Esra Merve Özer ile birlikte Kanal 26 ekranlarında yayınlanan Muhabirin Gözünden programına başladık. İlk etapta programımızı stüdyoda çekmeyi planladık.

Nitekim ilk iki bölümümüzü de stüdyo ortamında gerçekleştirdik. Ancak bir süre sonra kendi kendimize, “Biz muhabiriz, bizim ne işimiz var stüdyoda?” diye sorduk. Sonuçta bizim işimiz sokakta, halkın arasında, hayatın tam merkezinde olmak. Bu düşünceyle stüdyodan çıkıp programımızı dış mekânlarda çekmeye karar verdik. Son üç bölümdür de bu şekilde devam ediyoruz.

21 Ekim Çarşamba günü de programımızı Eskişehir Millet Bahçesi'nde çekelim dedik. Hava günlük güneşlik, ortam oldukça güzel. Zaten programımız da yaklaşık 15-20 dakika sürüyor. Uygun bir yer bulduk ve oturduk. Kameramanımız Enes Karakaya kamerasını kurdu. Biz de mikrofonlarımızı takıp çekime hazırlanıyorduk.

Tam o sırada güvenlik görevlisi bir arkadaş yanımıza geldi ve çekim için iznimiz olup olmadığını sordu.

Ben de kendisine, “Milletin bahçesinde, millet olarak kimden izin alacağız?” diye sordum.

Güvenlik görevlisi arkadaş, Millet Bahçesi içerisinde kamera kaydı, drone çekimi ve benzeri faaliyetlerin izne tabi olduğunu söyledi. Biz de yaptığımız işin herhangi bir özel organizasyon olmadığını, kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla hazırlanan bir televizyon programı olduğunu ve bu çekim için ayrıca izin alınmasını gerektiren bir durum görmediğimizi ifade ettik.

Hatta programımızı orada çekeceğimizi de açıkça söyledik.

Bunun üzerine güvenlik görevlisi, “Ben bir üstümü arayayım.” dedi. Telefonla bir görüşme gerçekleştirdikten sonra cihazı bana uzattı. Telefonun diğer ucundaki kişiye kendimi tanıttım, gazeteci olduğumu söyledim ve durumu anlattım.

Başlangıçta gayet normal ilerleyen konuşmada, karşımdaki kişi bir süre sonra üst perdeden konuşmaya başladı. Elbette ben de bu üslup karşısında geri adım atmadım. Gereken cevabı verdim. Bunun üzerine kendisi, üstleriyle görüşeceğini ve üç dakika içerisinde bize dönüş yapacağını söyledi.

Beklemeye başladık.

Üç dakika geçti, dört dakika geçti, beş dakika geçti. Ne arayan var ne soran.

Ben de kameramanımız Enes Karakaya'ya dönerek, “Kayda giriyoruz. Ne olursa olsun kayıttan çıkmıyorsun. Çekim sırasında gelip programı yapamayacağımızı söylerlerse yaşanan her şeyi saniye saniye kaydedeceksin.” dedim.

Enes Karakaya da “Tamam.” dedi ve programımıza başladık.

Çekimin üzerinden yaklaşık 7-8 dakika geçmişti ki güvenlik görevlisi arkadaş yeniden yanımıza geldi. Ancak bu kez çekimimize müdahale etmedi. Biz de programımızı herhangi bir aksaklık yaşamadan tamamladık.

Çekim bittikten sonra yanımıza gelen güvenlik görevlisi, “İzin konusunda bir problem yok, iyi yayınlar.” dedi.

Biz de kendisine teşekkür ettik. Böylece mesele tatlıya bağlandı.

Ancak belli ki Millet Bahçesi'ndeki bu izin meselesi yalnızca bizim başımıza gelmiyor.

Bugün de ES TV'den Sümeyra Balcı Dizman ve Önder Kalaycı, birkaç dakikalık canlı yayın gerçekleştirmek üzere Eskişehir Millet Bahçesi'ne gitmişler. Daha önce Özge Zaim ve Akif Yer gibi gazetecilerin aynı alanda çekim yapmış olması nedeniyle herhangi bir sorun yaşanmayacağını düşünmüş olabilirler. Ama sorun çözülememiş. Konu uzamasın diye de bahçesinin dışında çekim yapılmış.

Fakat görünen o ki Millet Bahçesi'nde basın mensuplarının çekim yapması konusunda hâlâ bir izin tartışması yaşanıyor.

Şimdi burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir mesele var.

Adı üstünde, Millet Bahçesi.

Milletin kullanımına açılmış, vatandaşların vakit geçirdiği, yürüyüş yaptığı, dinlendiği, ailesiyle ve sevdikleriyle zaman geçirdiği bir kamusal alandan söz ediyoruz.

Peki, böyle bir alanda gazetecilerin kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla gerçekleştirdiği sıradan bir televizyon çekimi neden sorun hâline getiriliyor?

Biz oraya ticari bir organizasyon düzenlemeye gitmiyoruz. Alanı kapatmıyoruz. Vatandaşların kullanımını engellemiyoruz. Çevreye zarar vermiyoruz. Kamu düzenini bozmuyoruz.

Elimizde bir kamera, üzerimizde mikrofonlarımız var. Yaptığımız tek şey gazetecilik.

Üstelik çektiğimiz program sayesinde Eskişehir Millet Bahçesi'nin güzelliğini, düzenini ve vatandaşlara sunduğu imkânları Eskişehir halkına göstermiş oluyoruz. Bir anlamda kentin önemli bir sosyal yaşam alanının tanıtımına da katkı sağlıyoruz.

Bunun neresi rahatsız edici?

Burada özellikle bir konunun altını çizmek istiyorum.

Biz YouTuber değiliz, şovmen değiliz. Biz gazeteciyiz.

Elbette YouTuber olmak ya da farklı içerikler üretmek de başlı başına yanlış bir şey değil. Ancak bizim orada bulunma amacımız çok açık. Biz, kamuoyunu bilgilendirmekle görevli basın mensuplarıyız. Mesleğimizin gereğini yerine getiriyoruz.

Gazetecilik yalnızca dört duvar arasında, stüdyoda oturarak yapılmaz. Gazeteci gerektiğinde sokağa çıkar, parka gider, vatandaşla konuşur, şehrin nabzını tutar ve gördüklerini kamuoyuna aktarır.

Bu nedenle, kamu düzenini bozmayan ve herhangi bir hukuka aykırılık içermeyen basın faaliyetlerinin gereksiz izin tartışmalarıyla karşı karşıya bırakılmasını doğru bulmuyorum.

Elbette güvenlik görevlilerinin kendilerine verilen talimatları uygulamak gibi bir sorumluluğu var. Bizim itirazımız da görevini yapan güvenlik personeline değil. Asıl mesele, bu talimatların hangi gerekçeyle verildiği ve gazetecilerin mesleki faaliyetlerini neden zorlaştırdığıdır.

Ortada bir kural varsa bunun hukuki dayanağı açıkça ortaya konulmalı. Hangi çekimin neden izne tabi olduğu, hangi faaliyetlerin serbest olduğu net bir şekilde açıklanmalı.

Yoksa her kamera kurulduğunda güvenlik görevlisinin gelip “İzniniz var mı?” diye sorması, ardından telefon görüşmelerinin başlaması, gazetecilerin dakikalarca bekletilmesi kabul edilebilir bir uygulama değil.

Üstelik basın mensupları kamu yararına çalışırken bu tür gereksiz tartışmalarla zaman kaybetmemeli.

Şunu da belirtmek istiyorum: Bu yazıyı ilgili yetkililerin mutlaka görüp okuyacağını düşünüyorum.

O nedenle kendilerine açıkça sesleniyorum.

Artık bu gereksiz izin tartışmalarıyla uğraşmayı bırakın.

Eskişehir basını, hukuki sınırlara ve kamu düzenine uygun hareket ettiği sürece Millet Bahçesi'nde de Dede Korkut Parkı'nda da kentin diğer kamusal alanlarında da gazetecilik faaliyetlerini rahatlıkla gerçekleştirebilmelidir.

Gazetecinin elindeki kamerayı bir tehdit olarak görmekten vazgeçmek gerekiyor. O kamera bazen bir sorunu gündeme getirir, bazen bir güzelliği gösterir, bazen de vatandaşın sesini duyurur.

Bizim yaptığımız da tam olarak budur.

Bugün o parkların yönetiminde bulunanlar yarın başka görevlerde olabilir. Makamlar, unvanlar ve görevler değişebilir. Ancak bu şehir, bu şehrin insanları ve gazetecilik mesleğinin kamu yararına taşıdığı sorumluluk var olmaya devam eder.

Son olarak, bu konuda gereksiz engeller çıkaranlara söyleyeceğim söz gayet açık:

Siz yolcusunuz, biz hancıyız.

Ve unutmayın, o parkların gerçek sahipleri ne yöneticiler ne de makam sahipleridir.

O parkların gerçek sahibi biziz, yani Eskişehir halkıdır.