Eskişehir Barosu Kadın Hakları Komisyonu Üyesi Büşra Ünlübaş Özkan şu ifadeleri kullandı;
“New York’ta dokuma işçisi kadınların eşit işe eşit ücret ve insanca yaşam talebiyle yaktığı direniş ateşinin üzerinden yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen; kadınların hak ve özgürlük mücadelelerinin tarihi, bugün hâlâ en yakıcı insan hakları mücadelesi olarak karşımızda durmaktadır.
Eskişehir Barosu Kadın Hakları Komisyonu olarak; bu tarihsel mirası Cumhuriyetimizin laik ve demokratik kazanımlarıyla harmanlıyor, 2026 Türkiye’sinde kadın haklarının sarsılmaz savunucusu olduğumuzu bir kez daha haykırıyoruz.
Cumhuriyetimizin laik hukuk temelleri ve kadınların yüzyıllık kazanımları, bugün yalnızca siyasi söylemlerle değil; bizzat kadınların yaşam haklarına yönelen sistematik saldırılarla sarsılmaktadır. Geride bıraktığımız 2025 yılı, Türkiye’de kadınlar açısından adeta bir kırım yılı olmuştur. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu verilerine göre; 2025 yılında en az 391 kadın erkekler tarafından katledilmiş, 212 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur.
Her şüpheli kadın ölümü, etkin ve tarafsız bir soruşturma yürütülene dek bizim için üstü örtülmeye çalışılan bir kadın cinayetidir. Bu rakamların her biri; devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesinin, cezasızlık politikasının ve derinleşen toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir vesikasıdır.
Şüpheli ölümlerdeki artış, faillerin korunmasına yönelik cezasızlık kültürünün en somut sonucudur. Nitekim 2025 yılı Aralık ayında infaz yasasında yapılan düzenlemeler, şiddet faillerine adeta bir “cezasızlık güvencesi” sunmuştur. Sadece bu düzenlemeler nedeniyle cezaevinden izinli çıkan veya firar eden şahıslar tarafından 2025 yılında 6 kadın daha katledilmiştir. Bu tablo; kadına yönelik şiddetle mücadelenin kâğıt üzerinde kaldığını, infaz sisteminin failleri ıslah etmek yerine kadınların yaşam hakkını tehlikeye attığını açıkça göstermektedir. Cezasızlık, yeni cinayetlerin azmettiricisi olmaktadır.
2025 yılı itibarıyla 10 yıl süreyle ilan edilen “Aile Yılı”, ne yazık ki kadın haklarını kuşatan ideolojik bir projenin parçası haline getirilmiştir. Devlet eliyle tüm kaynaklar seferber edilerek; kadının birey olarak varlığı geri plana itilmekte, yalnızca “eş” ve “anne” rolleri üzerinden tanımlanan bir toplumsal konuma hapsedilmeye çalışılmaktadır. Kadını şiddet gördüğü aile yapısına mahkûm eden, boşanmayı zorlaştıran ve “aile mahremiyeti” adı altında şiddeti görünmez kılan politikalar; kadın cinayetlerinin sosyolojik zeminini güçlendirmektedir.
Bizim önceliğimiz; şiddeti perdeleyen bir yapıyı kutsallaştırmak değil, laik ve eşit bir hukuk düzeninde özgür yaşayan kadını yaşatmaktır.
Kadınların ekonomik bağımsızlığının en önemli teminatlarından biri olan nafaka hakkı da bugün “mağduriyet” söylemleriyle hedef alınmaktadır. Kadın istihdamının yapısal engellerle kısıtlandığı, bakım yükünün sistematik biçimde kadına bırakıldığı ve kamusal destek mekanizmalarının yetersiz olduğu bir düzende nafakayı süreye bağlamak; kadını şiddet döngüsünden çıkamaz hale getirmektir. Nafaka hakkı, Medeni Kanun’un açık güvencesidir ve bu haktan geri adım atılmasına asla müsaade etmeyeceğiz.
2026 yılı, Türk Medeni Kanunu’nun kabulünün 100. yılıdır. 1926 yılında yürürlüğe giren bu devrim yasası; çok eşliliğin kaldırılmasından resmi nikâh zorunluluğuna, miras ve boşanma hakkından velayet düzenlemelerine kadar kadınları hukuk önünde birey olarak tanımış ve eşit yurttaşlık statüsünün temelini atmıştır. Medeni Kanun yalnızca bir özel hukuk metni değil; Cumhuriyet’in kadınlara verdiği eşitlik sözünün somutlaşmış halidir.
Bugün Medeni Kanun’un ruhunu aşındıran her girişim; yalnızca kadın haklarına değil, Cumhuriyet’in laik hukuk düzenine yönelmiş bir müdahaledir. 100 yıl önce kazanılmış eşitlik ilkesinin geriye götürülmesine izin vermek; tarihsel bir kazanımı tartışmaya açmak değil, Cumhuriyet’in temel değerlerinden vazgeçmek anlamına gelir. Bizler, Medeni Kanun’un ikinci yüzyılına girerken kadınları yeniden aile içine hapseden değil; birey olarak güçlendiren hukuk anlayışının savunucusu olduğumuzu ilan ediyoruz.
Öte yandan, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkinliği gibi temel hukuki kazanımların tartışmaya açılması; Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış haklarla bağdaşmamaktadır. 6284 sayılı Kanun, kadınlar için yalnızca bir yasa maddesi değil; hayata tutunmalarını sağlayan en önemli kalkandır.
Şiddet failinin uzaklaştırılmadığı, koruma kararlarının etkin uygulanmadığı ve “aile birliği” bahanesiyle kadınların şiddet ortamına geri gönderildiği her an; yeni bir kadın cinayetine davetiye çıkarılmaktadır. 6284’ten verilecek her taviz, kadınların yaşam hakkından vazgeçmek demektir. Bu kanuna dokunulmasına da, uygulanmasının geciktirilmesine de asla izin vermeyeceğiz.
Kadın hakları mücadelesi yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın ortak mücadelesidir. Bugün İran’da kadınlar; en temel yaşam tarzı tercihleri ve kamusal alandaki varlıkları nedeniyle ağır baskı ve şiddete maruz bırakılmaktadır. MahsaAmini’nin ölümü sonrası yükselen “ Kadın, Yaşam, Özgürlük" sloganı; kadınların bedenleri ve hayatları üzerinde kurulan tahakküme karşı küresel bir direniş çağrısına dönüşmüştür.
Bizler biliyoruz ki; kadın özgürlüğü coğrafi sınır tanımaz. İran’daki kadınların mücadelesi, Türkiye’deki kadınların mücadelesinden ayrı değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun kadınların yaşam hakkı ve özgürlüğü için verilen mücadeleyi kendi mücadelemiz olarak görüyoruz.
Sonuç olarak bizler, adliye koridorlarından meydanlara kadar her alanda kadınların sesi olmaya devam edeceğiz. Laik Cumhuriyetin, Medeni Kanun’un ve hayatlarımızın pazarlık konusu yapılmasına asla izin vermeyeceğiz. Kadınların özgürce nefes aldığı, eşit ve adil bir dünya kurulana dek mücadelemiz sürecektir.”





