SOL Genç adına konuşan Eftelya Özçelik şu ifadeleri kullandı:

“Bugün buraya gençliğin ve tabii ki genç kadınların sorunlarından bahsetmek için geldim. Forum başladığından beri ‘bu rejim’ diye bahsedilen siyasi iktidardan başka rejim görme şansım olmadı maalesef, yaşımız yetmedi.

Günümüzde ne yazık ki öğrencilerin yaşam alanı kampüsler değil, iş yerleri. Çalışmadan okumak ise bir hak değil, lüks hâline geldi. Kampüslerde taleplerimizi örgütleyebilmek bir yana dursun, sıra arkadaşlarımızla ders sonrası çay, kahve bile içemiyoruz çünkü herkes mesaisine yetişmek zorunda.

Devlet yurtları yetersiz, kiralar fahiş fiyatlarda, burslar ve krediler yaşamaya yetmiyor. ‘Barınamıyoruz’ demek bile suç hâline gelmiş durumda. Hatırlarsınız, Barınamıyoruz Hareketi başlamıştı. Gençlik çok temel bir hakkını, talebini dile getirmişti. Peki sonuç ne oldu?

Sorunu çözmek yerine öğrenciler kriminalize edildi. Her zamanki gibi yargı bir baskı aracına dönüştürüldü. Anayasal haklarımızı bile kullanmak suç hâline getirildi.

Tabii biz bu yıldırma politikalarından korkmuyor, anayasal haklarımızı kullanıp sokağa çıkıyoruz elbet. Ama bunun karşılığında yasalarda olmayan şekillerde gözaltına alınıyor, tutuklanıyoruz. Gözaltında çıplak aramanın dayatılması, bu aramalarda kadınların tacize uğraması gibi. Ve dediğimiz gibi, gözaltında tacize uğrayan kadınları her gün konuşacağız, unutmayacak, unutturmayacağız.

Sadece tacize değil, şiddete de maruz kalıyoruz. Eylem alanlarında gözaltına alınırken, ifadeye götürülürken, 19 Mart’ta eylemci bile olmamasına rağmen o taraftan geçen insanların da tamamen keyfî bir şekilde şiddete uğradığı görüntüleri ülkece gördük. Burada amaç yalnızca bir eylemi dağıtmak değil, topluma ‘Sokağa çıkarsanız başınıza bunlar gelir’ mesajı vermek.

Ve bu yıldırma politikaları eylem alanları ve gözaltı süreçleriyle de sınırlı kalmıyor. Sanırım boş vakitleri çok ki bir de tek tek ailelerimizi arıyorlar. Anayasal hakkımızı kullandık diye, tekrar altını çizmek istedim anayasal hakkımız olduğunu çünkü çok fazla kriminalize ediliyor, reşit bireyleri ispiyonlar gibi ‘Kızınız, oğlunuz eylemlere katılıyor’ diyorlar.

Ben aile yönünden bu konuda şanslıydım. Arandıklarında bu yıldırma politikasına kanmayıp bekledikleri baskıyı üzerimde kurmadılar. Fakat her aile de bu bilinçte olmuyor.

Geçtiğimiz sene İlayda Zorlu, bu baskı ve yıldırma politikalarının tezahürü olarak katledildi. Basın ve devlet ‘intihar’ dedi, sistemin katlettiği birçok kadına dediği gibi.

İlayda Zorlu henüz 18 yaşında, hakları için mücadele eden genç bir kadındı. Kendi dövizine yazdığı gibi, ‘Evin hanım kızı değil, kampüsün isyancısıydı.’ Her ne kadar ‘intihar’ denilip üstü kapatılmaya çalışılsa da İlayda Zorlu’nun asıl katillerini biliyoruz.

Kutsal dedikleri, kendi kalıplarına sokmaya zorladıkları, baskı ve erkek şiddetinin olduğu, toplumun en küçük kurumu, devletin sürekli tahakküm altına almaya çalıştığı aile.

Kadın cinayetleri verilerine bakıldığında kadınlar en çok evlerinde; eşleri, eski eşleri ya da ailesinde olan bir erkek tarafından öldürülüyor. Ve ne hikmetse ‘Ailem Güvende’ operasyonlarında ne bu şiddete, ne okullardaki artan saldırılara ne de MESEM’lerde ölen çocuk işçilere dair, yani gerçekten aileyi güvende tutacak hiçbir adım atılmıyor. Aksine LGBTİ+ bireyler hedef gösteriliyor, cadı avına çıkar gibi tutuklanıyor.

Güvende olan kimin ailesi bilmiyoruz. Aslında bilebiliyoruz, bizim ailelerimiz değil yani. Devletimizin, sebebini tam anlayamadığımız bir şekilde ‘aile’ kelimesine de takıntısı var. Her sene aile kelimesinin önüne, arkasına bir kelime getirip operasyonlar, yoğun çalışmalar düzenliyor. Şemsiyenin renkleri önlediği resimler, filin odaları yıktığı videolar falan, garip, enteresan içeriklerle uğraşıyor. Ve tabii ki gerçek sorunlara değinmeden kendilerine sahte düşmanlar yaratıyorlar.”