Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan şu ifadeleri kullandı;
"Vatandaşımız, uzun süredir olduğu gibi yine geçim derdiyle boğuşmak zorunda. Gençlerimize bakıyoruz, geleceklerinden endişe etmeye devam ediyorlar. Emeklilerimizin hayatını sürdürebilmek için yoğun bir gayret içerisinde olduklarını görüyoruz. Esnaflarımız çok çalışıyorlar ama akşam olduğunda kazanamadıklarını görüyoruz. Çiftçilerimize bakıyoruz, yoğun bir çalışma, gayret içerisinde olmalarına rağmen dönem sonunda, hasat sonunda karşılığını, çalışmalarının karşılığını alamadıklarını görüyoruz.
Bütün bunların yanında Türkiye hukuk ve demokrasi bakımından da çok büyük bir sınavdan geçiyor. Hepimizin malumu, siyaset bir milletin ortak meselelerini konuşabilme ve çözme sanatıdır. Ancak siyaset; rakibini düşman, farklı düşüneni tehdit, eleştiriyi ihanet olarak görmeye başlarsa çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkar. Toplumun enerjisini tüketen bir çatışma alanı haline gelir.
Türkiye'de en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, siyasetin normalleşmesidir. Normalleşme şu değil, tarafların aynı düşünmesi değil. Normalleşme, iktidarın ve muhalefetin birbirine benzemesi de değil. Normalleşme; farklı fikirlerin, farklı projelerin, farklı dünya görüşlerinin demokratik zemin içerisinde konuşabilmesidir. Ama bugün duruma bakıyorsunuz, maalesef normal bir dönem değil, anormal bir süreç yaşanıyor.
Anormal süreci uzun uzun buradan anlatabiliriz. Detaylı analizlerini de yapabiliriz. Birçok durum tespiti de yapabiliriz. Ancak biz bugün bu kürsüden "Ne yaşıyoruz?" sorusuna değil, "Niçin yaşıyoruz?" sorusuna cevap arayacağız. Bütün bu süreçleri biz niçin yaşadık ve niçin yaşamaya hala devam ediyoruz?
Bu mesele yalnızca hukuk ya da siyaset meselesi değil. Türkiyemiz; büyük döviz krizleri ve tıkanmalar sonrasında 3 kez yapısal dönüşüm geçirdi. 1950'lerin sonrasında, 1980'lerin başında, 2000'lerin başında bu dönüşümler yaşandı. Her seferinde ekonomik düzen yeniden kuruldu, yeniden dizayn edildi. Hem toplumsal ilişkiler hem siyasal alan bu dönemlerde yeniden şekillendirildi. Bugün yaşadığımız yüksek enflasyon, yüksek faiz, dış finansman ihtiyacı mevcut büyüme modelinin tıkanmışlığına işaret etmektedir. Hukukun bu kadar fazla aşınması, yargının siyasallaşması, demokratik alanın daralması aynı tıkanmışlığın sonucudur.
Bugün mutlak butlan tartışmasını izlenen ekonomik politikalardan azade, yalnızca bir hukuk meselesi olarak görmemiz mümkün değildir. Ekonomideki tıkanma ile siyasetteki anormal, aynı yapısal krizin farklı görünümleridir.
Bugünlerde ekranlarda, manşetlerde, siyaset koridorlarında sürekli duyduğumuz bir kelime var: Arınma. Herkes bir diğerine parmak sallıyor. Herkes bir diğerinin temizlenmesi gerektiğinden bahsediyor. Mesele gerçekten arınmaysa sadece belli bir kesimin arınması yetmez. Topyekun siyasetin, topyekun bugünkü düzenin, bugünkü sistemin arınması gerekir. Siyasetin üzerine çöken kirli gölgeyi, menfaat ilişkilerini, liyakatsiz kadrolaşmaları kökünden kazımadan bu ülkeye huzur getiremezsiniz.
Mesele arınmaysa sadece belediyelerin arınması yetmez, bakanlıkların da arınması gerekir. Devletin en mahrem, en kritik makamlarının ihale baronlarından, akraba kayırmacılığından temizlenmesi gerekir. Bürokrasiyi arınması şarttır. Vatandaşa tepeden bakan, devleti kendi mülkü sanan, liyakati değil sadakati ölçü alan o hantal, kirli anlayışın bürokrasiden sökülüp atılması şarttır. Ve en önemlisi de yargının arınması şarttır.
Adaletin mülkün temeli olmaktan çıkarılıp güçlünün kalkanı haline getirildiği bir düzende, hiç kimse kusura bakmasın, arınmadan bahsedilemez. Cübbesine düğme dikenlerin, talimatla karar verenlerin o yüce mahkemelerden arınması bu ülkeni geleceğinin en büyük teminatı olacaktır. Yetmez; medyanın, iş dünyasının, gazeteciden siyasetçiye tüm kamunun arınması da şarttır.
Biz "Benden olan temiz, benden olmayan kirli." diyen o ikiyüzlü siyaseti kabul edemeyiz. Eğer bu ülkede bir temizlik yapılacaksa, samimi bir arınma olacaksa bu en baştan en aşağıya kadar olmalıdır.
Birilerinin ısrarla ifade ettiği bir muhalefet sorunu yok. Bugün Türkiye'de iktidar sorunu var. Mevcut iktidar; risksiz, tehlikesiz, emir kulu bir muhalefet arıyor. İtiraz etmesin, sorgulamasın, hesap sormasın, böyle bir muhalefet arıyor. Yani dekor vazifesi yapan bir muhalefet aranıyor. Niye? Çünkü iktidarda kalabilmek için, o koltuklu, o şatafatlı koltuklarda iktidarlarını devam ettirebilmek için daha yapacak çok işleri var. Ortalığın bugün toz duman olmasının sebebi budur.
Bunu unutmayalım, siyasette hiçbir gürültü sebepsiz yere çıkmaz. Burada sorulması gereken asıl soru, gündemi neyin belirlediği değil, hangi konuların gündemden düşürüldüğüdür. Bütün bunlar yaşanıyor. Tabiri caizse Türkiye'de kıyamet kopuyor ama hem Amerika'dan hem Avrupa Birliğinden çıt çıkmıyor. Normal zamanlarda en kıytırık meseleleri bile konuşulurken görüş bildiren, en küçük tartışmalar çıktığında kanaat ifade edenler bugün 3 maymunu oynuyorlar.
Geçmiş tecrübeler gösteriyor ki bazen gündemin en sıcak başlığı, asıl gündemi perdeleyen en kullanışlı araçtır. Meşhur Tom Barack, adamın yetkileri genişletildi. Büyük Ortadoğu Projesi'ne son şekli verme görevi verildi. Türkiye parmak salladı, küstah açıklamalar yaptı, iktidardan çıt yok. Bartholomeos Atina'da çıktı, Ruhban Okulu açılması gerektiğini anlattı. Atina'da kendisini Yeni Roma Başpiskoposu olarak tanımladı, iktidardan yine çıt yok. Netanyahu tam 3076 kez ateşkesi ihlal etti. Gazze'nin %70'ini işgal edeceğini söyledi, iktidardan yine çıt yok. İsrail Lübnan'da her gün yeni bir katliama imza atıyor, iktidardan yine çıt yok. Trump çıkıyor, Abraham Anlaşmaları'na imza atması şart olan ülkeleri sıralıyor. Listenin en başına da Türkiye'yi yazıyor, iktidardan yine çıt yok. Siyonistler bayram günü ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'ya giriyor, İsrail bayrağını açıyor, orada İsrail'in milli marşını söylüyor, iktidardan yine çıt yok.
Eylül 2025'te Barack'ın yapmış olduğu açıklamalar da muhalefetin sürekli tartışmaların merkezine çekilmesi de Türkiye'nin önüne olağanüstü bir hızla getirileceği anlaşılan yeni anayasa sürecinden bağımsız okunamaz. Türkiye, adım adım yeni bir siyasi zemine hazırlanırken toplumun dikkati siyasi operasyon iddiaları, yargı süreçleri, peş peşe gelen kriz başlıkları ile başka başka alanlara yönlendiriliyor. Peki anayasayı bu kadar acil kılan nedir?
Biz yeni anayasaya karşı değiliz. Ancak anayasa öyle sıradan bir metin değildir. Anayasa, bir milletin geleceğini belirleyen ana iradedir. Millet adına yazılacak hiçbir gelecek metni bu siyasi fırtınaların arasında, bu toz bulutlarının içerisinde, cevapsız soruların gölgesinde hazırlanamaz, hazırlanmamalı.
Mesele keşke sadece iç siyaset meselesi olsa. Dünyanın bu yeni döneminde artık hiçbir siyasi dönüşüm, sadece bir ülkenin iç meselesi olarak okunmuyor. Bugün yaşanan tartışmalar sadece bir parti meselesi, sadece bir anayasa meselesi veya sadece bir iktidar muhalefet çekişmesi değildir. Mesele; dünyanın yeniden şekillendiği, güç merkezlerinin yeni dengeler kurduğu, sınırların ve nüfuz alanlarının yeniden tartışıldığı bir dönemde Türkiye'nin hangi siyasi, hukuki ve jeopolitik hatta konumlandırılacağıdır.
Yani mesele, Türkiye'nin hangi istikamete yönlendirileceğidir, hangi medeniyet tasavvuruyla geleceğe yürüyeceğidir, eylem planlarının kim tarafından hangi amaçlarla hazırlandığıdır. Çünkü bugün devletlerin kaderi artık yalnızca sandıklarla, seçimlerle veya anayasa metinleriyle belirlenmiyor. Yazılan her siyasi metnin, çizilen her yeni yol haritasının, kurulan her yeni denklemin arkasında çok daha büyük güç mücadeleleri var. Bu nedenle Türkiye'nin geleceğine dair tartışmaları sadece iç siyasetin dar penceresinden okumak, büyük resmi kaçırmak anlamına gelir.
Değerli kardeşlerim, bugünün dünyasında yaşanan mücadeleler, daha açık ifade etmek gerekirse haritaların, aidiyetlerin ve gelecek tasavvurlarının mücadelesidir. Kimileri geleceği güç ve çıkar ekseninde kurgularken, kimileri tarih ve coğrafyayı kendi yayılmacı hedeflerinin aracı haline getirirken bizim de bu coğrafyaya, bu ümmete, bu medeniyete hangi gözle baktığımızı açık bir şekilde ortaya koymamız gerekir.
Bugün İslam dünyası vadedilmiş toprak safsatasının kıskaçları arasında adım adım parçalanırken, coğrafyamız siyonist emellere eşlik eden askeri operasyonlarla yeniden şekillendirilmeye çalışılırken durumu kınamalarla, yumuşak güçle, diplomasi ile geçiştirmek, iç siyaseti sütre yaparak Türkiye'yi bu yeni konjonktüre uyumlu hale getirmekten başka bir şey değildir. Hiç kimse olmasa da biz Saadet Partisi olarak buna sonuna kadar direneceğiz, bu zihniyete, bu hedeflerini gerçekleştirmelerine müsaade etmeyeceğiz.
Buradan bir kez daha ifade ediyorum. İsrail, vadedilmiş topraklar şeriatıyla geliyorsa biz de çevresi mübarek kılınan vadedilmiş Mescid-i Aksa haritasıyla geliyoruz. Kimsenin bundan şüphesi olmasın.
İşte Lübnan, yaşananları hep beraber görüyoruz. Katil İsrail; Sur, Sayda, hatta Beyrut'un kalbindeki sivil yerleşim alanlarını hedef almaya devam ediyor. Güya anlaşma yapılmıştı. Hizbullah İsrail'e saldırmayacak, İsrail de Beyrut'u vurmayacaktı. Ama anlaşmanın mürekkebi daha kurumadan Katil Netanyahu çıktı, "Operasyonlarımızı derinleştiriyoruz." dedi. Katil Netanyahu tehdit etmeye devam ediyor. "Kuzeyde barış yoksa Beyrut'ta da barış olmaz." diyor. Ne diyor Netanyahu? "Benim için sınırların hiçbir önemi yok." diyor. "Ben uluslararası hukukmuş, şuymuş, buymuş hiçbirini tanımam." diyor.
Lübnan 3 aydır yanıyor. Mart başından bu yana Lübnan'da binlerce insan hayatını kaybetti. On binlerce insan yaralandı, 1 milyondan fazla insan evini terk etmek zorunda kaldı. Bu rakamlar, Lübnan'ın nüfusuna oranlandığında yıkımın ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Şimdi en büyük soru şu: Bu yarım yamalak ateşkes nereye varacak? İsrail'in olduğu yerde iyi niyetle, iyimserlikle, saf temennilerle siyaset yapılmaz. İsrail'in sicili belli. İsrail'i Gazze'den, Batı Şeria'dan, Lübnan'dan kovmanın tek yolu güçlü bir Türkiye'yi inşa edebilmektir.
Hatay'ın Reyhanlı ilçesi ile Beyrut arası 371 kilometre. Reyhanlı ile Ankara'nın arası 700 kilometre. Ankara ile Beyrut arası 1000 kilometre, Ankara ile Van arası 1200 kilometre. Yani ne demek istiyorum? Bize uzak diye anlatılan coğrafya aslında bizim kalbimiz, tarihimizin sorumluluğumuzun tam merkezi.
Tüm bunlara rağmen iktidar bu konuda ne yapıyor? Hala sessiz, hala eylemsiz bir şekilde olan biteni seyrediyor. Konu iç politika olunca mangalda kül bırakmayan iktidar, muhalefeti en sert en sert sözlerle, masaya yumruğunu vura vura eleştiren iktidarı hep beraber görüyoruz. İçeride aslan kesilenler, muhalefete karşı aslan kesilenler ne hikmetse konu dış politika olunca süt dökmüş kediye dönüyorlar. Oysa dış politikalar susarak değil, ses yükselterek, mazlumun hakkını koruyarak, şahsiyetli bir duruş ortaya konularak yürütülür.
Bakın önünüzde çok büyük önem atfettiğiniz, uğruna tatiller ilan ettiğiniz, havalimanı yaptığınız, yollar yaptığınız NATO Zirvesi var. Bu zirve Türkiye için hem bir imkan hem de bir imtihandır. Hepimizin malumu, bugün İsrail NATO'nun üyesi değil. Üye yapılmamıştır ama ortak yapılmıştır. Masa verilmemıştır ama kapı açılmıştır. Ve yıllar içerisinde adım adım İsrail NATO'nun güvenlik mimarisine yerleştirilmiştir. İşte bizim buna itirazımız var.
Bir tarafta bombalanan Gazze, İran, Lübnan, Yemen, Suriye yani bizim ortak geçmişimiz, ortak inancımız, ortak coğrafyamız var. Bir tarafta da müttefikimiz NATO bildirileri var. Bir tarafta yıkılmış hastaneler var, bir tarafta güvenlik iş birliği cümleleri var. Bir tarafta kefene sarılmış o küçücük bebekler var, bir tarafta bölgesel istikrar cümleleri var. Buradan soruyoruz ya, hangi güvenlik, kimin güvenliği, kimin istikrarı, kimin sınırı, kimin hayatı? Eğer NATO dünyaya güvenlikten bahsedecekse öncelikle bu sorulara cevap vermelidir.
Dış politikada sessizliği, eylemsizliği yol tutmuş olan iktidara sesleniyorum. Ankara Zirvesi sıradan bir zirve olmamalıdır. Ankara Zirvesi, İsrail açısından sonun başlangıcı olmalıdır. İsrail dışlanmalıdır. Türkiye, NATO içinde İsrail'e tanınan bütün imtiyazların bu toplantıda reddedilmesini sağlamalıdır. Türkiye; NATO'nun İsrail'le askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, savunma teknolojisi, siber güvenlik ve operasyonel iş birliği alanlarında yürütülen bütün süreçlere itiraz etmelidir. Türkiye, bu zirve bildirisinde İsrail'in Gazze'deki ve Lübnan'daki suçlarını açıkça mahkum eden bir ifade girmesini temin etmelidir. Eğer bunu yapamıyorsa en azından Türkiye bu zirve bildirisine kendi şerhini koymalıdır.
Her kriz yalnızca kurumları değil, insanları da test eder. Siyasi krizler, hukuki tartışmalar, toplumsal gerilimler, kutuplaşma dönemleri; insanların karakterlerinin, ilkelerinin ve vicdanlarının ortaya çıktığı zamanlardır. Çünkü doğal zamanlarda herkes doğrulardan bahsedebilir. Herkes hamasi cümleler kurabilir. Esas mesele, fırtına çıktığında nerede durduğundur. Esas mesele; hakikatin, adaletin ve hakkaniyetin yanında durabilmektir. Tarih boyunca en büyük yanlışlar insanların ilkeleri değil, kişilere taraf olmasından doğmuştur.
Şimdi bize soruyorlar: "Efendim, siz ne yapacaksınız?" Bizim rotamız belli, tarafımız net. Biz, zulüm ve haksızlıklar karşısında haktan ve adaletten yanayız."





