Eskişehir’de “Atatürk’ün Mirası Ne, Mirasçısı Kim” başlığıyla düzenlenen konferans yoğun katılımla gerçekleştirildi. Adaletin Hukuku ve Parlamenter Demokrasi İdeali Derneği tarafından düzenlenen program, Taşbaşı Kültür Merkezi Kırmızı Koltuklu Salon’da yapıldı. Konferansta Mustafa Kemal Atatürk’ün bıraktığı miras ve bu mirasın nasıl değerlendirilmesi gerektiği ele alındı.
Programın konuşmacıları arasında Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı Dr. Rifat Melih Aktaş ile Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. M. Serhan Yücel yer aldı. Konferansta Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecindeki rolü, düşünceleri ve gelecek kuşaklara bıraktığı değerler üzerinden değerlendirmeler yapıldı. “Atatürk’ün mirası” ve “mirasçısı” kavramları programın temel tartışma başlıklarını oluşturdu.
*
Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. M. Serhan Yücel şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye’deki siyasal partilerin geçmişine, Cumhuriyet Dönemi öncesindeki 1859 Fedailer Cemiyeti’nden başlayarak baktığımızda, bugüne kadar 490 siyasi partinin kurulduğunu görüyoruz. Bunların Atatürk sonrasında kurulanlarına baktığımızda aşağı yukarı 402-403 siyasi parti karşımıza çıkıyor. Bu partilerin istatistiğini yapmadım ama herhalde 300-350’si, belki de 400’e yakın kısmı, yani hemen hemen tamamına yakını tüzüğünde, programında veya söylemlerinde mutlaka Atatürk’ün mirasının kendilerinde olduğunu ya da Atatürk’ün mirasına sahip çıkacaklarını söyledi.
Bunlara örnek olarak 1995-1996 yıllarında Refah Partisi Genel Başkanı rahmetli Necmettin Erbakan’ı bile verebiliriz. Necmettin Erbakan ne demişti? ‘Atatürk yaşasaydı oyunu Refah Partisine verirdi.’ Dolayısıyla öncelikli olarak Atatürk’ün mirasının ne olduğunu ortaya koymamız lazım. Daha sonra, konuyu dağıtmadan bu mirasçılığı aramamız gerekiyor.
Atatürk’ün mirasını sloganlarda aramamamız gerekiyor. CHP’nin söylediği gibi ‘Altı ok’ veya ‘Bizim kurucu liderimiz’ demek tek başına yeterli değil. Elbette altı ok Atatürk dönemindedir. Elbette Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün kurucusu olduğu partidir. Ancak sadece partinin kurucusu olduğu için geleneksel Atatürkçülüğün veya Atatürk’ün mirasının CHP’de olduğunu söylemek burada biraz sıkıntı yaratıyor.
Aynı şekilde diğer siyasi gelenek olan Demokrat Parti açısından baktığımızda da Demokrat Partililer şunu söylüyor: ‘1950 yılında iktidara geldikten sonra para ve pullarda İsmet İnönü’nün resmi vardı. Biz bunu kaldırdık, tekrar Atatürk’ün resmini koyduk.’ Daha önemlisi, 1951 yılında Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardılar. Atatürk’ü Koruma Kanunu o dönemde CHP’nin de desteğiyle çıkmış olsa bile, Demokrat Parti döneminde gerçekleştiği için Atatürk’e sahip çıkma açısından önemli bir adım olarak görülüyor.
Demokrat Parti döneminde yapılan önemli işlerden biri de Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e nakledilmesidir. Atatürk’ün 1938’deki ölümünün ardından naaşı İsmet İnönü döneminde Etnografya Müzesi’nde bekletildi. Demokrat Parti döneminde ise 10 Kasım 1953’te Anıtkabir’e nakledildi. Dolayısıyla Demokrat Partililer de ‘Biz Atatürk’e sahip çıktık, bakın bizim de üç örneğimiz var’ diyor.
Biz gerek CHP’nin gerekse Demokrat Parti’nin söylediklerini bir an için unutalım ve dikkate almayalım. Niçin? Çünkü bunlar sloganlar üzerinden konuşuluyor. Birisi ‘Altı ok, ben onun devamıyım, onun temsilcisiyim’ diyor. Evet, Cumhuriyet Halk Partisi’ni Atatürk kurdu. Ancak Atatürk yaşasaydı, Necmettin Erbakan’ın söylediği gibi, 1995-1996 yılında oyunu Refah Partisine mi verirdi? Bunun cevabını sloganlar üzerinden veremeyiz.
Dolayısıyla burada öncelikli olarak bakmamız gereken 1937 hükümet programıdır. ‘1937 nereden çıktı, 1937’nin hükümet programı neden önemli?’ diye sorabilirsiniz. Çünkü Atatürk’ün son Başbakanı Celal Bayar’dır. Celal Bayar, 1 Kasım 1937’de Başbakan olarak göreve geliyor. Yani Atatürk’ün ölümünden yaklaşık bir yıl önce. Atatürk’ün son Başbakanı Celal Bayar, hükümet programını okurken özellikle bazı konuların üzerinde duruyor.
Elbette bu programı Mustafa Kemal Atatürk kendi eliyle yazmadı. Ancak programın temel noktalarının Atatürk tarafından şekillendirildiğini söyleyebiliriz. Zaten Celal Bayar da Meclis’te hükümet programını okurken bunları Atatürk’ten aldığını ve Atatürk’ün selamlarıyla ifade ettiğini belirtiyor.
Programın bütününe, yani Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde kurulan son hükümet olan Celal Bayar hükümetinin programına baktığımızda dört unsurun öne çıktığını görüyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim: Programda altı ok yok. Devletçilik, cumhuriyetçilik gibi ilkeler bu şekilde sıralanmıyor. Bunun yerine dört temel unsur öne çıkıyor.
Birincisi, hür ve müstakil Türkiye. Yani istiklali tam, tam bağımsızlık ve milli bağımsızlık. Programın birçok yerinde bu anlayışla karşılaşıyoruz.
İkincisi, müreffeh Türkiye. Yani refah içinde ve kalkınmış bir Türkiye. Atatürk’ün son hükümet programı diyebileceğimiz Celal Bayar hükümetinin programı, müreffeh Türkiye’den ve kalkınmadan bahsediyor. Bunun yolunun devletçilik mi, karma ekonomi mi yoksa liberal ekonomi mi olacağına ilişkin kesin bir yöntem öne çıkarılmıyor. Buradaki amaç kalkınmadır. Bunun yöntemi o günün şartlarında devletçilik olabilir, karma ekonomi olabilir veya liberal ekonomi olabilir. Ancak temel amaç Türkiye’nin kalkınmasını sağlamaktır.
Üçüncü olarak öne çıkan unsur plan, teknik, rasyonelleşme ve kültürdür. Celal Bayar hükümet programını okurken, ‘Kültür olmadan hiçbir devlet yönetilemez. Hiçbir programın başarıya ulaşma şansı yok’ diyor. O yıllarda plandan, teknikten ve ileri teknikten söz eden bir hükümet programıyla karşı karşıyayız. Yani yalnızca çağdaşlaşmadan değil, çağdaş ve müreffeh bir ülkede yaşamanın şartı olarak rasyonel bir yönetimden ve ileri teknikten söz ediliyor.
Son olarak programı incelediğimizde dördüncü unsur olarak dış politika yöntemini görüyoruz. Dış politika ve Atatürk denildiğinde hemen aklımıza ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ geliyor. Bu elbette çok önemli ve Atatürk’ün kendi veciz ifadesidir. Ancak programda dış politika yalnızca ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sözü üzerinden anlatılmıyor. Dış politikanın tanımında üç unsur birlikte ele alınıyor. Bunları kısaca sulh, yani barış; dostluk ve teyakkuz olarak sıralayabiliriz. Programın birkaç yerinde teyakkuz kavramı özellikle kullanılıyor.“
*
Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı Dr. Rifat Melih Aktaş şu ifadeleri kullandı;
“Bilgiye bu kadar hızlı ve bu kadar net ulaşılabilen bir çağda hâlâ bu konuları tartışıyor olmamız biraz acı bir durum. Ben şahsen bundan üzüntü duyuyorum. Bundan yıllar önce bir belgeyi elde etmek için en az bir buçuk ay uğraşmanız, devlette veya ilgili kurumlarda bağlantılarınızın olması gerekebilirdi. Bugün ise bir tuşa basıyorsunuz ve belge hemen önünüze geliyor. 1937 hükümet programından bahsettiğiniz Gazi Paşa Hazretlerinin konuşmalarına kadar pek çok belgeye artık kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz.
Bu işler bu kadar kolaylaşmışken hâlâ böyle bir konu üzerinde duruyoruz. Bir de sebepler meselesi var. Biz niçin sürekli sonuçları konuşuyoruz? Asıl tartışmamız gereken sebeplerdir. Bir olayın meydana gelmesine yol açan şartlar nelerdir? O olay sonrasında hükümetlerin veya devlet ricalinin davranış biçimlerini belirleyen sebepler ve saikler nelerdir? Asıl bunların tartışılması ve konuşulması gerekiyor. Bence bu konuda da önemli yanlışlar yapıyoruz.
Serdar Hocam 10 Kasım 1938’den bahsetti. Bundan 35 yıl önce ben de devletin üst kademesine bir öneride bulunmuştum. O dönemde bilgisayarlarda simülasyonlar yapılıyordu. Dedim ki, ‘Gazi Paşa’nın 10 Kasım 1938’de değil de 10 Kasım 1948’de öldüğünü varsayalım. O tarihe kadar yaşamış olsaydı yaşanan olaylar karşısında nasıl davranırdı?’
Kıbrıs sorunu olur muydu, Ege sorunu olur muydu, başka hangi gelişmeler yaşanırdı? Bugün yapay zekâ var, bunu sormak artık çok daha kolay. Biraz daha gelişmiş bir sistem bulun, gerekiyorsa gerekli ücreti de ödeyin ve sorun. Gazi Paşa Hazretleri 10 Kasım 1938’den sonra da yaşamış olsaydı Türkiye’de neler değişirdi? Hangi krizler karşısında nasıl davranırdı? İkinci Dünya Savaşı’na girer miydi, girmez miydi? Bunların üzerinde düşünülebilir.
Şimdi Sayın Başkan, her olayı kendi şartları içinde değerlendirmek lazım. 1923’e baktığınızda Cumhuriyet’in ilanı, Lozan Anlaşması ve ardından yaşanan gelişmeler var. Lozan’ın ardından Montrö, ardından Hatay meselesi gibi önemli gelişmeler yaşanıyor. Dolayısıyla çok dikkat etmek lazım. Çünkü dönemin şartları, yani zamanın ruhu budur.
Fakat daha önemli bir gelişme var. 1945’te İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra San Francisco’da bir konferans toplanıyor. Bu konferansta yeni dünya düzeni anlayışı gündeme geliyor ve dünyada uygulanabilecek yeni bir uluslararası düzen oluşturulmaya çalışılıyor.
Hocamın bahsettiği 1929 ekonomik krizlerinin tekrar yaşanmasını önlemek amacıyla uluslararası düzenleyici ve dengeleyici kurumlar oluşturuluyor. Avrupa Yatırım Bankası, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar bu anlayışın örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Amaç, dünyanın yeniden büyük bir ekonomik kriz yaşamamasını sağlamaktı.
Zamanın ruhuna baktığınızda daha sonra öyle bir döneme geliyoruz ki IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası gibi uluslararası kuruluşlar farklı şekillerde değerlendirilmeye başlanıyor. Kimileri bunları emperyalist veya sömürgeci kuruluşlar olarak nitelendiriyor. Oysa bu kurumları değerlendirirken kuruldukları dönemin şartlarını da dikkate almak gerekiyor.
Daha ilginç bir konu var. Hocam da bahsetti, 1934’teki Türk müziği yasağı meselesi. Benzer uygulamalar farklı dönemlerde de yaşandı. 12 Eylül 1980’den sonra da bazı eserlerle ilgili yasaklamalar oldu. Bunların gerekçelerini sorduğumuzda elem, keder, ayrılık, kin ve intikam gibi duyguların öne çıkarıldığı söyleniyordu. Latin Amerika’daki veya fado müziğindeki örneklere benzer biçimde, bu tür eserlerin halkı karamsarlığa yönelttiği düşünülüyordu. Bu nedenle belirli dönemlerde bazı eserler yasaklandı.
Söylemek istediğim şu: Her olayı kendi şartları içinde mütalaa etmemiz, kendi döneminin koşulları içerisinde değerlendirmemiz lazım.
Meseleyi bir de şu açıdan ele almak gerekiyor. Bu belgelere artık bu kadar hızlı ve kolay ulaşılabiliyorsa genç arkadaşlarımız, araştırmacılarımız ve akademisyenlerimiz neden bunları alıp incelemiyor? Celal Bayar’ın 1937’de Meclis’te yaptığı konuşmayı ve dönemin Meclis kayıtlarını bugün bir tuşla, bir dakika içerisinde bulabiliyoruz. Alın, okuyun ve inceleyin.
Bu kadar kolay ulaşılabilen belgeler varken neden doğrudan kaynaklara bakılmadığını, neden bunların incelenmesi yerine bir toplantıda aynı tartışmaların tekrar tekrar gündeme getirildiğini anlamak gerçekten çok mümkün değil.”





