Jale Nur Süllü'nün eylem yerine gelmesi nedeniyle Ali Paşa Şanlı ile tartışan DİSK Dev Emekli-Sen Eskişehir Şube Başkanı Hatice Kılıç yaşananları anlattı ve şu ifadeleri kullandı:
"1 Temmuz'da bir basın açıklamamız olmuştu. Emek Kafe'deydik. Bir süre sonra diğer arkadaşlar da geldi ve oturdular. Konuşmaya başladık. Ben durumu zaten biliyordum. Çünkü başkanımız beni aramıştı, değil mi başkanım? Arayıp, "Böyle bir durum var. NATO ile ilgili etkinliğe katılmayacağız." demişti. O dönem gündemde NATO ile ilgili bir konu vardı. Başkanımız da biraz önce açıkladığı gibi katılmayacağımızı söylemişti.
Orada bana da aynı konu açıldı. Ben de, "Bize de bilgi geldi ama biz katılmayacağız. Ankara'dan gelen karar bu yönde." dedim. Daha sonra toplantı sırasında başkanımı tekrar aradım. "Durumu kesin olarak teyit edelim." dedim.
Başkanım bana, "Valilikle tekrar görüşülmüş. Biz kararımızı aldık ve bunu şubelerimize bıraktık. Senin orada bazı sorunlar olduğunu da biliyorum. Arkadaşlarınla nasıl uygun görüyorsan o şekilde hareket edebilirsiniz." dedi.
Bunun üzerine arkadaşlara, "Böyle bir durum var. Bunu birlikte konuşalım. Hem sizden hem bizden temsilcilerin yer alacağı ortak bir komisyon oluşturalım ve ortak karar alalım." dedim.
Yapacağımız basın açıklamasında Ankara'dan gelen metnin dışına çıkılmayacaktı. Hiçbir siyasi konuya girilmeyecek, yalnızca basın açıklaması okunacak ve ardından alandan ayrılınacaktı. Planımız buydu. Ankara'dan gelen talimat da yaşanan yoksullukla ilgili ortak mücadele edilmesi yönündeydi. Amacımız tamamen buydu.
Karşı taraf da o sırada son derece nazik davrandı. "Tabii başkan, neden dışarı çıkalım?" diyerek olumlu yaklaştı. Günün koşullarına göre oldukça kibar bir tavır sergiledi. Sonunda "Tamam, anlaştık." dedi. Ben de bunu basın mensuplarıyla paylaştım. Hatta sizinle de tekrar paylaştım. Çünkü orada ikimizin de yetkisi aynıydı. Değişen tek şey, basın açıklamasını onun okuyacak olmasıydı.
Anlaşmanın ardından ayrıldık. Hatta öndeki pankartın baskı ücretini de ödeyip çıktık. Bu yüzden alana son derece rahat gittik. Aklımızda hiçbir olumsuzluk yoktu.
Biz bu etkinliği kamuoyuna da duyurduk. Doğru değil mi? Yapılan duyurularda ne "Butlancı" ne de "Kılıçdaroğlu" diye bir ifade vardı. Herkes etkinliği kamuoyuyla paylaştı ve isteyen herkesin katılabileceği belirtildi. Çünkü orada amaç, kendisini sorumlu hisseden herkesin bulunmasıydı.
Ben de sürekli, "Lütfen basın açıklamasına başlayalım. Hava çok sıcak, insanlar bekliyor." diyordum. Basın mensupları da sıcaktan bunalmıştı. Hatta bir gazeteci arkadaşımız gelip, "Ne bekliyorsunuz?" diye sordu. Tam o sırada, ismini söylemek istemediğim bir arkadaşımız hiç de uygun olmayan tavırlar sergiledi. Koluma vurup, "Çekil, çekil. Sen yanımda duramazsın. Buranın sözcüsü benim. Ne yapacaksam ben yaparım." dedi.
Ben de en sonunda, "Birini mi bekliyorsunuz?" diye sordum. Bunun üzerine bana, "Sen geç, buraya yaklaşma." dedi. Ben de, "Ne biçim konuşuyorsun? İkimiz de aynı konumdayız. Sen sadece basın açıklamasını okuyacaksın, ardından hep birlikte dağılacağız." dedim.
O an gerçekten büyük bir şaşkınlık yaşadım. Muhtemelen bunu yüz ifadelerimden de anlamışsınızdır. Kendimi kontrol etmeye çalışıyordum. Bana hakaret ediyordu. Çevredeki birçok kişi bunları duymadı. Hatta kendi üyelerim bile arka tarafta olduğu için duymadı.
Bir süre sonra, "Aha Butlancı geldi." dedi. Ben de dönüp baktım. Boynum da ağrıyordu. Bir baktım, Jale Nur Süllü geliyor. "Butlancı" sözünü duyduğumda, samimiyetle söylüyorum, aklıma ne Butlancılık geldi ne de başka bir siyasi mesele. Çünkü bizim oradaki amacımız bambaşkaydı. İnsanların sorunlarını dile getirmek, emeklilerin yaşadığı sıkıntıları anlatmaktı. Ben de, "Sen burada tek başına karar veremezsin. Bu ifadeleri kullanacaksan başka yerde kullan. Basın açıklamanı yap, ne söyleyeceksen söyle." dedim. Buna rağmen sürekli beni ittiriyordu.
Hatta bana, "Seni buraya çivilerim." dedi. 30 yıldır birlikte yol yürüdüğünüz bir milletvekili olabilir. Seversiniz ya da sevmezsiniz. Sizin de 30 yıldır aynı yolda yürüdüğünüz bir arkadaşınız oraya geldiyse, ben ona siyasi kimliğiyle değil, önce bir kadın olarak baktım. Aklıma ne Butlancılık geldi ne de başka bir şey.
Jale Hanım'ı kenara aldık. Sonra, "Bu kadını buraya kim getirdi?" diye sormaya başladı.
Ben de düşündüm; daha düne kadar birlikte yürüdüğünüz bir insandan söz ediyorsunuz. Sonunda, "Ben getirdim." dedim. Getirmiş de olabilirdim. Bundan sana ne? Senin buna itiraz etme hakkın yok.
Aslında ben getirmemiştim. Ama o kadar ısrarla, "Bu kadını kim getirdi?" diye soruyordu ki...
Jale Nur Süllü zaten kendisi gelmişti. O da bunu anlattı. "Ben Sivrihisar'daydım. Oradan geliyorum." dedi. Sivrihisar Belediye Başkanı CHP'li değil mi? Büyükşehir Belediyesi CHP'de değil mi? Oradaki örgüt CHP değil mi? Fotoğraflara bakıyorsunuz; hepsi birlikte hareket etmiş. O zaman gidip orada itiraz etseydin. Benim bulunduğum yeri neden zehir ediyorsun?
Kadın da bunu anlatmaya çalışıyordu. Benim bunlardan haberim bile yoktu. Ben de, "Bırak artık bunları. Basın açıklamasını yapalım." dedim.
Ama sürekli, "Bu kadını kim çağırdı?" diyordu. Üstelik "kadın" diye hitap ediyordu. Ben de oradaydım. Sürekli beni hedef alıyor, beni küçük düşürmeye çalışıyor, tehdit ediyordu.
En sonunda, "Ben çağırdım. Bir diyeceğin varsa bana söyle." dedim. Bunu inkâr etmedim. "Ben çağırdım, ne diyeceksen bana de." dedim.
Ayrıca, "Buraya herkes gelebilir. Burası kimsenin arka bahçesi değil." dedim.
Sonrasında yaşanan konuşmaların çoğuna zaten siz de şahitsiniz. Yaşananlar beni gerçekten çok sinirlendirdi. Hâlâ da aynı duyguları taşıyorum.
Bir kadın olarak yaşadığım bu olaydan sonra Sosyalist Kadınlar Platformu beni aradı. Bana, "Orada kadına yönelik bir şiddet yaşandı." dediler.
Sen bir yandan kadına yönelik şiddete karşı olduğunu söyleyeceksin, demokrasiden bahsedeceksin; öte yandan hem bana hem de oraya gelen bir misafire bu şekilde davranacaksın.
Ali Paşa Şanlı olaydan sonra bizimle iletişim kurmadı. Sadece arkadaşlarımı aradı. Bunu da söyleyeyim başkanım. Gruptaki sözcü arkadaşları aradı. Ali Paşa Şanlı beni aramadı. Sadece şubeden bir arkadaşla iletişime geçmiş. 'Toplanalım' demiş. Bana doğrudan ulaşmadı. 'Genel Başkan'la konuştum.' dediğinde de beni arayan olmadı. Ankara ile görüşmüşler, bu doğru. Ama onun sonucunu birazdan söyleyeceğim.
En sonunda kendisine, 'Yeter artık, ağzın köpürerek konuşma. Önce insani değerlerden söz et, önce insan ol. Bir kadınla nasıl konuşacağını öğren. Burada senin kadar benim de söz hakkım var.' dedim.
Talat Yalaz'ı kendisi çağırmış. Çünkü kendi üyeleri. Talat Bey'in, Jale Hanım'ın geleceğinden haberi var mıydı, onu bilemem. Ama belli ki bir şey bekliyordu. Resmen birilerini bekledi. Daha sonra dönüp, 'Hatice Kılıç Butlancıdır. DİSK'lidir. Gerekeni yapın.' dedi. İnsan bunu orada nasıl söyler? Benim kim olduğumu, hangi görüşten olduğumu söylemek sana mı düşmüş, haddine mi düşmüş?
Ben de kendisine aynen şunu söyledim: 'Önce ağzının köpüğünü sil. Bir kadınla nasıl konuşacağını öğren. Sana aynı şekilde karşılık verebilirim ama ne terbiyem buna izin verir ne de bulunduğum makam.' Biz orada yoksulluk ve emeklilerin sorunları için birlikte bulunuyorduk. Sonrasında kimi desteklersin, ne yaparsın, bu beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren, orada ortak mücadele vermemizdi.
Eğer gerçekten nazik davranılsaydı, 'Başkan, böyle bir durum var.' denirdi. Birlikte değerlendirilirdi. Gerekirse arkadaşlara anlatılır, ortak karar alınırdı. Ama sen orada bundan siyasi çıkar sağlamaya çalıştın. Bunu tamamen kendine prim yapmak için yaptın.
Üstelik bana mikrofonu bile vermedi. 'Bir dakika konuşayım.' dedim. Mikrofonu kapattırdı. Elimden almak zorunda kaldım. Hepiniz oradaydınız, bunu anlatmama gerek yok. Mikrofonu kapatması için arkadaşına talimat verdi. Arkadaşı kapatmayınca koluna vurdu ve mikrofonu kapattırdı. Ardından bana söz vermedi, İl Başkanı Talat Yalaz'a söz verdi. Gayet güzel konuştu. Hatta fotoğraflarda da var; başkan omzuna dokunup 'Bir dakika başkan.' diyor, Beni tamamen görmezden geliyor. Ben Talat Başkan'ın düzenlediği bir etkinlikte gidip elinden mikrofonu alsam, onu itsem, ne olurdu? Hepinize soruyorum. Bu nasıl bir davranış? Kimse de çıkıp, 'CHP'nin iç meseleleri seni neden ilgilendiriyor? Bunu çözmek Ali Paşa'ya mı kaldı?' demedi. İnsanları orada galeyana getirdi. Sen orada CHP'ye mi destek olmuş oldun, yoksa CHP'yi zor durumda mı bıraktın?
Orada AK Parti'ye oy verdiğini söyleyen bir kadın da vardı. Hepiniz görmüşsünüzdür. Fotoğraf çektiriyordu. Kadın bana, 'Ben dulum. 15 bin lira maaş alıyorum. Emekliler çağrıldığı için buraya geldim. Bugüne kadar hep AK Parti'ye oy verdim ama burada da yanınızda olmak istedim. Çünkü benim sorunlarımla ilgileneceğinizi düşündüm. Fakat burada bir kadına saygı gösterilmiyor. Kadınlara böyle davranan insanlar benim sorunlarımla nasıl ilgilenecek?' dedi ve 'Birbirinizi yemeye devam edin.' diyerek oradan ayrıldı.
Bizim amacımız bu muydu? İlkemiz bu muydu? DİSK Emekli-Sen olarak bizim amacımız her zaman ezilenin, sömürülenin ve yoksulun yanında olmak, onların sorunlarını dile getirmektir. 65 yaşındayım. Hayatım boyunca böyle bir seviyesizlik görmedim. Kendisi çıkıp özür dileyecek. Özür dilemezse de hukuki yollara başvuracağım. Bunu başkanlarıma da söylüyorum. Bana o hakaretleri edemez. 'Seni buraya çivilerim.' diyemez. İş işten geçtikten sonra da gelip, 'Başkan, gel konuşalım.' diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Orada en büyük saygısızlık bir kadına yapıldı. Asıl terbiyesizlik buydu.
Eğer iki kişi gelip beni orada linç etmeye kalksaydı bunun sorumlusu kim olacaktı? Sen neden bunu yaptın? Neden çıkıp her şeyi biliyormuş gibi davrandın? Amacın neydi? Prim yapmak mıydı? Bir gün önce bana, 'Birlikte hareket edeceğiz, hiçbir sorun olmayacak.' diyorsunuz. Ertesi gün ise gelip DİSK'i hedef gösteriyor, DİSK'i Butlancı gibi göstermeye çalışıyorsunuz.
Sonra da insanlar sosyal medyada, 'Hatice Kılıç istifa etsin.' diye yazıyor. Edebilirim de, görevden ayrılabilirim de. Başkanım uygun görürse beni görevden de alabilir. Yanlış yapmış da olabilirim. Ama sen bir kadına böyle davranamazsın. Eşine yapmayacağın davranışı bana da yapamazsın. Ben bunu hem sizlerin hem de kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
Olay sadece Butlan meselesi değildi. Olay tamamen bir kurguydu ve siyasi prim elde etme çabasıydı. Amaç buydu. Başkanlarımın da söylediği gibi bu yıllardır yapılan bir yöntem. Bir söz vardır: 'Bir kez sana vurana ikinci kez fırsat verirsen sonunda seni öldürür.' Sen bana vurup gittin. Sonra geri dönüp bir kez daha üzerime geldin. Ben bunu böyle görüyorum. Kamuoyunun önünde benden ve bütün kadınlardan özür dilemesi gerekiyor. Çünkü bu sadece bana değil, bütün kadınlara yapılmış bir saygısızlıktır.
Akşama kadar kadın cinayetlerine karşı yürüyüş yapıyorsunuz. Peki kadınları AK Partili, MHP'li, CHP'li diye ayırıyor musunuz. Ayırmıyorsunuz. O halde burada yapılan davranış gerçekten çok ayıptı. Hiç yakışmadı. Kendisi 'Ben eğitimciyim.' diyor. Bir eğitimciye yakışan tavır bu olmamalı."





