Eskişehir Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanı Funda Güney Kökçınar şu ifadeleri kullandı;
"Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin düzenleme hakkında verdiği iptal kararı, kadınların yıllardır sürdürdüğü eşitlik mücadelesi bakımından ciddi bir geriye gidiş tehlikesi yaratmaktadır.
Kadınların yüzyılı aşkın süredir verdikleri mücadele sonucunda elde ettikleri hakların, toplumsal gerçeklikten kopuk söylemlerle tartışmaya açılmasını kabul etmiyoruz.
Bugün nafaka tartışması adı altında yürütülen süreç, yalnızca bir aile hukuku meselesi değildir. Bu tartışma, kadınların boşanma sonrasında ekonomik olarak ayakta kalıp kalamayacağı, şiddet içeren ilişkilerden çıkıp çıkamayacağı ve insan onuruna uygun bir yaşam sürüp süremeyeceği ile doğrudan ilgilidir.
Son yıllarda kamuoyunda “süresiz nafaka mağdurları” söylemi üzerinden oluşturulmaya çalışılan algının aksine, Türk hukukunda nafaka yükümlülüğü mutlak ve sonsuz değildir. Yoksulluk nafakasının “süresiz” olarak nitelendirilmesi de yanıltıcıdır. Mevcut hukuk sistemimizde yoksulluk nafakası, nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi, evliymiş gibi fiilen birlikte yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya taraflardan birinin ölümü gibi durumlarda dava açılması halinde zaten sona ermektedir. Dolayısıyla söz konusu düzenleme, koşulları değişmeyen yoksulluk halinin devamı süresince koruma sağlamaktadır. Yine kamuoyunda yoksulluk nafakasına yönelik tartışmalarda nafaka borçlusunun “kusur” durumunun maksatlı olarak hiç dillendirilmediği de unutulmamalıdır.
Nitekim uygulamada, özellikle kısa süreli evlilikler bakımından ileri sürülen hakkaniyet tartışmalarına yönelik olarak Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesinin sağladığı imkânlar ve yerleşik yargısal uygulamalar çerçevesinde çözümler üretilebilmektedir. Bu nedenle münferit uyuşmazlıklar üzerinden yoksulluk nafakası kurumunun bütünüyle tartışmaya açılması, kadınların yaşadığı yapısal ekonomik eşitsizlikleri göz ardı eden bir yaklaşım olacaktır.
Ancak tüm bu hukuki gerçeklere rağmen nafaka, uzun süredir kadınların kazanılmış haklarına yönelik siyasi tartışmaların merkezine yerleştirilmektedir.
Peki veriler bize ne söylüyor?
Kadın Dayanışma Vakfı tarafından hazırlanan Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu kapsamında 16 ilde incelenen 155 boşanma ve nafaka dosyası, nafaka tartışmalarının gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.
İncelenen boşanma dosyalarının yüzde 88,4’ünde şiddet iddiası bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle nafaka talep eden kadınların önemli bir kısmı, yalnızca boşanmanın ekonomik sonuçlarıyla değil aynı zamanda şiddetin sonuçlarıyla da mücadele etmektedir.
Araştırmaya göre dosyalara taraf kadınların yüzde 48’i işsizdir. Erkeklerde ise bu oran yalnızca yüzde 9’dur.
Kadınların yüzde 47’sinin hiçbir geliri bulunmamaktadır. Erkeklerde herhangi bir geliri olmayanların oranı ise yalnızca yüzde 7’dir.
Erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri gelir elde ederken, kadınlarda bu oran yüzde 46’da kalmaktadır.
Boşanma dosyalarının yüzde 85’inden fazlasında ortak çocuk bulunmaktadır ve velayet büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmektedir.
Yani nafaka tartışması yapılırken görmezden gelinen gerçek şudur:
Kadınlar evlilik süresince ücretsiz bakım emeğini üstlenmekte, çocuk bakımının sorumluluğunu taşımakta, iş yaşamından uzaklaşmakta ve boşanma sonrasında ekonomik olarak dezavantajlı bir konumda kalmaktadır.
Bu nedenle yoksulluk nafakası bir ayrıcalık değil, eşitsizliği kısmen dengelemeye yönelik bir hukuki güvencedir.
Üstelik kamuoyunda yaratılan algının aksine nafaka miktarları son derece düşüktür. Araştırmada incelenen dosyalarda mahkemeler tarafından hükmedilen yoksulluk nafakalarının ortalaması asgari ücretin yaklaşık yüzde 7’sine karşılık gelmektedir. Basında gördüğümüz nafaka miktarları, ünlülerin anlaşmalı boşanmalarda anlaştıkları rakamları gerçek rakamlar gibi göstermektedir. Gerçek rakamlar göstermektedir ki bugün tartışılan şey yüksek nafaka miktarları değil, kadınların hayatta kalabilmek için sahip olduğu son derece sınırlı bir ekonomik güvencedir.
Anayasa’nın 10. maddesi, kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu ve devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğunu açıkça düzenlemektedir.
Ancak eşitlik yalnızca kâğıt üzerinde tanınan haklarla değil, toplumsal yaşamın gerçekleri dikkate alınarak geliştirilecek kamusal politikalarla sağlanabilir. Kadınları şiddete mahkûm bırakan, yalnızlaştıran, güvencesizleştiren uygulama ve politikaların bu eşitsizliği daha da derinleştirmekten öteye gitmeyeceği aşikârdır.
Kadınların işgücüne katılımının erkeklerden çok daha düşük olduğu, ücretsiz bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenildiği ve kadına yönelik şiddetin yaygınlığını koruduğu bir ülkede nafaka hakkının zayıflatılması, eşitlik ilkesinin güçlendirilmesi değil, tam tersine fiili eşitsizliklerin derinleştirilmesi sonucunu doğuracaktır.
Yerel mahkemelere de çağrımızdır: Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını, kadınların insan onuruna yakışır yaşam hakkını ve 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesini gözeten bir yaklaşım benimsenmelidir.
Kadınları yoksulluğa, şiddete ve ekonomik bağımlılığa mahkûm edecek uygulamaların karşısında olmaya devam edeceğiz."





