Eskişehir'de konuşan Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı şu ifadeleri kullandı:
“1980’li yılların başlarıydı. Yanılmıyorsam 1984 veya 1985 yılıydı. Türkiye’ye kişisel bilgisayarlar, yani PC’ler yeni girmeye başlamıştı. Ben de o dönemde bizim ilaç fabrikasında çalışıyordum. Çalışma hayatına başlayalı henüz 3-4 yıl olmuştu. İlk kişisel bilgisayarı alan kişi olmuştum.
O bilgisayarı hala hatırlıyorum. 64 kilobaytlık bir bilgisayardan bahsediyoruz. Üstelik kişisel bilgisayar dediğimizde kucağınıza alabileceğiniz bir cihaz düşünmeyin. Koskocaman bir bilgisayardı ve fiyatı 5 bin dolardı.
Ben bir şekilde o bilgisayarı almayı başardım. O zamanlar bizde IBM bölümü vardı. Oradaki arkadaşlar da kişisel bilgisayarların kullanılmasına pek taraftar değildi. Çünkü biraz kendilerine rakip olarak görüyorlardı. Ben de herhalde bulunduğum pozisyondan cesaret alarak ilk kişisel bilgisayarımı aldım ve kullanmaya başladım.
O süreçte aslında bunun teknolojik bir değişimden çok kültürel bir değişim olması gerektiğini gördüm. Çünkü o dönemde birlikte çalıştığımız çok başarılı, saygın yönetici abilerimiz ve ablalarımız vardı. Onların en önemli özellikleri analiz yetkinlikleri ve güçlü hafızalarıydı.
Zaten kişisel bilgisayarların yaptığı da bundan farklı bir şey değildi. Bilgisayar bir taraftan analiz yapmanıza yardımcı oluyor, diğer taraftan bilgileri hafızasında tutuyordu. Dolayısıyla bunun aslında bir değişim olduğunu düşünerek çalışmalarımıza devam ettik.
1989 yılında bütün bu teknolojik çalışmalar benim sorumluluğuma geçti. Ardından internet dönemi başladı. 1995 yılında da Türkiye Bilişim Vakfını kurduk.
Ben bütün bu gelişmelere hep aynı gözle baktım. Bu bir teknolojik gelişmeden çok kültürel bir değişimdi. Teknolojik dönüşümü de her zaman bu bakış açısıyla değerlendirdim.
Üstelik ben mühendis değilim. Ekonomistim. Ekonomi ve işletme okudum. Mühendislik geçmişim yok.
O dönemde yıkıcı değişimler yaşanmaya başladı. Önce kişisel bilgisayarlar geldi, ardından internet hayatımıza girdi. İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte dünyada çok büyük bir dönüşüm yaşandı.
Bu soru bana biraz ‘Ne var ne yok?’ sorusunu hatırlatıyor. Birisi size ‘Ne var ne yok?’ diye sorsa nasıl cevap verirsiniz?
Ben bu konuyu genellikle bir metaforla anlatıyorum. Bir uçak düşünün. Uçak pistte hızlanıyor, hızlanıyor ve sonunda tekerleklerini yerden keserek yükselmeye başlıyor.
Benim için 1995 yılında Türkiye Bilişim Vakfını kurduğumuz dönem, internetin başlangıcı, uçağın havalanmaya başladığı dönemdir.
Uçak havalandı ve sürekli yükselmeye devam etti. Bu süreçte çeşitli aşamalardan geçtik. Sosyal medya geldi, kripto teknolojileri gelişti, sağlık alanında inanılmaz değişiklikler yaşandı. Sürekli yeni gelişmelerle karşılaştık.
Bence yapay zeka ile birlikte bu uçak artık atmosferden stratosfere geçti.
Şimdi böyle bir durumla karşı karşıyayız. Ancak biz şu anda havacılık koşullarında olmamıza rağmen trafik kurallarıyla yaşamaya çalışıyoruz.
Alışkanlıklarımız hala trafik kurallarına dayanıyor. Caddeler, sokaklar, trafik işaretleri ve yaya yollarıyla şekillenmiş iki boyutlu bir dünyanın kuralları içerisinde yaşıyor ve yönetiliyoruz.
Ama uçak artık havada. Uçak caddeyi, sokağı tanımıyor.
Burada çok önemli bir paradigma değişikliği var. Biz ise bu paradigma değişikliğini hala trafik kuralları ve eski koşullar içerisinde değerlendirmeye çalışıyoruz. Bence yaptığımız hata da bu.
Artık bu yeni dünyanın içerisindeyiz. Bu dünyanın kuralları farklı. Bu paradigmanın kuralları çerçevesinde düşünme alışkanlığı edinmemiz gerekiyor.
Şimdi ben 72 yaşındayım. Çok basit bir örnek vereyim. İnternet 1990’lı yılların başında hayatımıza girdi. Aradan yaklaşık 35-36 yıl geçti.
Basit bir matematik hesabı yapalım. 72’yi ikiye böldüğümüzde 36 ediyor. Yani hayatımın ilk yarısını analog dönemde, ikinci yarısını dijital dönemde geçirdim.
Bugün 35-36 yaşına gelmiş bir insan ise internetin içerisinde doğdu, büyüdü, çalışma hayatına başladı ve artık çocuk sahibi oluyor.
Ancak bu kuşağı yöneten insanların önemli bir bölümü bizim kuşağımızdan geliyor. Dünyanın diğer yarısını oluşturan bizler, bu genç kuşağı yönetmeye çalışıyoruz.
Burada çok büyük bir gerilim var. Çünkü ben kendime bir konuda kredi vermek istersem, bu ancak genç kuşağı anlamaya çalışmam olabilir.
Dünyanın yönetim kademelerinde bulunan, daha üst yaş grubundaki insanların yüzde 90’ının bunu yapmaya çalışmadığına inanıyorum.
Gençlerin alışkanlıklarını dinlemek dahi istemiyorlar. Çünkü kurulmuş bir düzen var, yerleşmiş alışkanlıklar var. Bu alışkanlıkları değiştirmeye niyetleri yok ve değiştirmemekte ısrar ediyorlar.
Bugün de bu konuyu konuşuyorduk, tekrar olacak ama dünya liderlerinin yaş ortalaması 62, parlamenterlerin yaş ortalaması ise 54.
Dünyayı yöneten en üst düzey liderlere baktığımızda Trump 80, Putin 74 yaşında. Bu yaş grubundaki insanların dünyanın diğer yarısını oluşturan gençlerin taleplerini anlamaları oldukça zor.
Bu durumun ortaya çıkarabileceği sakıncaların önüne geçmek için yeni diyalog yöntemleri geliştirmemiz gerekiyor. Birbirimizi anlamanın yollarını bulmalıyız.
Bunun için farklı yönetişim mekanizmalarına ve farklı modellere ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Biz de bunun üzerinde çalışıyoruz.
Şu anda hala trafik modelleri üzerinden düşünüyor ve yaşıyoruz. Ancak havacılık modellerimiz yok.
Akademinin ve sivil toplum kuruluşlarının bu yeni modeller üzerinde çalışması gerekiyor.”





