ESKİŞEHİR HABER

Yavuz Ağıralioğlu: "Verdiğimiz şehitlere ve ödediğimiz bedellere hakaret sayarım"

Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, açıklanan Öcalan mektubuna tepki göstererek devletin bir örgüt lideriyle eşit konuma getirilmesini kabul etmediklerini söyledi.

Abone Ol

Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu şu ifadeleri kullandı;

"Sürecin başından itibaren, sevgili arkadaşlarım, aziz milletim; durduğumuz yer belliydi. Terörün başladığı günden beri durduğumuz yer hep aynıydı. Hassasiyetlerimizin merkezine devletimizi ve milletimizi koyarak; demokrasiyi ve hukuku esas alarak; beraberliğimizi, ayrılmaz ve bölünmez millet bütünlüğümüzü temel kabul ederek süreci takip ettik.

Sürecin başından itibaren bütün ikaz ve uyarılarımızı; devletin meşruiyetini, siyasetin ilkesini ve ölçüsünü gözeterek yaptık. Bu uğurda verilmiş mücadelede hassasiyetlerimizi doğru paylaşabilelim, siyaset yanlış yapmasın, siyasetin hatalarının bedelini millet ödemesin ve milletin hissesine huzursuzluk düşmesin istedik.

Bugün açıklanan Öcalan mektubu, bütün uyarılarımızın göz ardı edildiğini ve sürecin bu noktaya bu şekilde taşındığını göstermektedir. Sürecin başında “Bu mühim bir gün” denilerek yapılan paylaşımları hatırlarsınız. Ben de bu mühim günün kronolojisine dair birkaç hususu ifade etmek isterim.

“Hiç pazarlık yok” denilerek başlatılan, “Silahları bırakacaksınız, hiçbir şart ileri sürmeyeceksiniz” söylemiyle kurulan iletişim sürecinin bugün geldiği noktadayız. Güya hiçbir pazarlık yapılmayacak, hiçbir şart koşulmayacak; silahlar devletin gösterdiği yerde teslim edilecek, siyasetin söyledikleri harfiyen yerine getirilecek ve PKK lağvedilecekti. Ancak bugün Öcalan’dan üslup, dil, demokrasi, toplumsal beraberlik ve anayasa üzerine ilke ve ölçü dinlemek zorunda bırakıldınız.

Ortaya çıkan tabloya bakınız: Öcalan Kürt-Türk kardeşliğinden, otoriter dilden, demokrasiden, demokratik inşadan, silah bırakmanın gerekliliğinden ve şiddetle alınacak mesafenin bittiğinden söz ediyor. Siz de bunları milletin huzuruna çıkarak, sanki büyük bir başarı elde edilmiş gibi savunuyorsunuz.

Öcalan hiçbir zaman Kürtlerin temsilcisi olmamıştır ve olmamalıydı. O, sadece ülkemizde değil, bölgede hesabı olan çeşitli organizasyonların maşası olmuştur. Başlangıçta neyin maşası idiyse, bugün de aynı yapının maşasıdır. Silah bırakma, demokrasi ve yeniden yapılanma adına konuşulan her başlık, bu süreci başlatanların lehine kullanılmaktadır.

Biz başından beri devletin maşalarla konuşmaması gerektiğini, teröristlerle memleketin geleceğinin müzakere edilmemesi gerektiğini savunduk. Teröristlerin elindeki silah alınana kadar devletin meşru gücünün esas muhatap olması, silah bırakılmadığı takdirde hak edilen cezanın verilmesi gerektiğini ifade ettik. Sürecin bu çerçevede değerlendirilmesi için alan açtık.

Bugün karşı karşıya olduğumuz durum şudur: 42 yıldır evlatlarımızın katili olan bir terör örgütü, sanki Kürtler adına mücadele ediyormuş gibi meşru muhatap konumuna getirilmiştir. Sanki devleti ve milleti yenmiş de eşit bir tarafmış gibi nasihat veren bir konuma taşınmıştır.

Biz PKK ile mücadelede yenildik mi ki onların nasihatlerine muhatap oluyoruz? Onlarla eşit miyiz ki demokrasimiz ve cumhuriyetimiz hakkında değerlendirmelerine konu oluyoruz? Siyaset aklını başına alamamış, devletin vakarını taşıyamamış ve milletin uğruna bedel ödediği hassasiyetleri koruyamamıştır. Milletin karşısına haysiyeti ve vakarıyla çıkamamıştır.

Bugün karşımıza Öcalan’ın mektubunu yorumlamak zorunda kalan bir siyaset çıkmaktadır. Bu, bizim kabul ettiğimiz, meşru gördüğümüz ve umut bağladığımız bir siyaset değildir.

Herkes bilmelidir ki Öcalan bir terör örgütünün kurucusu ve lideridir; teröristtir ve Kürtlerin temsilcisi değildir. Ondan bir söz duymak istemiyoruz. Zaten cezasını çekmektedir. Ancak ille de bir söz duyulacaksa; kendisini kimin kullandığını, 42 yıldır milletine neden bu kötülüğü yaptığını, hangi karanlık hesaplara alet olduğunu ve bunun için özür dilemesi gerektiğini söylemesini bekleriz.

Biz ondan nasihat, ölçü, ilke ya da demokratik olgunluğumuza dair hatırlatmalar duymak istemiyoruz. Eğer bir söz duyulacaksa, 42 yıldır Kürtlere yaşattığı acılar için özür dilemelidir. Dağlarda istismar edilen kadınlardan, Kürt halkından özür dilemelidir. Kürtlerin başına gelmiş en büyük bela Öcalan’dır; en büyük bela PKK terör örgütüdür.

Önce Kürtlerden özür dilenmelidir. Ardından, 42 yıldır evlatlarını kaybeden bu milletten özür dilenmelidir. Bu topraklarda bin yıldır verilen mücadeleye zarar verdiği için tarihten özür dilenmelidir. Sebep olduğu acılar için, alet olduğu operasyonlar için, bu topraklardaki varlığımızı zayıflatmaya yönelik her girişime hizmet ettiği için tarihten özür dilemelidir.

Çocuklarımızdan, geleceğimizden özür dilemelidir. Çünkü bu milletin beraberliğine kurulmuş bir pusudur. Biz milletimizi ve hangi hassasiyetlerle millet olduğumuzu biliyoruz. Kardeşliğimizin hangi bedellerle bu topraklarda tutunduğunu biliyoruz. O ise bu kardeşliğe saplanmış bir hançerdir.

Bu nedenle, ağzından çıkacak herhangi bir sözün bizim için tek karşılığı özür, nedamet, pişmanlık ve tarih önünde suçunu kabul etmesidir. Bunun dışında söyleyeceği hiçbir sözün bizim nezdimizde bir değeri yoktur.

Sürecin bu noktaya gelmesini, bütün uyarılarımıza rağmen takip ederek buraya kadar geldik. “Terörsüz Türkiye’ye evet, terörsüz Türkiye’ye evet; teröristlerle müzakereye hayır” diyerek yol aldık. Terörsüz bir Türkiye’yi sağlamak için mücadele ettik. Daha önce terörlü bir Türkiye için mücadele ediyormuşuz gibi konuşulmasını, verdiğimiz şehitlere ve ödediğimiz bedellere hakaret sayarım.

Bizim evlatlarımız terörsüz Türkiye için can verdi. Kırk iki yıldır terörsüz bir Türkiye olsun diye ölüyor, vuruluyor, şehit ve gazi oluyorlar. Bu millet, kardeşliğimiz baki kalsın ve evlatlarımız terörsüz bir ülkede yaşasın diye 42 yıldır ağır bedeller ödüyor.

Sanki daha önce terörsüz Türkiye istemiyormuşuz gibi, sanki bu fikir ilk defa aklımıza gelmiş gibi, sanki daha önce kardeş değilmişiz de Öcalan’ın kardeşlik çağrısıyla kardeş olacakmışız gibi konuşulmasını Türk milletine hakaret sayarım. Bunu Kürtlere hakaret sayarım. Beraberliğimize hakaret sayarım.

Devletin Öcalan’la eşitlenmesini, siyasetin Öcalan’la eşit şartlarda konuşmasını, Meclis’in ve siyasetin Kandil’le ya da İmralı’yla eşitlenerek müzakere yürütmesini; siyasete, devlete ve millet varlığımıza hakaret olarak değerlendiriyorum. Olan biten her şey milletin gözünün önünde gerçekleşmiştir. Bu durumu milletin vicdanına havale ediyorum. Biz, payımıza düşen sorumluluğa razıyız.

Merve Başkan da bugün aynı sorumluluk bilinciyle; devleti, milleti, cumhuriyeti, çocuklarımızın geleceğini ve beraberliğimizin ilelebet bu topraklarda var olmasını güçlendirme hassasiyetiyle aramıza katılmıştır. Bu katılım merasimi vesilesiyle, omuzlarımıza düşen yükü ve bu yükü hangi hassasiyetlerle taşıdığımızı bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Biz, sorunları olan ama imkânları da bulunan bir milletiz. Problemleri olan fakat çözüm için fırsatları da bulunan bir memleketiz. Zamanı daralmış olsa da neyi müzakere edecekse, hangi meseleyle mücadele edecekse kendi iradesiyle bunu yapabilecek bir devlet ve milletiz.

Anahtar Parti, siyasetin merkezine geçmişi değil geleceği koyan bir partidir. Geçmişteki kavgaları, ayrımcılığı ve kayırmacılığı değil; beraberliği ve bir arada yaşama iradesini merkeze alan bir anlayışa sahiptir. Anahtar Parti düne takılıp kalanların değil, geçmişten ders çıkararak güçlü bir geleceğe inananların partisidir.

Bu nedenle, memlekette bölünmeye, parçalanmaya, siyasi tasnife ve birbirine parmak sallamaya karşı; yorgunluğun arttığı bir dönemde “ne o ne bu” diyenlerin değil, “hem o hem bu” diyebilenlerin partisidir. Somut olarak ifade edeyim: Sadece “ne AK Parti ne CHP” ya da “ne Milliyetçi Hareket Partisi ne başkası” diyenlerin değil; toplumsal bütünlüğü esas alan bir anlayışın partisidir. Anahtar Parti, “ya o ya bu” diyenlerin değil, “hem o hem bu” diyebilenlerin partisidir.

“Yüzde 51 bana yeter, yüzde 49’a istediğimi söylerim” anlayışına karşı “yüzde 100” diyenlerin partisidir. “Yüzde 100 bize yeter” anlayışını savunanların partisidir.

Biz, yeni bir siyasi sorumluluğun, yeni nesil bir siyasi dilin ve yeni nesil bir siyasi ciddiyetin temsilcisi olarak; Türk milletinin sorunlarıyla baş edebilecek bir kadro olarak her geçen gün büyüyoruz. Kuruluşumuzun birinci yılını doldurduk ve ilk beş parti arasında yer alarak bu yılımızı karşılıyoruz. Her geçen gün yükseliyor, milletin umuduna doğru büyüyoruz.

Merkezine milleti koyan; yönetimde adaleti, hesap verilebilirliği ve kuvvetler ayrılığını esas alan; etkin çalışan bir bürokrasiyi, dünyayla rekabet edebilen iş insanlarını, hayal kurabilen çocukları, güvenle yaşanabilen şehirleri ve herkes için sığınılacak bir liman olan adaleti hedefleyen bir yönetim anlayışının sorumluluğunu taşımak için çalışıyoruz. Türk milletine güçlü bir gelecek kazandırmak ve güçlü bir gelecek inşa etmek için gayret ediyoruz. Bu nedenle hassasiyetlerimizi her vesileyle ifade etmeyi milletimize borç biliyoruz.

Gündemimizde bir diğer konu da rozet takma merasimidir. Seçim sürecinde memleketin yeniden laik–dindar, laik–anti laik tartışmalarına sürüklenmesi ihtimalinden kaygı duyuyoruz. Ramazan ayındayız. Milletimizin inançlarına dair hassasiyetlerin en yoğun yaşandığı, manevi iklimimizin güçlendiği bir dönemdeyiz.

Ramazan, bereket ayıdır. Bu topraklardaki varlığımızın ve inanç koordinatlarımızın en güçlü hissedildiği zamanlardan biridir. Ramazan ayında manevi iklimimizi güçlendirecek hassasiyetlerin laiklik karşıtlığı gibi sunulmasını doğru bulmayız. Aynı şekilde, bu hassasiyetlere itiraz edenlerin laik–dindar çatışmasına konu edilmesini de doğru görmeyiz.

Seçim süreci yaklaşırken her seçimin bir çatışma üzerinden yürütülmesi alışkanlık hâline gelmiştir. Bu seçimde yeni bir laik–dindar tartışmasını kaldıracak durumda değiliz. Memleketin buna tahammülü yoktur.

Memleketin, sorunlarını çözecek ciddi bir siyasete ihtiyacı vardır. Eğer bir tartışma yürütülecekse, bir ilahiden bu kadar münasebetsiz bir münakaşa çıkarmaya da gerek yoktur. Asıl üzerinde durulması gereken mesele, hacılarımızın hacca gidip gidemeyeceğidir.

Dillerden düşmeyen, “Kâbe’nin hacıları” nakaratıyla herkesin terennüm ettiği, coşkusu ve ezgisiyle geniş kitlelere hitap eden bir ilahi üzerinden laik–dindar tartışması yapmak yerine, o ilahinin hatırlattığı hakikate bakmak gerekir. O ilahinin de hatırlattığı bazı gerçekler vardır.

Bugün hacılarımız hacca gidemez hâle gelmiştir. Yüksek enflasyon ve faiz yükü altında ezilmektedirler. Hürmetsizlik olmasın diye ilahinin sözlerini değiştirmem; ama mevcut tabloya bakınca insanın aklına şu gelir: “Hacca gidemiyoruz; enflasyon ve faiz altında eziliyoruz; idarecilerimize iman, istikamet, ahlak ve feraset ver Ya Rabbi.”

Mesele budur. Hacca gidecek olan insanlar Allah’ı anacak, ibadetlerini yapacak elbette; ancak siz insanları hacca gidemez hâle getirdiniz. Hac ücretlerinin ne kadar arttığına lütfen bakınız. Sırası gelip yedekten çıkan pek çok kişi artık gidememektedir. Eskiden büyük bir sevinç ve bayram havası yaşanırken, bugün sırası gelenler maddi imkânsızlık nedeniyle haklarını devretmek zorunda kalmaktadır. Hacca gidecek vatandaşlarımızın ödemek zorunda kaldığı meblağlara bir bakınız.

Millete zikir edecek hâl bırakılmamıştır. İnsanlar geçim derdiyle boğuşmaktan Allah’ı anacak huzuru bulamamaktadır. Millet gününü kaygı ve sıkıntı içinde geçirmektedir.

Bu nedenle, memlekette coşku ve huzur vesilesi olması gereken aylarda yeni huzursuzluklar üretmek doğru değildir. Bu dönemleri tartışma ve kutuplaşma alanına çevirmek yerine, milletin gerçek sorunlarına çözüm üretmek gerekir."