Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş şu ifadeleri kullandı;
"İki bakanın görevden alındığını ve yerlerine iki yeni ismin atandığını öğrendik. Dolayısıyla bu konu, bugünkü değerlendirmelerimizin ilk gündemi olmayı hak ediyor. Ancak şunu söyleyeyim: Bu durumu sıradan bir kabine değişikliği olarak değerlendirmiyoruz. Aslında bu, Türkiye'nin nasıl yönetildiğini, daha doğrusu nasıl yönetilemediğini gösteren bir örnektir ve biz bugün bunu konuşmak için buradayız.
Gece yarısı yayımlanan Resmî Gazete’de kararı okuduk. Metin her zamanki gibi çok tanıdık bir ifadeyle başlıyordu: “Görevden affını isteyen ve talebi kabul edilen.” Açık söyleyeyim, herhalde herkes bu cümleyi ezberlemiştir; ancak ezberlemek inanmak anlamına gelmez. Anadolu’da bir söz vardır: “Her söylediği yalan.” İşte bu cümle tam da bunu ispatlamak için yazılmış gibidir. Gerçekten merak ediyorum: Bu ülke sınırları içinde yaşayan ve Türkçe bilen herhangi bir insan, bu iki bakanın gidip Tayyip Erdoğan’dan af dilediğine inanmış mıdır? Buna gerçekten inanan tek bir kişi var mıdır?
Dolayısıyla böyle bir durumun olmadığını hepimiz biliyoruz. Artık istifa müessesesinin işlemediği; bunun yerine “affını istedi” denilerek yazılan metinlerle karşı karşıyayız. Madem görevden alınmadılar, madem istifa etmediler ve madem af dilediler; o hâlde biz de yurttaş adına soralım: Bu iki kişi hangi suçu işledi de affedilmek istiyor? Suçunuz nedir? Neyi saklıyorsunuz? Cumhurbaşkanı halktan aldığı yetkiyle sizi atıyor, görevden alıyor ve affınızı kabul ediyorsa; aslında siz Cumhurbaşkanı’nın şahsından değil, halktan af dilemiş oluyorsunuz. Öyle değil mi? O hâlde neden af diliyorsunuz? Ne yaptınız, günahınız nedir?
Şaşaalı devir teslim törenlerini bir kenara bırakın. Hangi suçu işlediniz de affedilmeyi talep ediyorsunuz? “Ülkenin yönetilmesi” dedim ya; bir insan hata yapabilir, eksik yapabilir, başaramayabilir ya da yönetim anlayışı uyuşmayabilir. Bu nedenle istifa edebilir veya görevden alınabilir. Bunların her biri bir sorumluluğa işaret eder. Ancak Türkiye’de sistem şu noktaya gelmiş durumda: Ekonomi batıyor ama kimse sorumlu değil. Hukuk çöküyor ama hatalı kimse yok. Millet yoksulluktan kırılıyor ama kimse görevden alınmıyor.
Gerçekten çok zarif bir rejimle karşı karşıyayız; herkes affını istiyor. Ne kadar kibar, değil mi? Ancak kimsenin bu zarafete inandığını düşünmüyorum. Bu dil, sorumluluktan kaçma dilidir. “Ne var, bir kabine değişikliği işte” deyip geçemeyiz. Biz bunlara alışmayacağız. Bu mesele sıradan bir değişiklik değildir. Açıkça söylüyorum: Bu, “Nasıl bir ülke olacağız?” sorusuna iktidarın verdiği yanıtlardan biridir.
Bu isimler, korku üzerine yönetilen bir ülke tasavvurunun parçasıdır. İktidar belli ki bu ülkeyi korkutarak yönetmeye karar vermiştir. Bu atamalardan çıkardığımız sonuç budur. Ancak burada iktidar açısından bir sorun var: Biz korkmuyoruz ve korkmayacağız. Bu ülkeyi korkutarak yönetmek isteyenler şunu bilsin: Bu halk korkmayacak.
Bazı hususları hatırlatmak istiyorum; bunun meselenin mahiyetini kavramayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. Parlamenter sistem döneminde, seçim takvimi ilan edildiğinde ilk yapılan işlerden biri Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı ve Ulaştırma Bakanı’nın istifa etmesi ve yerlerine sözde tarafsız isimlerin getirilmesiydi. Bunun bir mantığı vardı. Gerçekten tarafsız olup olmamalarını bir kenara bırakıyorum ama temel mantık şuydu: Taraflı ya da siyasi kimliği olan kişilerin bu görevde kalması şaibe yaratırdı. Yargı seçim hukukunu belirleyecek, emniyet güçleri İçişleri Bakanlığı’na bağlı olacaktı. Amaç, bu kurumların o anda devleti yöneten siyasi iradenin doğrudan etkisine bırakılmamasıydı.
Bu bir lütuf değil, hukukun gereğiydi. En azından “mış gibi” yapılıyordu. Bugün ise durum tam tersidir. Anlaşılan o ki seçim hazırlıkları başlamıştır. Bu nedenle Adalet ve İçişleri Bakanlıklarına mümkün olan en partizan isimler getirilecektir. Cumhurbaşkanı’nın düşündüklerini hayata geçirecek, en bağlı ve en hesapsız hareket edecek isimler tercih edilecektir. Eğer bizden buna saygı duymamızı bekliyorlarsa, kusura bakmasınlar; buna ancak gülerim.
Şimdi lafı dolandırmadan, bu atamaların ne anlama geldiğini açık ve net biçimde konuşacağız. Değerli arkadaşlar, akıllara kazınsın diye madde madde anlatacağım.
Bir: Cumhurbaşkanı bu atamayla şunu söylemiştir: “Akın Gürlek tarafından yürütülen siyasi içerikli davaların tamamını ben benimsiyorum.” Yani bütün bu dosyalar benim bilgim ve onayımla yürütülmüştür demiştir. Kendi meşhur ifadesiyle söylersek, “Emri ben verdim” demektedir. Akın Gürlek’in başsavcı olarak yürüttüğü tüm faaliyetlerin sorumluluğunu üstlendiğini ilan etmektedir. Bu açık bir beyan, açık bir sahiplenmedir.
İki: Bu bir ödüldür. Açık söylüyorum, bu bir ödüldür. Devletin içindeki kadrolara verilmiş bir mesajdır ve mesaj şudur: “Muhalefeti ezen yükselir, hukuku zorlayan yükselir, bizim istediklerimizi yapan yükselir.” Bu çok önemlidir çünkü önümüzdeki döneme ilişkin en kritik işaretlerden biridir. Gözlerden kaçırılmak istenen bir başka husus daha var: Akın Gürlek, bu görevle birlikte aynı zamanda Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun da başkanı olacaktır. Yani Türkiye’nin dört bir yanındaki hâkim ve savcıların görev yerlerini, atamalarını, yükselmelerini ve kıdemlerini belirleme yetkisini elinde bulunduracaktır.
Merak ettim ve HSK’nın sitesine girdim. Orada yer alan bir basın açıklamasını aynen okuyorum:
“2017 Temmuz ayında yayımlanan derece yükselme ve birinci sınıfa ayrılmalarına ilişkin ilke kararlarına, 2019 tarihli HSK Genel Kurulu kararı ile yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri temelinde AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nce yapılan incelemelerde ihlal kararına sebebiyet verip vermedikleri, neden oldukları ihlalin niteliği ve ağırlığı ile ilgilerinin, AİHS ve Anayasa ile teminat altına alınan hakların korunması konusundaki gayretleri dikkate alınarak üç yıllık çalışmalarının değerlendirilmesi sonucunda başarı dereceleri tespit edilir hükmü eklenmiştir.”
Bunu sadeleştirirsek şu anlama geliyor: Hâkim ve savcıların verdikleri kararlarda AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uygun davranıp davranmadıkları; terfileri, kıdemleri ve atamaları açısından bir ölçüt olacaktır. Ancak açık konuşalım; asgari hukuk normlarının işlediği bir ülkede görevi kötüye kullanmaktan yargılanması gereken bir eski başsavcı bugün terfi ettirilmiştir.
Bu bir mesajdır. Türkiye’nin dört bir yanındaki hâkim ve savcılara, mesleklerini nasıl icra etmeleri gerektiğine dair güçlü bir mesaj verilmiştir. AİHM kararlarını, Anayasa Mahkemesi kararlarını ve asgari hukuk normlarını dikkate almayan; görev alanı dışına müdahale ettiği tartışılan bir isim Adalet Bakanı oluyorsa, bunun sembolik anlamı vardır. Özetle söylemek gerekirse, geçmişte hayal edilen uygulamaların bugün hayata geçirildiği bir tabloyla karşı karşıyayız.
Günlerce anlatılabilecek bir süreçten söz ediyoruz. Önce Adalet Bakan Yardımcısı yapılıyor, ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına getiriliyor. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok tartışılan iddianameleri, gözaltıları ve tutuklamaları yaşanıyor. Hukukun siyasi bir araç haline getirildiği eleştirileri gündemden düşmüyor. Bu süreçlerin ardından aynı kişi Adalet Bakanı ve HSK Başkanı yapılıyor. Yargılamalar başlayacak ve atamaları da bizzat kendisi belirleyecek. Bu nedenle bunun bir ödül olduğunu söylüyorum.
Üç: Bu atama bir “durmayacağız, devam edeceğiz” ilanıdır. Saraydan açık bir mesaj verilmiştir: “Daha fazlası gelecek.” Daha önce Ankara ve İstanbul’daki yargı uygulamalarına ilişkin tartışmalar kamuoyunda yer buluyordu. Şimdi ise tam da çeşitli siyasi iddiaların ve davaların yeniden gündeme geldiği bir dönemde bu atama yapılmıştır. Böylece Akın Gürlek, Türkiye genelindeki mahkemeler üzerinde belirleyici bir konuma getirilmiştir. Bu nedenle bunun sıradan bir değişiklik olmadığı açıktır.
Geçmişte “Bunlar hukuki süreçlerdir” deniliyordu. Şimdi ise ortaya çıkan tablo, yargı bağımsızlığı tartışmalarını daha da derinleştirmektedir. Yarın “Türkiye’de tarafsız ve bağımsız yargı vardır” denildiğinde, kamuoyunun bu sözleri nasıl değerlendireceği ortadadır. Bu gelişme, siyaseten güçlü bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Dört: Bu bir itiraftır. Bu yönüyle ayrıca önemlidir. Bu atama, söz konusu davaların siyasi niteliğine dair bir kabul anlamı taşımaktadır. Bazen suçlarda parmak izi aranır; burada ise sembolik olarak daha fazlası vardır. Bu atama, tartışmalı davaların siyasi karakterine dair güçlü bir işaret olarak kayda geçmiştir. Biz de bunu not ediyoruz; çünkü ileride bu kayıtların önemli olacağına inanıyoruz.
Bir tarafta bir cesaret gösterisi, bir meydan okuma görüntüsü var; ancak açık söyleyeyim, bu aynı zamanda bir hukuki kalkan arayışıdır. Çünkü biliyorsunuz, son anayasa değişikliğiyle birlikte bir bakanın yargılanabilmesi için 301 milletvekilinin önerge vermesi, 360 milletvekilinin soruşturma açılmasına karar vermesi ve 400 milletvekilinin de Yüce Divan’a sevk yönünde oy kullanması gerekiyor.
Yani tabloyu şöyle okuyorum: “Ben daha fazlasını da yaparım ama yarın öbür gün iktidar değişirse ve bunların hesabı sorulursa ne olacak?” sorusuna karşı bir güvence oluşturuluyor. “Merak etme, seni bakan yapalım; seni yargılayabilmek için 400 milletvekilinin oyu gereksin.” Kurgunun bu olduğunu düşünüyorum. İktidarı kaybetsek bile yargılanmayı zorlaştıracak bir zemin hazırlama hesabı yapıldığı kanaatindeyim.
Dolayısıyla şunu görmek gerekir: Bir yandan her şeyi yapabileceklerine inanan bir görüntü sergilenirken, diğer yandan ciddi bir korkunun da devrede olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız.
Aylardır, yıllardır söylüyoruz: Bu mesele yalnızca hukuk, yargı pratiği, yasalar ya da anayasa tartışması değildir; bunların da ötesinde bir sorundur. “Acaba hukuki mi değil mi?” tartışmasını aşmış durumdayız. Ortada teknik bir hukuk tartışması kalmamıştır.
Türkiye’nin bugün bu noktaya gelmesinin önemli nedenlerinden biri şudur: Anayasayı tanımazsanız, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymazsanız ve bu kararlara uymayanları ödüllendirirseniz sistem çöker. Daha önce de benzer örnekler yaşandı. Bu tür uygulamaları çoğaltır, yargı mensuplarını siyasi pozisyonların bir aracı hâline getirirseniz, sonunda gelinen yer burası olur.
Açık konuşalım: Böyle bir düzende hukukun varlığından söz etmek zordur. Yargının bağımsızlığından söz etmek daha da zordur. Artık bunu teknik bir tartışma gibi ele almanın bir anlamı kalmamıştır.