Prof. Dr. Seyhan Erdoğdu şu ifadeleri kullandı;

"Türkiye'nin dört bir yanında sürdürülen emek ve demokrasi mücadelesine katılanların ortak bir siyasi geleceği nasıl kuracağını konuşmak üzere toplanmış bulunuyoruz.

Türkiye'de başkanlık rejimi adı altında devletin kurumlarını tek kişinin siyasi iradesine ve çevresindeki çıkar gruplarının soygun düzenine bağlayan bir iktidar yapısı yerleşmiş bulunuyor.

Fon krizindeki siyaset, bürokrasi ve şirket bağlantılarına ilişkin, üstelik de kamuoyundan büyük kısmı saklanan ilişkiler, bu soygun düzeninin son çarpıcı görüntüsünü oluşturdu.

Kuşkusuz bu soygun düzeni, bu fon soygunu, emperyalist sistemin 'hiper finansallaşma' dediğimiz genel eğiliminin dışında değil. Hatırlayacaksınız; paradan para kazanma anlamına gelen gazino kapitalizmi, bizleri, ülkeleri 2000-2001 yılları döneminde Asya, Rusya ve Latin Amerika'da pek çok ülkeyi mali bir krize sürüklemişti. En son 2008 küresel krizinin başlangıcı da ipotekli konut kredileri üzerinden kurulan saadet zincirinin kopmasına dayanır.

Bizim fon soyguncularının yaptığına benzer bir mekanizma, finans kapital düzeninde yaygındır. Bu sürece kurumsal hisse geri alımları (buyback) adı verilir ve dünyada ekonomik dünya küresel ekonomisinde çok baskın bir uygulama haline gelmiştir. 1980'lerde Amerika Birleşik Devletleri şirketlerinde hisse geri alımlarına yılda yaklaşık 20-30 milyar dolar harcanıyordu. Bu hisse geri alımları sayesinde şirketler kendi hisselerinin değerlerini şişiriyorlardı, piyasada bir balon talep yaratarak.

Günümüzde sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde geri alımlar yaklaşık 1 trilyon dolara ulaştı. Bu, 40 yıl önceki seviyenin 10 katı ve çoğu zaman şirketlerin yeni fabrikalara veya AR-GE'ye yaptığı yatırımları aşıyor.

Şimdi, bizdeki fon krizi basitçe şirketlerin bu 'buyback' dedikleri kendi hisselerini satın almak yoluyla değerlerini şişirme operasyonundan ibaret değildir. Daha farklı bir olguyla karşı karşıyayız.

Organize bir suç örgütlenmesidir. Temel mekanizma 'bul karayı, al parayı' değil, 'bul sarayı, al parayı' mekanizmasıdır. Arkasında mafyanın gücü, kara para aklama mekanizmaları, kaçakçılık paraları, her türlü finansal suç, devlet içi yapılar, ekonomiden yargıya sızmış suç ağları vardır. Böyle bir organize suç örgütünün milyarlarca dolarlık soygun yapması ancak otoriter bir rejimde mümkündür.

1939'da Günter Reimann'ın Nazilerin yönettiği ekonomik yapıya Vampir Ekonomisi adını verdiği bir kitabı yayınlanmıştı. Vampir ekonomide faşist devlet ve ona bağlı ağlar, üretim yapan, artık değer üreten kesimlerin üzerinden bir tür ekonomik kan emme mekanizması kurarlar. İhale dağıtımındaki kayırmacılık, belirli şirketlere aktarılan krediler, kamu kaynaklarının şeffaf olmayan biçimde kullanılması, ekonomik gücün giderek daralan bir çevrenin elinde yoğunlaşması; bunların hepsi modern bir vampir sistemi oluşturur. Üretenden tüketene kadar herkesin kanının emildiği bir sistem.

Bizdeki bu son fon krizi, fon soygunu, bu tür bir vampir ekonomisinin örneğidir. Böyle bir siyasal düzende hukuk siyasete, siyaset suç ağlarına bağlanmış oluyor. Varoluşsal bir sorunla karşı karşıyadır Türkiye Cumhuriyeti.

Meclisin denetim gücü etkisizdir. Yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılmıştır. Basın özgürlüğü sistematik bir biçimde bastırılmaktadır. Kamu kurumlarında liyakat değil sadakat egemendir. Kamu kaynakları iktidarın devamını sağlayan sermaye ve çıkar ilişkilerine bağlanmıştır. Temel siyasi ve ekonomik kararlar tek merkezden alınmaktadır. Laiklik tasfiye edilmektedir. Muhalefetin örgütlenme ve halka ulaşma kanalları yok edilmek istenmektedir. Anayasal güvenceler etkisizleşmiştir. Halk egemenliğinin yerini monarşik reflekslerle yönlendirilen bir ümmet anlayışı, laik kamusal düzenin yerini dinsel aidiyetlere dayanan müdahaleler, sosyal yurttaşlığın yerini yardıma bağımlılık almıştır.

Bu rejim, devlet gücünün ve toplumsal zenginlik üzerindeki tasarruf yetkisinin aynı elde toplandığı bir tahakküm düzenidir.

Bu soygun düzeninin sürdürülmesi, toplumun siyasi kararlar üzerindeki etkisinin sınırlandırılmasıyla kolaylaşır. Sendikal örgütlenme zayıflatıldığında emeğin bölüşüm üzerindeki gücü azalır. Basının denetim işlevi daraltıldığında kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı görünmez olur. Yargı bağımsızlığı aşındığında yurttaşın devlet ve şirketler karşısında hak arama güvencesi zayıflar. Böylece ekonomik eşitsizlikle siyasal otoriterleşme birbirini besler.

Bu nedenle varoluşsal bir sorunla karşı karşıyayız. Bu nedenle mücadele, geçim ve yaşam koşullarını iyileştirecek taleplerimizle sınırlı kalmamalı; sorunları üreten iktidar ilişkilerini değiştirecek bir yön kazanmalıdır.

Değerli katılımcılar, Türkiye ayakta. Türkiye'nin dört bir yanında bu otoriter rejime ve kamu kaynaklarının yağmalanmasına karşı yükselen mücadeleler var. İşçiler ücretleri ve sendikal hakları için direniyor. Köylüler toprakları için, hava için, kaynakları için direniyor. Kadınlar eşitliği, gençler geleceklerini savunuyor; adaleti arayan aileler sorumluların hesap vermesini istiyor. Sizler, Eskişehir'de emek ve demokrasi mücadelesini yükselten insanlarsınız. Bu mücadele sizlerin çalışmasıyla, dayanışmasıyla, haksızlık karşısında söz almanızla büyüyor.

Aranızda bu mücadeleye emeğini, alın terini, zamanını, gücünü katanlar var. Aranızda bu eylemlerin, Eskişehir'deki yaygın emek ve demokrasi mücadelesi eylemlerinin her birine katılmış olan, bir basın açıklamasına omuz vermiş olan, bir dayanışma çağrısını komşusuna iletmiş olan ya da hak arayan bir insanın yanında durmuş olanlar var. Her biriniz bu mücadelenin bir parçasısınız kuşkusuz. Eskişehir'in emek ve demokrasi birikimi bu küçük ve büyük katkıların birleşmesiyle oluşuyor.

Baktığımız zaman, bu mücadelelerin her biri ücret, çalışma koşulları, çevre, eşitlik veya adalet gibi somut bir sorundan doğuyor. Ancak karşılarında kaynakları belirli sermaye grupları lehine dağıtan, emekçilerin haklarını kısıtlayan ve toplumsal direnişi baskı yoluyla sınırlandırılan aynı yapıyı buluyorlar. İşte ortak siyasi zeminin maddi temeli burada oluşuyor.

Bu mücadelelerde insanlar birbirlerini tanıyor, dayanışmayı öğreniyor, haklarını savunabileceklerini görüyor. Yerel mücadelelerin siyasi değeri buradadır. Yerel mücadelede ortak hareket etmenin deneyimi kazanılır.

Ancak, aynı ekonomik ve siyasi düzenden zarar görmek kendiliğinden birleşik bir muhalefet yaratmıyor. Bugünkü temel eksikliğimiz toplumsal tepkinin yokluğu değildir; tepkileri ortak bir siyasi iradeye dönüştürecek bağların yeterince kurulamamasıdır. İki temel sorunla karşı karşıyayız:

İlk olarak, yerel mücadeleler arasında dayanışma gelişse bile ortak karar, süreklilik ve ülke çapında birlikte hareket etme kapasitesi sınırlı kalıyor.

İkinci olarak, mücadele ulusal düzeye ulaştığında da siyasi iktidarı değiştirme hedefi karşısında kalıcı bir birlik oluşturamıyor.

İki tane örnek vermek istiyorum: Birisi 1999 yılında kurulmuş olan Emek Platformu —buradaki arkadaşlarımızın bir bölümü hatırlayacaktır—. Farklı sendikal ve mesleki örgütleri ulusal düzeyde buluşturmuştu. Büyük eylemler, yüz binlerin, 100 bin emekçinin katıldığı büyük eylemler yapıldı. 2001 krizinde üstelik son derece tutarlı bir alternatif ekonomik program da ortaya koydu. Ancak örgütlerin farklı siyasi yönelimleri, ortak toplumsal taleplerin kalıcı bir iktidar stratejisine dönüştürülmesini sınırlandırdı.

Bir başka örnek 2013 yılında Gezi eylemleri. Otoriter rejime karşı güçlü bir özgürlük ve dayanışma iradesi koydu, ülke çapına yayıldı. Fakat bu büyük hareketin içinden çıkan siyasi enerji, ortak programı ve sürekliliği olan bir iktidar alternatifinde birleşemedi.

Her iki deneyimde de baskının ve tarihsel koşulların rolü var. Ama bu mücadelelerin sonunda bir iktidar alternatifi yaratamamasından çıkaracağımız sonuç, mücadelelerin değersizliği değil kuşkusuz; kitlesellikten siyasi sonuca geçişin ayrıca örgütlenmesi gerektiğidir.

Dolayısıyla bizim önümüzdeki görev de budur: Çoban ateşlerini birleştirmek, mücadelelerin özgün taleplerini koruyarak onları ortak bir ülke tasavvurunda buluşturmaktır. Cumhuriyetin temel ilkelerini yurttaşların gündelik yaşamındaki somut güvencelerle birlikte savunmaktır. Hedefe siyasi iktidarı koymaktır.

Değerli katılımcılar, bu iktidar hedefiyle yan yana gelişin, buradaki bu yan yana gelişimizin iki temel koşulu olmalıdır:

Birincisi, bu ortak mücadelenin temel ilkelerini en geniş bir demokratik uzlaşmaya imkan verecek şekilde belirlemeliyiz. Laiklik, demokratik ve sosyal hukuk devleti, eşit yurttaşlık, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler, emeğin hakları ve parlamenter rejim bu ortak zemini oluşturmalıdır. Bu ilkeler farklı siyasi geleneklerin birlikte savunabileceği bir demokratik dönüşüm programının esasıdır.

Bu kadar geniş ve kapsayıcı ilkeler aynı zamanda pratikte de birlikteliği kurmayı başarabilmelidir. Bu birliktelikte ideolojik türdeşlik arayışına ve dışlayıcı tutumlara asla müsaade edilmemelidir. Birliktelik, ortak ilkeleri ve siyasi hedefi benimseyen bütün kesimlerin katılımına açık olmalıdır. Unutmayalım ki bu salonda bulunan örgütler, temsilciler ve kişiler birbirleriyle ve mevcut otoriter rejimin yıkılmasında temel dayanak olan ana muhalefet partisiyle her konuda aynı görüşte değildir. Olmaları da gerekmez. Farklılıkları koruyarak ortak hareket etme kapasitesini geliştirmemiz lazım.

Kuşkusuz bu siyasi birliktelik için önce yereldeki bu yan yana duruşu güçlendirmeliyiz. Ortak karar alabilen, mahallere, iş yerlerine ve köylere ulaşabilen yan yana birliktelikler oluşturmalıyız. İş yerindeki hak arayışımızı, kadınların eşitlik mücadelesini, gençlerin gelecek talebini, doğayı ve laikliği savunma irademizi ortak bir siyasi hedefte buluşturmalıyız.

Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler bu hedefin somut mücadele alanıdır. Seçimlere hazırlık, bugünden halkın örgütlü gücünü büyütmek anlamına gelmelidir. Bu güç, muhalefetin ortak ilkeler etrafında hareket etmesini sağlayabilir, seçim güvenliğini kurabilir, iktidar değişiminden sonra da verilen sözlerin takipçisi olabilir. Bugün yaptığımız, bu ihtiyacı ve talebi dile getirmektir. Sonraki adım onu örgütlü bir siyasi iradeye dönüştürmektir.

Değerli katılımcılar, tarih bazen geniş bir pencere açar ve o pencerenin ne kadar açık kalacağını kimse bilmez. Biz şimdi o pencerenin önünde duruyoruz. Kriz derinleşirken, fon soyguncuları korunup kollanırken, kamu kaynakları ve halkın müşterekleri yağmalanırken, geçim ve barınma sorunu milyonlarca emekçiyi yoksulluğa sürüklerken, aydınlar, gazeteciler, hak arayanlar, iktidarı eleştirenler, yerel yöneticiler ters kelepçeyle, çıplak aramayla cezaevlerine atılırken, gençler bu ülkede kendine yer bulamazken birlikte hareket etmek bir tercih olmaktan çıkıp varoluşsal bir sorumluluğa dönüşmüş bulunuyor.

Ama unutmayalım; bu birleşik muhalefet kendiliğinden doğmaz, inşa edilir. Sendikalarda, meslek odalarında, üniversitelerde, mahallelerde, kadın örgütlerinde, ekoloji platformlarında günbegün sabırla inşa edilir. Çoban ateşlerinin her birinde hak arama mücadelesi birikiyor. Onların bütün ülkeyi aydınlatması aralarında kurulacak örgütlü bağa ve ortak siyasi yöne bağlıdır.

Bu toplantımızdan, önümüzdeki seçimlerde bu otoriter iktidarı birlikte değiştirme kararını benimseyen ve emek ve demokrasi mücadelesini bu siyasi hedefe odaklayan bir kararla çıkacağımız umuduyla hepinizi saygıyla selamlıyorum."