fıtrata göre yaşamak budur esasında. Her insan doğuştan zengin yaratılmıştır.
Hazreti Mevlana Mesnevi’de diyor ki her insanın günlük kalori ihtiyacı 2500 kaloridir. Ama bir adam ister hamal olsun ister kral olsun, “Yok arkadaş, kral diyor ki ben günde 10.000 kaloriyle besleneceğim” derse 25 yaşında şeker hastalığı yakasına yapışır, ömrü çavdar ekmeğine talim ederek geçer.
O yüzden Mevlana diyor ki, “Marmara Denizi senin olsa içeceğin su ne kadar, bir bardak su.” O yüzden insan çok üreten ama az tüketen bir insan, fıtrat böyle dizayn edilmiş. Vücudu kadar üretip ağzı kadar tüketen bir insan.
O zaman artan geliri ne yapacağız? Herkesin geliri giderinden fazla bir insan olur. Bugün her birimiz kendimiz esasında kendi hayatımızı incir çekirdeğine sokuyoruz. Bize hiç zaruret olmadığı halde zaruretmiş gibi kabul ettirilen eşyanın peşinden koşmak için ömrümüzü heder ediyoruz.
Hatta bir de şimdi kariyer kavgası çıktı. Herkes kariyerini elde edebilmek için, buna Kemal Sayar hocamız çok güzel söylüyor; “İnsanlar haz medeniyetinde hızlı yaşıyor” diyor. Hazzı yakalamak için herkes öyle bir hızla gidiyor ki koca karısını görmüyor, kadın kocayı görmüyor, çocukları görmüyor; herkes kendi hedefine kilitlenmiş, oraya doğru hızla koşuyor.
İşte aile yapısının sarsılmasının sebeplerinden bir tanesi bu. Yuvanın o huzur ve mutlu dolu havası böylece ortadan kayboluyor.
O yüzden bu fıtrat dediğimiz zaman Allah’ın yarattığı fıtrata uygun yaşamak; çok üretip az tüketen bir insan olmak. Ama ben şimdi diyorum, ya biz 5 sene sonra alacağımız maaşı bugünden takside bağlamışız. Enflasyonun sebeplerinden birisi bu değil mi ya? 5 sene sonra ömrümüz yetecek mi yetmeyecek mi bilmiyorum ama böyle olursa tabii eşyanın fiyatı yükselir arz talep kanununa göre.
Şimdi burada o yüzden bizim vakıf medeniyetimiz böyle çıkmış. Nasıl çıkmış? “Ya ben çok üretiyorum, az tüketiyorum. Eee, artan gelirim var. Bu artan gelirimi çocuğumu düşünmeye gerek yok, ona da Allah kocaman bir vücut, ufacık bir ağız vermiş. O da fıtraten zengin, torun da öyle. E o zaman artan geliri ben ne yapacağım?”
İşte vakıf medeniyeti böyle ortaya çıkmış. Artan geliri, öldükten sonra da amel defterimi kapatmayacak açık bırakacak hayri bir müesseseye kanalize edeyim diyerek bir şefkat yorganı gibi, merhamet yorganı gibi vakıflarımız toplumun her kesimine en uzak merhamet ve şefkat elini uzatmış.
Bizim medeniyetimizin yorganının dışında hiçbir canlı yok. Hiçbir canlı yok. Dağ başında yaşayan yabani hayvanlar bile bizim merhametimizin etkisi altındadır, böyle bir anlayış.
Şimdi o yüzden bu fıtrata uygun yaşamayı böyle değerlendiriyorum. Yaratılışımızın gayesine uygun yaşamak; her türlü yanlış alışkanlıklardan, yanlış tutkulardan, yanlış bağımlılıklardan azade olmak. Ve sef-serbest insan olmak.
Kendi kendisini yöneten akl-ı selim… Bir başkasının süflörlüğünde değil, bir başkasının süflörlüğünde yaşayan insan değil, kendi değer yargılarıyla, objektif kriterlerle doğruyu ve yanlışı fark edebilecek olgunlukta ve uyanıklıkta bir insan olmak.
Aile dediğimiz zaman orada da çok önemli sözümüz var bizim. Niye sözümüz var? Şimdi bu akran zorbalığı tartışılıyor ya şimdi televizyonlarda, gündemdeki bir hadise oldu Başakşehir’de.
Halbuki ben diyorum ki, “Ya Türkiye’de akran zorbalığı yok, ekran zorbalığı var, ekran. Hangi dizi filmde cinayet yok? Hangi filmde bıçak yok? Hangi filmde kadına cefa, eza yok; hangi filmde yok?” Esas meseleye buradan yaklaşırsanız anlarsınız."





